dilbilgisi 2


Sıfatlar ikiye ayrılır A. NİTELEME SIFATLARI: Varlıkların renklerini, biçimlerini, durumlarını bildirirler. Varlığa nasıl sorusunu sorduğumuzda karşılık olarak bulduğumuz kelimelerin hepsi NİTELEME SIFATIdır. B. BELİRTME SIFATLARI: Varlıkları; işaret, sayı, belirsizlik veya soru yönelterek belirten sıfatlara BELİRTME SIFATLARI denir. Belirtme sıfatları dörde ayrılır. 1. İşaret Sıfatları: Varlıkları işaret yoluyla belirtirler (Bu çocuk çok yaramaz, Şu defter senin mi?…) 2. Sayı Sıfatları: Varlıkların sayılarını belirten sıfatlardır. Dörde ayrılır:  a) Asıl Sayı Sıfatları: Asal sayılarla ifade edilirler (üç kalem, Adamın onüç biberonu var…)  b) Sıra Sayı Sıfatları: Varlıkların sırasını belirten sıfatlardır (birinci ıraya geç, üçüncü çocuk…)  c) Üleştirme Sayı Sıfatları: Varlıkları bölüştürürlen kullanılan sıfatlardır. (İkişer ikişer pay edelim. beşer kilo…)  d) Kesir Sayı Sıfatları: Bütünün bölünen parçalarını ifade eden sıfatlardır.(yarım düzine, çeyrek ekmek, dörtte üç peynir…) 3. Belgisiz Sıfatlar: Varlıkları belli belirsiz belirten sıfatlardır. (bazız günler, birkaç adam, hiçbir gün…) 4. Soru Sıfatları: Varlıkarı soru yoluyla belirten sıfatlardır. (Hangi çocuk, kaç kitap, nasıl elma…) SIFAT TAMLAMASI: İsimlerin sıfatlarla oluşturdukları tamlamalara SIFAT TAMLAMASI denir. Bir sıfat tamlamasında tamlayan sıfat, tamlanan isimdir. Buna göre bir kelimenin sıfat olup olmadığını anlamak için, cümle içinde oluşturduğu tamlamaya bakılmalıdır. Bir kelime sıfat ise, mutlaka ondan sonra gelen bir isim bulunmaktadır. Yaşlı adam güçlükle yürüyordu. Birkaç çocuk ormana doğru koşuyordu. Okuldan eve on beş dakikada varmış… SIFATLARDA PEKİŞTİRME: Yamyassı bir burun… Koskocaman bir kulak… Kapkara bir ten… Yemyeşil iki göz… Yapılan işlem sıfatları pekiştirmektir. Sıfatlar başka şekillerde de pekiştirilirler Bunlar sırasıyla: a) İkilem dedğimiz aynı sıfatın tekrar edilmesi yoluyla: uzun uzun kavaklar, tatlı tatlı bakışlar, iri iri taşlar, kara kara gözler, büyük büyük binalar, geniş geniş yollar… b) Tekrar edilen sıfatların arasına “mı” getirilerilerek yapılarn pekiştirme; tatlı mı tatlı nar, güzel mi güzel çiçekler, kara mı kara gözler, beyaz mı beyaz gömlekler, uzun mu uzun kollar… c) Bazı isimler tekrar edilerek sıfat olarak pekiştirilmiş biçimde kullanılırlar: dilim dilim karpuz, sıra sıra kamyonlar, avuç avuç para, sepet sepet üzüm, sürü sürü koyunlar… d) Birbirine anlam bakımından yakın olan ve uygun getirilen kelimelerle yapılan pekiştirme: açık saçık söz, kırık dökük eşya, anlı şanlı paşa, eğri büğrü yazı NOT: Sıfatlar cümlede yüklemin anlamını tamamladıkları zaman ZARF TÜMLECİ olurlar. Böylece bu sıfatlar, zarf tümleci olarak isimlendirilirler. Adam, kıpkırmızı oldu. Rüzgar tatlı tatlı esiyordu, Bazıları abuk sabuk konuşuyor Cümlelerde koyu yazılmış kelimeler, pekiştirme sıfatları gibi gözükmelerine rağmen, cümlede zarf görevini üstlenmişlerdir. ZAMİRLER ZAMİR: İsimlerin yerine kullanılan, ismin yerini tutan kelimelere ZAMİR diyoruz. Zamirler; Kelime Halindeki ve Ek Halindeki Zamirler olmak üzere ikiye ayrılır : : A-) Kelime Halindeki Zamirler : : Bu zamirler Şahıs, İşaret, Belgisiz ve Soru Zamirleri olmak üzere dörde ayrılır. 1. Şahıs Zamirleri: Zamirlerin bazıları şahısların yerini tutarlar. Bu çeşit zamirlere ŞAHIS ZAMİRİ denir. 2. İşaret Zamirleri: Varlıkların yerini işaret yoluyla turan zamirlere İŞARET ZAMİRİ denir. 3. Belgisiz Zamirler: Varlıkların yerini şöyle böyle tutup belirten zamirlere BELGİSİZ ZAMİR denir. 4. Soru Zamirleri: Varlıkların yerini işaret soru turan zamirlere SORU ZAMİRİ denir. : : B-) Ek Halindeki Zamirler : : Bu zamirler İyelik ve İlgi Zamirleri olmak üzere ikiye ayrılır. Ek halindeki zamirler ikiye ayrılır: 1. İyelik Zamirleri: Varlığın kime ait olduğunu gösteren zamirlere İYELİK ZAMİRLERİ denir. Kalem sözcüğüne eklenen ekleri inceleyelim: kalem – im kalem – in kalem – i __ __ __ Benim kalemim Senin kalemin Onun kalemi kalem – imiz kalem – iniz kalem – leri __ __ __ Bizim kalemimiz Sizin kaleminiz Onların kalemleri 2. İlgi Zamiri: İki varlık arasında ilgi kurarak bunlardan birinin yerini tutan “ki” ekine İLGİ ZAMİRİ denir. Benim kalemim yok. Seninkini verir misin? Burada “seninkini” yerine “senin kalemini” yazılabilir. Kalemin yerini “-ki” eki tutmuştur. İlgi zamiri olan “-ki” kelimeye bitişik yazılır. Ayrı yazılan “ki” bağlaçtır. Benim elbisem mavi, seninki, (senin elbisen) siyahtır. (İlgi Zamiri) Öyle güzel bir kitap okudum ki anlatamam. (Bağlaç) FİİLLER FİİL: Varlıkların yaptıkları işleri, eylemleri, zaman ve kişiye bağlayarak anlatan kelimelere FİİL denir. Fiil olan sözcükte üç temel öğe vardır. 1. Eylem 2. Zaman 3. Kişi yaklaşıyordum, durmuştur, söylüyor, buldu (yaklaş, dur, söyle, bul) Bu kelimelerin fiil olup olmadıklarını anlamak için, en küçük anlamlı parçalarını (köklerini) buluruz: Bulduğumuz bu köklere, mastar eki, “-mek, -mak” ekleriz. Eğer anlamlı kelimeler elde ediyorsak, bulduğumuz kelimeler fiil demektir. Örneğin; “göz” sözcüğüne “-mek, -mak” mastarını eklediğimizde “gözmek, gözmak” gibi anlamsız kelimeler oluşuyor. Demek ki “göz” sözcüğü fiil değildir. Kök: Fillerin sonlarındaki bütün ekler atıldıktan sonra kalan anlamlı kısmına KÖK denir. Çekimli Fiil Taban Kök Sonucu gördüm seviyor bilir suluyor gör sev bil sula bozulmadı bozulmadı bozulmadı bozulmadı FİİLLERDE ZAMAN Dilimizde tek zamanlı ek almış fiiller olduğu gibi birden çok zaman veya kip eki almış fiiller de vardır. bunlar: A. Basit Zamanlı Fiiller: Tek zaman eki almış fiillerdir. Türkçe’de geniş zamanla birlikte dört temel zaman bulunur. 1. Geçmiş Zaman: İş veya oluşun daha önceden, geçmişte yapıldığını bildiren zamandır. İkiye Ayrılır. İkiye Ayrılır: a. Belirli (-di’li) Geçmiş Zaman: Eylemin sözün söylendiği andan, önceden yapıldığını, söyleyenin kesin inancıyla tam anlatır: Fiillerde bulunan “-di, -du, -dü, -tu” ekleri -di’li geçmiş zamanı belirtirler. Öğretmenimiz sınıfa geldi. Bütün çocuklar bahçeye koştu … b. Belirsiz (-miş’li) Geçmiş Zaman: Eylemlerin sözden önce yapıldığını bildirir ancak, kesinlik yoktur. Söyleyen kendisi duyup görmemiş, işitmiştir. Bu kip masallara yakışır. Fiillerde bulunan “-muş, -mış, -miş, -müş” ekleri -miş’li geçmiş zamanı belirtirler. Okul bahçesinde üç tur koşmuş. Havalar soğuyunca üşütmüş… 2. Şimdiki Zaman: Eylem ile anlatımın birlikte olduğunu bildiren zamandır Ders çalışıyorum. Alış veriş yapıyorum. 3. Gelecek Zaman: Eylem ile anlatımdan sonra yapılacağını bildiren zamandır Aynur tiyatroya gidecek. Birlikte eğleneceğiz. 4. Geniş Zaman: Eylem her zaman yapılabileceğini bildiren zamandır Akşamları trene binerim. Her gece oyun oynarım. B. Birleşik Zamanlı Fiiller: Birden çok zaman veya kip eki almışlardır. 1. Hikâye: Basit zamanlı bir fiile ek fiil olan “idim veya idi” getirilerek yapılır. bak (ı) + yor + idi __ bakıyordu al + mış + idim __ almıştım 2. Rivayet: Basit zamanlı bir fiile ek fiil olan “imişim, imiş” getirilerek yapılır. bak (ı) + yor + imiş __ bakıyormuş al + acak + imiş __ alacakmış 3. Şart: Basit zamanlı bir fiile ek fiil olan “isem, ise” getirilerek yapılır. bak (ı) + yor + isem __ bakıyorsam al + acak + ise __ alacaksa FİİLLERDE ŞAHIS Fiillerin belirttiği iş, oluş veya hareket bir şahsa bağlıdır. Bunu fiilin aldığı ekten ve fiile yönelttiğimiz sorudan anlarız. __ Geldim __ Kİm geldi? __ Ben (I. tekil şahıs) gel fiil kökü – di zaman eki – m şahıs eki __ geldim  Aşağıda “gelmek” fiilinin şahıslara göre çekimi yapılmıştır: Fiil kökü Zaman eki Şahıs eki gel gel gel gel gel gel + + + + + + di di di di di di + + + + + + m n – k niz ler — — — — — — geldim geldin geldi geldik geldiniz geldiler (I. tekil şahıs) (II. tekil şahıs) (III. tekil şahıs) (I. çoğul şahıs) (II. çoğul şahıs) (III. çoğul şahıs) FİİL KİPLERİ Fiillerde zaman, şahıs veya dilek bildiren, ek almış biçimlerine KİP denir. Dilimizde fiil kipleri ikiye ayrılır: A. Haber Kipleri: Haber kipleri işin, oluşun veya hareketin zaman ve şahsa bağlı olarak meydana geldiğini bildiren kiplerdir. Bunlara BİLDİRME KİPLERİ de denir. 1. Belirli (-di’li) Geçmiş Zaman Kipi: Eylemin sözün söylendiği andan, önceden yapıldığını, söyleyenin kesin inancıyla tam anlatır: Fiillerde bulunan “-di, -du, -dü, -tu” ekleri -di’li geçmiş zamanı belirtirler. Öğretmenimiz sınıfa geldi. Bütün çocuklar bahçeye koştu … 2. Belirsiz (-miş’li) Geçmiş Zaman Kipi: Eylemlerin sözden önce yapıldığını bildirir ancak, kesinlik yoktur. Söyleyen kendisi duyup görmemiş, işitmiştir. Bu kip masallara yakışır. Fiillerde bulunan “-muş, -mış, -miş, -müş” ekleri -miş’li geçmiş zamanı belirtirler. Okul bahçesinde üç tur koşmuş. Havalar soğuyunca üşütmüş… 3. Şimdiki Zaman Kipi: Eylem ile anlatımın birlikte olduğunu bildiren zamandır Ders çalışıyorum. Alış veriş yapıyorum. Şimdiki zaman kipinin eki “-yor” fiillere hiç değişikliğe uğramadan eklenir. 4. Gelecek Zaman Kipi: Eylem ile anlatımdan sonra yapılacağını bildiren zamandır Aynur tiyatroya gidecek. Birlikte eğleneceğiz. Gelecek zaman kipinin ses uyumuna göre “-ecek, -acak” tır 5. Geniş Zaman Kipi: Eylem her zaman yapılabileceğini bildiren zamandır Akşamları trene binerim. Her gece oyun oynarım. Gelecek zaman kipinin ekleri “-ar, -er, -ır, -ir, -or, -ör, ur, -ür, -r” dir. B. Dilek Kipleri: Bir eylemin yapılması ya da bir oluşun meydana gelmesini dilek anlamı vererek anlatan kiplerdir. Dörde ayrılır: 1. Gereklilik Kipi: Bir iş, oluş veya hareketin gerekliliğini anlatır. Ekleri ses uyumuna göre “-meli, -malı” dır. Haftada bir kitap okumalıyım Kestikten sonra affımı istirham etmelisin 2. İstek Kipi: Bir iş, oluş veya hareketin yapılmasının, olmasının istendiğini belirten kiptir. Ekleri ses uyumuna göre “-e, -a” dır Şimdi affını yazayım İstirhamım kabul olunmazsa, kendi başımın kesilmesini isteyeyim. 3. Dilek Şart Kipi: Bir dilek ve şartın anlamı bulunmaktadır. İş veya oluşun, hareketin meydan gelmesi bir şarta bağlıdır. Ekleri ses uyumuna göre “-se, -sa” dır. Babam gelirse gideceğiz Okusa da babası gibi, adam olsa. 4. Emir Kipi: Bir iş, oluş veya hareketin olmasını, yapılmasını veya yapılmamasını emretmek için kullanılır. Hayır bey, hayır!… Padişahın emrinden çıkma. Beni kes… Kestikten sonra affımı istirham et. İnsan kendine emir veremeyeceğinden bu kipin birinci tekil ve çoğul şahısları yoktur. FİİL ÇEKİMLERİ Basit Zamanlı Fiillerin Çekimleri: Basit Zamanlı Fiilerin Çekimi Okumak fiilini haber kiplerine göre çekelim. -di’li Geçmiş Zaman -miş’li Geçmiş Zmana kök z.e ş.e kök z.e ş.e oku oku oku oku oku oku + + + + + + du du du du du du + + + + + + m n – k nuz lar __ __ __ __ __ __ okudum okudun okudu okuduk okudunuz okudular oku oku oku oku oku oku + + + + + + muş muş muş muş muş muş + + + + + + um sun – uz sunuz lar __ __ __ __ __ __ okumuşum okumuşsun okumuş okumuşuz okumuşsunuz okumuşlar Şimdiki Zaman (Eki: -yor) Gelecek Zaman (Eki: -ecek, -acak) oku oku oku oku oku oku + + + + + + yor yor yor yor yor yor + + + + + + um sun – uz sunuz lar __ __ __ __ __ __ okuyorum okuyorsun okuyor okuyoruz okuyorsunuz okuyorlar oku oku oku oku oku oku + + + + + + y y y y y y + + + + + + acak acak acak acak acak acak + + + + + + ım sın – ız sınız lar __ __ __ __ __ __ okuyacağım okuyacaksın okuyacak okuyacağız okuyacaksınız okuyacaklar Geniş Zaman (Eki: -ir, -er) kök z.e ş.e kök z.e ş.e oku oku oku + + + r r r + + + um sun – __ __ __ okurum okursun okur oku oku oku + + + r r r + + + uz sunuz lar __ __ __ okuruz okursunuz okurlar Birleşik Zamanlı Fiiller: Basit zamanlı bir fiilin, ikinci bir zaman eki almasıyla meydana gelen fiillere BİRLEŞİK ZAMANLI FİİL denir. Bileşik zamanlı fiiller üçe ayrılır: 1. Hikaye Bileşik Zamanı: Eki “-di” dir. okumuştu, yapsaydı, çıkmıştı, yapmalı idik… 2. Rivayet Bileşik Zamanı: Eki “-miş” tir. söyleyecekmiş, gidiyormuşsunuz, dönmeliymişim… 3. Şart Bileşik Zamanı: Eki “-se, -sa” dır alırsam, yaparsam, bilmezsen, gördülerse… Fiillerin Olumsuz ve Soru Şekilleri: Olumlu Fiil: İşin, oluşun ya da hareketin yapıldığını veya yapılabileceğini bildiren fiillere, olumlu fiil denir. Resim yapacağım (Olumlu fiil) Olumsuz Fiil: İşin, oluşun ya da hareketin yapılmadığını veya yapılmayacağını bildiren fiillere, olumsuz fiil denir. Resim yapmayacağım (Olumsuz fiil) Fiillere olumsuzluk anlamını “-me, -ma” ekleri vermektedir. FİİLİMSİLER Aslında fiil oldukları halde cümle içinde çekimli halde bulunmayan, fiile benzeyen, ama fiillerin görevini yapmayan kelimelere FİİLİMSİ denir. Bir cümlede ne kadar fiilimsi varsa o kadar cümlecik vardır. Çünkü her fiilimsi bir yan cümlecik oluşturur. Çekimli fiilin bulunduğu gruptaki kelimeler temel cümleciği meydana getirirler. Fiilimsiler: a) İsim – fiil b) Sıfat – fiil c) Bağ – fiil olmak üzere üçe ayrılır. 1. İsim – Fiiler: Fiil kök ve gövdelerine eklenen “-me, -mek, -iş” ekleri sonucu meydana gelirler. Fiillerin isim gibi kullanılabilen şekilleridir. İsim – fiiller; hem bir eylemin adı oldukları için isim, hem de özne, nesne, tümleç aldıkları için fiil olan kelimelerdir. Çalışmak zorundayım. Bütün sorunları anlaşma yoluyla çözebiliriz. 2. Sıfat – Fiiler: Varlıkları niteledikleri için sofat, yan cümlecik kurdukları için de fiil sayılan kelimelerdir. Sıfat – fiil türeten ekler: “-en, -er, –acak, -miş, -dik, -esi …” gibi Çalışkan insandan zarar gelmez. Olacak işin peşinden koşulur. Geçmiş günlerimi çok arıyorum. 3. Bağ – Fiiler: Birleşik bir cümlede iki cümleyi bağladıkları için bağlaç; özne, nesne, tümleç aldıkları için fiil sayılan kelimelerdir. Bağ fiillere “ulaç” da denir. Çekim ekleri almazlar. Cümlede zarf olarak kullanılırlar. Bağ fiiller şu eklerle türerler: “-ip, -arak, -ınca, -ma, -ken, -dan, -dıkça, -dikçe …” Canım sağ oldukça hiçbir şey beni yıldıramaz. İşe gireli gece gündüz çalışıyorum. Sen gelince ben giderim. EK FİİLLER İsim soylu kelimelerin sonlarına eklenen ve onları çekimli hale getiren eklere, EK-FİİL EKİ denir. Ek fiilin dört çeşit zamanı vardır: 1. Olayların her zaman olabileceğini belirten geniş zaman anlamı: 2. Ek – fiilin hikâyesi geçmiş zaman anlamı verir: 3. Ek – fiilin rivayeti başkasından duyulan şekildeki anlatımlar için kullanılır. 4. Ek – fiilin şartı, şart anlamı verir: çocuğum çocuksun çocuktur (çocuk) çocuğuz çocuksunuz çocuklar çocuktum çocuktun çocuktu çocuktuk çocuktunuz çocuktular çocukmuşum çocukmuşsun çocukmuş çocukmuşuz çocukmuşsunuz çocukmuşlar çocuksam çocuksan çocuksa çocuksak çocuksanız çocuksalar ÇATI BAKIMINDAN FİİLLER Çatı Bakımından Fiiller Etken – Edilgen Fiiller Geçişli – Geçişsiz Fiiller Cümlenin yüklemi özne alıyorsa etken, almıyorsa edilgendir. Cümlenin yüklemi nesne alıyorsa geçişli, almıyorsa geçişsizdir. Etken – Edilgen Fiiller: Cümlede mutlaka özne ile birlikte kullanılan fiillere etken fiil, bazı fiiller, cümlede özne almadan kullanılır, bu çeşit fiiller edilgen fiil denir. Geçişli – Geçişsiz Fiiller: Dilimizde bu fiiller mutlaka özne istedikleri gibi nesne de isterler. Nesne almak zorunda olan fiillere geçişli fiil, fiili nesne almadan kullanılan fiillere de geçişsiz fiil denir. ZARFLAR ZARFLAR Hal Zarfları Zaman Zarfları Yer ve Yön Zarfları Azlık – Çokluk Zarflerı Soru Zarfları Yüklemin anlamını hal ve durum bakımından tamamlar. Sessizce, sevinçle, aniden, birdenbire, şöyle, böyle… Yüklemin gösterdiği isin zamanını belirtirler. Dün, bu gün, akşam, sabah, şimdi… Yüklemin gösterdiği isin yönünü belirtirler. İleri, geri, öne, arkaya, sağa, sola… Yüklemin anlamını azlık – çokluk yönünden tamamlarlar. Çok, az, biraz, fazla, hayli, oldukça, epey… Yüklemin gösterdiği işi soru yoluylabelirtir. Niçin, neden, nasıl,acaba… Yüklemin anlamını tamamlayan kelimelere ZARF diyoruz. Zarfler, yüklemin anlamını tamamladıkları hal, zaman, yer, azlık-çokluk ve soru anlamı katma durumuna göre çeşitlere ayrılır. Buna göre zarflar: 1. Hal Zarfları: Kadın sevinçle bağırdı. (Nasıl bağırdı? __ Sevinçle) 2. Zaman Zarfları: Kazı haberini bu gün öğrendim. 3. Yer ve Yön Zarfları: Küskün olduğu için bana arkasını döndü. 4. Azlık – Çokluk Zarfları: Yolumuz epeyce uzadı. 5. Soru Zarfları: Neden geç kaldın? NOKTA ( . )  Tamamlanmış cümlelerin sonuna konur. Kaçmayı namusuna yediremiyordu.  Kısaltmalardan Sonra konur. Prof. Dr. bkz. vb. Bn. P.T.T, T.B.M.M. … (Not: Son yıllarda kısaltma harflerinin aralarına nokta koymama yaygınlaşmıştır. TBMM, PTT, TCDD …)  Sıra gösteren sayılardan sonra konur. II. Mehmet, 19. Yüzyıl, 150. sayfa…  Tarihlerde ay, gün, yıl arasınave saatlerde zaman birikleri arasına konur. 23.04. 2001, 23.15…  Sayı bölükleri arasına konur. Bu yıl nüfusumuz 60.000.000’u aşacak gibi… VİRGÜL ( , )  Eş görevli kelimeleri (isim, sıfat, zamir), kelme gruplarını ve sıralı cümleleri ayırmada: Türk övün, çalış, güven. Bir varmış, bir yokmuş…  Uzun cümlelerde özneden sonra konur: Okullar, her yıl Eylül ayının ikinci hafrasında açılır.  Cümlede, vurgulu şekilde belirtilmesi gereken kelimelerden sonra: Babam, zavallı babam, beni çok severdi.  Seslenmelerden sonra: Sevgili Ahmet, Sana çoktandır yazamadım …  Aktarma cümlelerinin sonunda, tırnak işareti yerine: – Ah şu aptalı bir yakalasam, diyordu.  Ara söz ve ara cümlelerin başında ve sonunda: Okan, kim ne derse desin, iyi bir çocuktur.  Yazışmalarda yer adlarını tarihlerden ayırmak için: Cağaloğlu, 23 Nisan 1945  Ondalık kesirlerde tam ve ondalık kısmı ayırmada: 0,45 ………. 23,0056 … NOKTALI VİRGÜL ( ; )  Birbirine bağlı, fakat her biri kendi içinde bağımsız cümleleri ayırmada: At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şan kalır.  İki cümle birbirine ve, ama, fakat, çünkü, ancak, ne varki, bu nedenle gibi bağlaçlarla bağlanıyorsa birinci cümleden sonra: Herkes oyuncu olamaz; çünkü oyuncu olmanın kuralları vardır.  Bir cümlede, virgülle ayrılmış örnek kümeleri ayırmada ya da değişik örnekler arasında: En sevdiğim kız arkadaşları Ayşe, Selen, Fatma; erkek arkadaşları ise … İKİ NOKTA ( : )  Başkasından aktarılan yazı ya da sözlerde, tırnak ya da konuşma çizgisinden önce: Cemo sopasını yere indirdi ve: – Git sopanı al öyleyse! Dayağı yiyeceksin. …diye bağırdı.  Bir cümleden ya da sözcükten sonra örnekler, açıklamalar sıralanacaksa: Yeni harfler alındıktan sonra eski harflerle hiç yazmayan iki kişi vardı: Atatürk ve İsmet İnönü!  Sıralama ve kataloglarda yazar adı ile eser başlığı arasına: Falih Rıfkı Atay: Çankaya; Tarık Buğra: Küçük Ağa … ÜÇ NOKTA ( … )  Birtakım bölümler, örnekler sayıldıktan sonra vb. anlamında kullanılır: Başlıca yeryüzü şekilleri: Dağ, ova, yayla…  Bir metinden yapılan alıntılarda, atlanan yerlerde: Benim altını çizdiğim şu: “… neden şu sanayileşmenin adını bir türlü koymamışız…”  Söz arasında söylenmeyen, söylenmek istenilmeyen kelimelerin yerine: Ulan sen kim oluyorsun Sait’e karşı konuşmak için! SEnin adın ne? Sen ne b… yazdın bu zamana kadar? SIRA NOKTALAR ( …… )  Söylenmeden geçilen satırları belirtmek için kullanılır. Beynimde karanlık, meçhul bir kubbenin derin akislerini işitiyorum. Öyle anlatılmaz bir heyecan duyuyorum ki… …….. Kendimi tutamadım. Öyle bir kahkaha attım ki… SORU İŞARETİ ( ? )  Soru bildiren cümle ya da kelimelerden sonra: Ben? Olacak iş mi kız kaçırmak? efendim? Efendim? Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı?  Verilen bilgini kesin olmadığını, kuşku duyulduğunu belirtir: Aşık Ömer: XIX. yüzyıl halk şairlerinden (1800? – 1859?)  Parantez içindeki soru işareti, söze kuşku ve alay anlamı katar ya da ne demek istenildiğinin anlaşılmadığını gösterir: Bu kitabı bitirdiğini? söylüyor. ÜNLEM İŞARETİ ( ! )  Ünleme bildiren sözcüklerden, cümlelerden sonra konur: – Hey gidi günler hey! dedi. Öteki: – Keşke görmeseydik! …  Söylev ve hitablelerde: Ordular! İlk hedefiniz Akdenizdir. İleri! Ey Türk gençliği! …  Söz arasında parantez içinde bir kelimeye dikkat çekmeke için, ayrıca; alay bildirmek için ilgili kelimeden sonra parantez içinde kullanılır: Aramızdaki kırgınlık (!) çoktan silinip gitti. Bu çalışmayla (!) sınavı rahat kazanırsın. KISA ÇİZGİ ( – )  Satır sonuna sığmayan kelimeleri ayırmak için: Üçüncü derecede veremden yatağa düşmüş za- vallıya …  Ara sözleri, ana cümleleri, ayrıntı sayılabilecek açıkları blirtmede: Örnek olsun diye – örnek istemez ya – söylüyorum. Bu ezanlar -ki şahadetleri dinin temeli …  Ekleri belirtmede: Mastar ekleri “-mek, -mak” tır.  Eski yazı dilinde kullanılan Arapça ve Farsça birleşik kelimelerdeki kök ve ekleri ayırmada: Resm-i geçit, Hakimiyet-i Mlliye …  Kelimelerin hecelerini ayırmak için: Sak-la sa-ma-nı, ge-lir za-ma-nı …  İki veya daha çok millet (ülke dili) adı arasındaki bağı belirtmede: Türk – Alman ilişkileri, Türkçe – İngilizce sözlük …  İki veya daha çok özel ad arasındaki bağ kısa çizgi ile belirlenir: Aydın – İzmir yolu, Ankara – Samsun demir yolu … UZUN ÇİZGİ ( __ )  Karşılıklı konuşmalarda konuşan değiştikçe sözlerin başına konur: – Ben çok para istemem efendim. – Ama ben çok az para veririrm. – Ne kadar verir siniz? – Bir kuruş. – Günde bir kuruş mu? – Hayır… – Ayda bir kuruş mu, efendim? … TIRNAK İŞARETİ ( ” ” )  Metin içinde başkasına aktarılan yazı ya da sözlerin başına ve sonuna konur: Atatürk: “Yurtta sulh, cihanda sulh!” sözüyle barışcı olduğunu herkese duyurmuştur.  Kitapların, sanar eserlerinin, bilimsel yayınların, yazıların birkaç kelimeden oluşan başlıkları metin içinde genellikle tırnak içine alınır: İsmet “Ali Baba ve kırk Haramiler” adlı kitabı okumuş.  Tırnak içine alınan başlıklardan sonra kesme işareti kullanılmaz:  Gazete ve dergi başlıkları tırnak içine alınmaz: Serhat Basamak Ünite Dergisi!ni çok beğeniyorum. PARANTEZ ( )  Bir cümle ya da açıklamanın başına ve sonuna konur: “Büyük” kelimesinin zıt (karşıt) anlamlısı olan kelime aşağıdakilerden hangisidir?  Maddelerin sıralanışında, sayı ya da harflerden sonra parantezin kapama biçimi ” ) ” kullanılır: a ) …… b ) …… c ) ……, 1) …… 2) …… KESME İŞARETİ ( ‘ )  Özel adlar getirilen çekim eklerini ayırmak için kullanılır: Ali’den, Mustafa’ya, Türkiye’de …  Gerçek kısaltmalara getirilen ekleri ayırmada: TBMM’nin en yaşlı üyesi oturumu açtı. …  Sayılara getirilen ekleri ayırmada: 23 Nisan 19202’de TBMM açıldı. …  Bir kelime içinde bir ünlünün düştüğünü göstermede: N’oldu ?, N’etsin ?, N’apalım ? …  Özel adlardan türetilen isim, fiil ve sıfatlarda kesme işareti kullanılmaz: Ankaralı, Türkçe, Türklük, … YAZIM (İMLA) KURALLARI İmla: Bir dilin kelimelerinin yazıya geçirilmesini sağlayan ortak yazma şekline İMLA denir. BÜYÜK HARFLERİN YAZIMI  Özel adlar büyük harfle yazılır: (yeryüzü, kişi, ülkeler, diller…) Minik kedisine hep Pamuk diye seslenirdi…  Kurum ve kuruluş adlarını oluşturan kelimelerin işlk harfleri: Devlet demir Yollarında … Milli Eğitim Bakanlığına yazılan …  Dergi, kanun, eser, gazete, isimlerinin her kelimesi: Tarihi Galata Köprüsünün …  Birden çok kelimeden oluşan kişi, yer adlarının ilk harfleri: Gazi Osman Paşa Mahalle sakinleri …  Mahalle meydan, bulvar, cadde ve sokak adları: Bu gün Akdeniz Caddesi’nde …  Cümlelerin ilk kelimesi büyük yazılır. Nokta, soru, ünlem işaretlerinden sonra gelen her cümlenin ilk harfi: Dışarı çıktı. Acaba paradan kıymetli olan neydi? Düşündü ama bulamadı.  Şiirde mısraların ilk kelimesi: Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı, Söz ola ağulu aşı,  Mektup başlıklarının ilk kelimesi: Sevgili yeğenim.  Levha ve açıklama Yazılarının ilk harfi: Giriş, Vezne, Müdür …  İki nıktadan sonra bir kimseden alınıp tırnak işareti içinde verdiğimizsözlerin ilk kelimesinin ilk harfi: O yıl soğuk ülkelerden gelen biri: “Ne olur beni geri götür.” demiş.  Gazete ve dergi adlarının her kelimesi büyük harfle başlar: Genç Kalemler, Resmi Gazete …  Kİtap adları ve yazı başlıklarının her kelimesi büyük hafrle başlar. Başlıklarda geçen “ve, ile, ya, veya, ki” bağlaçlarıyla “mi” soru ekleri küçük harfle yazılır. Bin Bir Gece Masalları, Ali Baba ve Kırk Haramiler …  İsimlerle birlikte kullanılan unvanların da baş harfleri: Sayın Profösör, Bay Ahmet … SAYILARIN YAZIMI  Sayılar gerekli görülen yerlerde yazıyla yazılabilir. Bu durumda sayı adları yazıya ayrı ayrı geçirilmelidir: Pazardan beş kilo patates, üç kilo elma aldım.  Banka işlemlerinde ve parasal işlemlerde araya başka sayı katılmasını önlemek amacıyla sayılar bitişik yazılır: Birmilyondokuzyüzbin gibi… TARİHLERİN YAZIMI  Bilinen bir tarihi anlatan ay ve gün adları her yerde büyük harfle yazılır: 31 Mart ayaklanması …  Ay ve gün adları yanlarında sayı olmadan kullanıldıklarında küçük harfle başlayarak yazılır. Bu yıl şubat ve mart ayları çok soğuk geçti.  Gün bildiren tarihler aşağıdaki gibi yazılır: 19 Mayıs 1919 – 19.05.1999 – 19 / 05 / 2000  Tarih bildiren sayılardan sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrılır. 23 Nisan 1920’de TBMM açıldı. DÜZELTME (Uzatma) İŞARETİ NİN KULLANILIŞI (^)  Yazılışları birbirine benzeyen, anlamları ayrı birtakım yabancı kelimeleri ayırt etmen için uzun ünlülerin (sesli) üzerinde düzeltme işareti konur: adet=sayı – âdet=alışkanlık – aşık=küçük kemik – âşık=tutkun …  Arapça ve Farsçe kelimelerde “g” ve “k” ünsüzlerinin (sessiz) ince okunduğunu göstermek için bu ünsüzlerden sonra gelen “a” ve “u” ünlülerinin üzerinde: dükkân, gâvur, gikâye, kâğıt, kâr, tezâh, mekân …  Ayrıca Arapça ve Farsça’dan gelen kelimelerde ” l ” ünsüzünün ince olunduğunu göstermek için de bu işaret kullanılır: ahlâk, evlât, felâket, hilâl, ilâç, ilân, istiklâl, lâle, selâm, sülâle, lâmba, lâhana, plâk, plâj, plân … İKİLEMELERİN YAZILIŞI  İkilemeler ayrı yazılır: Baka baka, konuşa konuşa, kem küm, ev bark, soy sop …  “m” ile yapılan ikilemeler de ayrı yazılır: Dolap molap, kitap mitap, çocuk mocuk …  İsmin hâl ekleriyle yapılan ikilemeler de ayrı yazılır: Baş başa, göz göze, diz dize, yan yana …  İyelik eki almış ikilemeler de ayrı yazılır: Boşu boşuna, ucu ucuna, günü gününe …  isim ve sıfatları tekrarlayarak yapılan ikilemeler de ayrı yazılır: Akın akın, ağır ağır, kara kara, çeşit çeşit, uslu uslu …  İkilemeler arasına virgül konmaz: Ağır ağır konuşursak daha iyi anlaşılır. DEYİMLERİN YAZILIŞI Deyimler birden çok kelimeden oluşan, gerçek anlamlarından ayrı bir anlamı bulunan kelime gruplarıdır.  Deyim ya da deyim niteliği taşıyan kelimeler ayrı yazılır: Can kulağıyla dinlemek. Canını dişine takmak … BİRLEŞİK KELİMELERİN YAZILIŞI  Dilimizde önemli bir yer tutan pekiştirme sırfatları bitişik yazılır: Apaçık, kapkara, kupkuru, sipsivri, sapasağlam, dümdüz …  Birleşik kelime durumuna girmiş kelimeler bitişik yazılır: Babayiğit, dedikodu, delikanlı, gecekondu, kabadayı, yelkovan …  Ev, ocak ve yurt kelimeleriyle kurulan birleşik kelimeler ayrı yazılır: Bakım evi, aş evi, radyo evi, sağlık ocağı, öğrenci yurdu, sağlık yurdu …  Hane kelimesiyle kurulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: Pastahane, hastahane, yatakhane, yemekhane …  Birleştirmede yer alan kelimeler eski anlamlarını koruyorlarsa bu tür birleşik kelimeler ayrı yazılır: Kara yolu, gül suyu, kuru üzüm, ay tutulması, balık yumurtası, yıl sonu…  Yardımcı fiillerle yapılan birtakım birleşik fiiller ayrı yazılır: Yardım etmek, yol olmak, göç etmek, hayret etmek, gelin olmak…  Dilimizdeki “af, his, ret, zan” gibi birtakım kelimeler “etmek, olmak, eylemek” yardımcı fiilleriyle birleşirken söylenişlerine uyularak yeni ses alırlar. Bu kelimeler bitişik yazılır: af + etmek __ affetmek, His + etmek __ hissetmek …  “Emir, hüküm, keşif, nakil, kayıp” gibi birtakım kelimeler “etmek, eylemek, olmak” yardımcı fiilleriyle birleşirken ikinci hecelerdeki ünlüleri düşürürler. Bu kelimelerle yapılan birleşik fiiller bitişik yazılır: emir + etmek __ emretmek, kayıp + olmak __ kaybolmak …  “-a, -e, -ı, -i, -u, -ü” ekleriyle yapılan birlşeik fiiller bitişik yaılır: Bakmak + kalmak __ bakakalmak yapmak + bilmek __ yapabilmek …  İki ya da daha çok kelimeden oluşan yerleşim merkezi adları bitişik yazılır: Karaköy, Dörtyol, Gürgentepe, Tepeköy …  Sıfat ya da isim tamlaması biçiminde oluşmuş ve bu şekilde kalıplaşmış yer adları ve dağ, deniz, ova adları bitişik yazılır: Kızılırmak, Çukurova, Uludağ, Akdeniz, Ulukışla… KURULUŞ ADLARININ YAZILIŞI  Kurum, kuruluş, işletme, okul, birlik ve derneklerin resmi adlarının her kelimesi büyük harfle başlar: Devlet Demir Yolları, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, Fatih İlköğretim okulu …  Kurum ve kuruluş adlarında geçen kelimeler cins isim olarak geçtiğinde küçük harfle yazılır: Hava kuvvetlerinin güçlendirilmesi için … Demir çelik işletmelerinin … “-de” EKİ VE “de” KELİMESİN YAZILIŞI  Hal eki olan “de” kelimeye bitişik yazılır. Özel isimlerin sonuna geldiğinde kesme işaretiyle ayrılır. Kendisinden önce gelen kelimenin son ünlüsüne göre büyük ünlü uyumuna uyar. Ayakta durmaktan canım çıktır. Otomobil bozulunca yolda kalmışlar. Yurtta sulh cihanda sulh! Dolabın anahtarı Ali’de olmalı.  Bağlaç olan “de” ayrı yazılır. Kendisinden önce gelen kelimenin son ünlüsüne göre büyük ünlü uyumuna uyar. Onları da gördünüz mü? Kerem de çalışmasını tamamlamış “-ki” EKİ ve “ki” BAĞLACININ YAZIMI  Ek olan “-ki” ünlü uyumuna uymaksızın kendinde önce gelen kelimeye bitişik yazılır: Bu sayfadaki yazıyı okudunuz mu?  Bağlaç olan “ki” ayrı yazılır: Olmaz ki! Böyle de yatılmaz ki! Atatürk diyor ki: …  “Ki” bağlacı bazı kelimelerle zamanla kalıplaştıkları için bitişik yazılır: Halbuki, oysaki, sanki, mademki … “mi” EKİNİN YAZILIŞI  Soru eki olan “mi” kendinden önce gelen kelimeden ayrı yazılır.Kendinden önceki kelimenin son ünlüsüne göre ünlü uyumuna uyar.Kendisinden sonra gelen ekler bu eke bitişik yazılır: Oğlunu işe almadılar mı? Bitirdiğinde bana verecek misin? Tahtadaki şekli görüyor musun? “yor” EKİNİN YAZILIŞI  “-yor” eki ünlü uyumuna uymaz. Eklendiğini fiilin ünlüsünü ince de olsa, bu ekin ünlüsü kalın kalır: Atatürk Mudanya yolu ile Bursa’ya gidi-yor-du. gel-i-yor,sür-ü-yor,sev-i-yor,sor-u-yor,görüş-ü-yor… konuş + u + yor __ konuşuyor fiil kökü bağlantı ünlüsü -yor eki bekle + yor __ bekliyor: -e, -i ye dönüşüyor. fiil kökü -yor eki  Fiil kökü ünlü ile bittiğinde, bağlantı ünlüsü almıyor.Ancak sondaki, “-a” sesi “-ı” veya “-u” ya,”-e” sesi “-i” veya “-ü” ye dönüşüyor. başla + yor __ başlıyor: -a ünlüsü -ı’ ya dönüştü. “ile” KELİMESİNİN EK OLARAK YAZILIŞI  “ile” sözü, ünlüyle biten kelimelere ek olarak geldiğinde başındaki “-i” ünlüsü “y”‘ye dönüşür ve büyük ünlü uyumuna uyar: balta + ile __baltayla – çifte + ile__çifteyle  III.şahıs iyelik ekinden sonra ek olarak geldiğinde başındaki “-i” ünlüsü “y”‘ye dönüşür, büyük ünlü uyumuna uyar: annesi + ile __ annesiyle -arkadaşı + ile__arkadaşıyla  Ünsüz ile biten kelimelere ek olarak geldiğinde başındaki “-i” ünlüsü düşer ve büyük ünlü uyumuna uyar. kardeş + ile __kardeşle – ayak + ile __ayakla “-ken” EKİNİN YAZILIŞI  “-ken” (iken) büyük ünlü uyumuna uymaz.; getirildiği kelimenin ünlüleri kalın da olsa, bu ekin ünlüsü ince kalır: okur + iken __ okurken bakar + iken __ bakarken çalışır + iken __ çalışırken durmuş + iken __ durmuşken “İMEK” EK FİİLİNİN YAZILIŞI  İmek ek fiili ayrı yazıldığında ünlü uyumuna uymaz: Aldığı elbise oldukça kaba idi. Meğer bana kırgın imiş. Her yıl yaz tatilinde Antalya’ya gider idim.  İmek ek fiili bu gün daha çok bitişik olarak kullanılmakta ve ses uyumuna uymaktadır. Ünlü ile biten kelimeye eklendiğinde “-i” ünlüsü düşer ve araya “y” girer: tatlıcı idi __ tatlıcıydı – ne ise __neyse yabancı imiş __yabancıymış – sinirli imiş __ sinirliymiş  Ünlüyle biten kelimelere eklendiğinde “-i” ünlüsü düşer: gider imiş __gidermiş – kerpiç imiş __kerpiçmiş bakar ise __bakarsa – görecek ise __ görecekse

dilbilgisi 1


Dil: İnsanların duygu, düşünce ve isteklerini anlatmak için kullandıkları ses ya da işaretler sistemidir.
Dilbilgisi : Biş dili oluşturan sesleri, kelimeleri, cümleleri ve bunlarla ilgili kuralları inceleyen bir bilimdir.
Dünya Dilleri Arasında Türkçenin Yeri: Yeryüzünde iki binden fazla dil incelenmiştir. Buna göre Diller üç gruba ayrılır
Tek Heceli Diller Bitişken (Eklemeli) Diller Bükümlü (Çekimli) diller
Bu dillerde bütün kelimeler tek hecelidir. Kelimelerin çekimli haller yoktur. (Çince, Tibetçe bu gruba girer) Kelime kökleri değişmez. Kelime köklerine çeşitli ekler getirilerek türetkeler yapılır. Kelimeler cümle içinde kullanılırken çeşitli çekim ekleri alırlar. ( Türkçe, Macarca bu dil grubuna girer) Bu dillerde tek ve çok heceli kökler ve ekler vardır. Kelime türetmelerinde ve çekim esnasında köklerde değişiklik olur. (Arapça ve bütün Hint – Avrupa dilleri bu gruba girer)
Dillerin Çeşitlenmeleri:
A. Şive: Bir dilin değişik kültür düzeylerine göre uğradığı değişime ŞİVE denir. Yazı diline yansımaz.
B. Ağız: Kentler veya köyler arasında rastlanan az çok değişik konuşmalara AĞIZ denir. Gonya, Gayseri vb.
C. Lehçe: Ağız ayrılığı daha geniş ve belirgin şekilde ortaya çıkar. Konuşma dilinde beliren farklılık yazı dilinde de kendini gösterir: Kıpçakça ve Çağatayca gibi.
Tükçenin Kaynağı: Türklerin anayurdu Orta Asya olup dilimizin kaynağı buradan gelir. Türkçeyi konuşanların sayısı 120 milyon civarındadır. Türkler arasındaki ağız farklılığı sürekli yeni lehçelerin türemesine yol açmış, yeni birer dil durumuna gelmiştir: Yakutça ve Çavuşça gibi.
Bu dillerin hepsine birden Ural – Altay dilleri denir………………………….
Soydaş Diller: Birkaç eski anadilin değişikliğe uğramasıyla yeni diller oluşmuştur. Bu ana dilden geldikleri anlaşılan bir soydan sayılır. buna göre soydaş diller :
Hint – Avrupa Dilleri
Hami – Sami Dilleri
Çin Tibet Dilleri
Bantu Dilleri
Ural – Altay Dilleri Hint, İran … gibi Asya dilleri ve bütün avrupa dilleri.
İbranice ve Arapça gibi
Çince, tibetçe
Afrika Dilleri
Ural kolu, Macar ve Samoyet dilleri. Altay kolu, Türkçe ve Moğolca…
Ana Türkçeden gelen dillerin hepsine birden Türk dilleri denir.

CÜMLE
Cümle: Maksadımızı tam olarak anlatan söz dizilerine CÜMLE diyoruz.
Cümle özellikleri:
 Cümleye büyük harfle başlanır.
 Cümlelerin sonuna nokta, soru işareti veya ünlem işareti konur.
 Bu işaretlerden sonra gelen cümlelerin baş harfleri bürük yazılır.
Cümlenin Öğeleri
Kelimelerin cümledeki görevlerine cümlenin öğeleri denir. Bir cümlede üç çeşit öğe bulunur.
1. Yüklem: Cümlede yapılan işi, oluşu ya da eylemi bildiren kelimeye yüklem denir.
Yüklem cümlenin temel öğelerinden biridir. Genellikle cümlenin sonunda bulunur.
Annen sofrayı kurmaya hazırlandır (hazırlandı yüklem)
Cümlede Yüklemi Bulma Kuralı: Cümlede fiil veya ek fiil olan kelime ya da kelime grubu yüklem olur.
Yüklemsi fiilimsi olan söz gruplarına cümlecik, yüklemi fiil olan söz gruplarına da temel cümlecik denir.
Şebnem az önce koşarak bize geldi.
yan cümlecik temel cümle
2. Özne: Yüklemin bildirdiği işi, hareketi yapan ya da bir oluş içinde bulunan varlığa özne denir.
Cümlede Özneyi Bulma Kuralı: Cümledeki yükleme insanlar için kim, diğer varlıklar için ne soruları sorulduğunda cevap veren kelime ya da kelime grubu öznedir.
Arkadaşın koştu. (Kim koştu? arkadaşın )
Özne Çeşitleri:
a. Gerçek Özne: Cümlede özne açık şekilde belli oluyorsa gerçek öznedir.
Dünya dönüyor (Kim dönüyor? dünya)
b. Gizli Özne: Bazı cümlelerde özne belirtilmez. Böyle durumlarda özneyi yüklemin sonundaki eke bakarak buluruz
Eşyaları alanlar yerine bıraktılar (Bırakanlar kim? Onlar)
c. Sözde Özne: Aslında özne olmadığı halde, özne gibi görünen kelimelerdir.
İnsanlar vapura doluştu. (Kim doluştu? insanlar – sözde özne)
3. Tümleç: Yüklemi tümleyen ya da kuvvetlendiren kelimelere tümleç denir.
Serpil kitabı yırttı. (Neyi yırttı? kitabı – tümleç)
Tümleç Çeşitleri: Dörde ayrılır:
a. Düz Tümleç: (Nesne) Öznenin yaptığı eylemden dorudan doğruya etkilenir
Ötede çocuk top oynuyor. (Kim oynuyor? çocuk – özne / Ne oynuyor? top – tümleç)
b. Dolaylı Tümleç: (Nesne) Yüklemin anlamını yer, yön, kalma, çıkma, bakımından tamamlayan tümleçlerdir
Annem eve gidiyor. (Nereye gidiyor? eve – d. tümleç)
c. Zarf Tümleci: Yüklemin anlamını zaman, yer, durum bakımından tamamlayan kelimelerdir.
Akşam oradan geçerek eve gittim. (oradan – zarf tümleci / eve – d. tümleç)
d. Edat Tümleci: “ile, (-le), için” edatlarıyla birleşerek yüklemi tamamlayan söz öbekleridir.
Özne ile yüklem arasındaki edat tümleçleri “ne, niçin, ile, kim, için” soruları getirilerek bulunur.
Babamı görmek için iş yerine gittim. (kimi görmek için? babamı görmek için – edat)

Yüklemlerine Göre Cümle Çeşitleri:
Yüklemlerin göre cümleler ikiye ayrılır:
a. Fiil Cümlesi: Yüklemi fiil olan cümlelerdir.
Sincap ağaca tırmandı.
b. İsim Cümlesi: Yüklemi isim soyundan olan cümlelerdir.
İstanbul güzel bir şehirdir.

YAPILARI BAKIMINDAN KELİMELER

1. Basit Kelimeler: Kelime kökü ek alsa bile anlamca bir değişikliğe uğramamışsa, bu tip kelimelere BASİT KELİMELER denir. Genellikle kök halindeki (bazen gövde) kelimelerdir.
Yurdumuzun denizleri balık yönünden pek zengin sayılmaz. (Burada “deniz” kelimesi -leri ekini almasına rağmen anlamı değişmemiştir. buna göre “deniz” ismi basit bir kelimedir.
2. Türemiş Kelimeler: Kök veya gövde halindeki kelimelere yapım ekleri eklenerek meydan gelen yeni kelimelere TÜREMİŞ KELİME denir.
Kelimeler, sonlarına bazı ekler alarak değişik biçimlerde cümlede kullanılırlar.
Türkçede ekler ikiye ayrılır:
1. Yapım Ekleri: Kelimelerin sonlarına eklenerek yeni anlamda kelimeler türeten eklere YAPIM EKLERİ denir.
Dilimizde çeşitli yapım ekleri vardır: -lik, -li, -ci, -cik, -sız, -şer, -cık, -im, -ma, -iş, -si, -gen, -tı, -giç, -gın… Bu ekler ses uyumuna göre kelimelere eklenirler.
mimar – mimar_lık, göz – göz_lük, duvar – duvar_cı
2. Çekim Ekleri: Eklendikleri kelimeleri çekimli hale getiren, yani yeni anlamda kelime türetmeyen eklere ÇEKİM EKLERİ denir. Çekim ekleri kelimelerden yeni kelime türetmezler.
ders + ler + i + miz + de __ derslerimizde ……………… kaldır + dı __ kaldırdı
3. Birleşik Kelimeler: Dilimizde iki veya daha fazla kelime birleşerek başka anlamda yeni bir kelime meydana getirirler. Böyle kelimelere BİRLEŞİK KELİME denir.
Beşiktaş, Çanakkale, devekuşu…
Dizilişlerine Göre Cümleler
A. Kurallı Cümle: Yüklemi sonda olan cümlelerdir. Bu çeşir cümleler kurala uygun kuruldukları için kurallı cümle diyoruz.
Tarla, bereket yüklü bahara motor sesleriyle uyandı.
Seyhan, Sakarya, Tunca gayrı keyfince akmayacak
B. Devrik Cümle: Yüklemi başta veya ortada olan cümlelerdir. Bu çeşir cümlelere devrik cümle diyoruz.
SSilkindi karanlığından pırıl pırıl sabahlara.
Keyfince akmayacak gayrı Seyhan, Sakarya, Tunca.

Anlamlarına Göre Cümle Çeşitleri
Yüklem anlamların göre cümleler beşe ayrılır.
1. Olumlu Cümle: Eylemin yapıldığı ya da işin olduğunu bildiren cümlelerdir.
Güneş akşamları erken batıyor.
2. Olumsuz Cümle: İşin ve eylemin yapılmadığını bildiren cümlelerdir. Olumsuz cümle, fiil cümlelerindeki yüklemin sonuna “-me” olumsuzluk eki şimdiki zaman kipinin sonuna geldiğinde daralır. “-mi, -mı, -mu, -mü” halini alır.
Hoca efendi hiç şaşmaz. Aysel kibar değildir.
3. Ünlem Cümlesi: Sevinç, korku, hayret ve üzüntü gibi duyguları anlatan cümlelerdir.
Vah vah, çok üzüldüm. Aa, sen ne yapıyorsun?
4. Soru Cümlesi: Bir işin, eylemin olup olmadığını soran, içeriğini araştıran cümlelerdir.
Sana kim baktı? Hangi oyuncuyu gördün?
5. Şart Cümlesi: Bir işin yapılmasını, bir başka işin yapılması şartına bağlı kılan cümlelerdir.
Parayı alırsam, doğru eve döneceğim.

KELİME
Türkçe kelimeleri anlamlarına, yapılarına ve cümlede aldıkları görevlere göre sınıflandırabiliriz. Bu sınıflandırma aşağıdaki tabloyu meydana getirir.
Anlamları Bakımından Yapıları Bakımından Görevleri Bakımından
 Zıt Anlamlı Kelimeler
 Eş Anlamlı Kelimeler
 Eş Sesli Kelimeler
 Zıt Anlamlı Kelimeler
 Mecaz Anlamlı Kelimeler  Basit Kelimeler
 Türemiş kelimeler [Çekim ve yapım ekleri]
 Birleşik Kelimeler  İsim Olan Kelimeler
 Sıfat Olan Kelimeler
 Zamir Olan Kelimeler
 Zarf Olan Kelimeler
 Edat Olan Kelimeler
 Bağlaç Olan Kelimeler
 Ünlem Olan Kelimeler
 Fiil Olan Kelimeler
 Fiilimsiler
Diğer kelime Çeşitleri [Edatlar, Bağlaçlar, Ünlemler]

ANLAMLARINA GÖRE KELİMELER
1. Zıt Anlamlı Kelimeler: Anlam yönünden birbirinin karşıtı olan kelimelere ZIT (KARŞIT) ANLAMLI KELİMELER denir. çok – az, akıllı – akılsız, zor – kolay, arka – ön, sağ – sol…
2. Eş Sesli Kelimeler: Yazılışları ve okunuşları aynı, anlamları farklı olan kelimelere EŞ SESLİ (SESTEŞ) KELİMELER denir.
Gül, çok sevdiğim bir çiçektir.
Gül, sınıfımızın en çalışkan öğrencisidir.
Anlatılan fıkraya herkes güldü.

3. Eş Anlamlı Kelimeler: YAzılış ve okunuşları ayrı, anlamları aynı olan kelimelere EŞ ANLAMLI (ANLAMDAŞ) KELİMELER denir. nemli – rutubetli, sor – güç, okul – mektep, öğretmen – muallim
4. Terim Olan Kelimeler: Bilim, sanat, meslek ve teknik konularda bazı kavramları karşılayan kelimelere TERİM denir.
Coğrafya terimi
Hukuk terimi
Geometri terimi
Matematik terimi
Edebiyat terimi
Müzik terimi Ada, dağ, ova, deniz, göl, nehir…
Anayasa, kanun, dava, davacı, mahkeme…
Açı, kenar, köşegen, kare…
Toplama, çıkarma, eksi, artı, kalan, denklem…
Raman, piyes, masal, hikaye, denem, makale…
Nota, solfej, türkü, şarkı…

5. Mecaz Anlamlı Kelimeler: Kelimelerin cümle içinde, sözlük anlamlarından başka anlamlarda kullanılmasına MECAZanlamı denir.
Keçi ağaçların baş düşmanıdır
Keçi gibi birisin
Aslan, ormanların kralıdır.
Ahmet Ali’yi gösterip: “Aslana bak aslana.” dedi.
6. Deyimler, Özdeyişler ve Atasözleri
1. Deyimler : Bir anlamı karşılamak amacıyla, birden çok kelimenin gerçek anlamı dışında kullanılarak oluşturdukları kalıplaşmış sözbirliğine DEYİM denir. Kafası kızmak, Gözünü budaktan esirgememek…
2. Özdeyişler: Kim tarafından söylendiği belli olan, kısa ve özlü sözlere ÖZDEYİŞ (VECİZE) denir.
Ben sporcunun zeki, çevik, aynı zamanda ahlaklısını severim (Atatürk)
Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. (Cervantes)
3. Atasözleri: Söyleyeni belli olmayan, toplumumuza mal olmuş, kısa, özlü ve kalıplaşmış sözlere ATASÖZÜ denir.
Akacak kan başta durmaz.
Boş çuval ayakta durmaz
Bilmemek ayıp değil, sormamak (öğrenmemek) ayıptır

YAPILARI BAKIMINDAN KELİMELER

1. Basit Kelimeler: Kelime kökü ek alsa bile anlamca bir değişikliğe uğramamışsa, bu tip kelimelere BASİT KELİMELER denir. Genellikle kök halindeki (bazen gövde) kelimelerdir.
Yurdumuzun denizleri balık yönünden pek zengin sayılmaz. (Burada “deniz” kelimesi -leri ekini almasına rağmen anlamı değişmemiştir. buna göre “deniz” ismi basit bir kelimedir.
2. Türemiş Kelimeler: Kök veya gövde halindeki kelimelere yapım ekleri eklenerek meydan gelen yeni kelimelere TÜREMİŞ KELİME denir.
Kelimeler, sonlarına bazı ekler alarak değişik biçimlerde cümlede kullanılırlar.
Türkçede ekler ikiye ayrılır:
1. Yapım Ekleri: Kelimelerin sonlarına eklenerek yeni anlamda kelimeler türeten eklere YAPIM EKLERİ denir.
Dilimizde çeşitli yapım ekleri vardır: -lik, -li, -ci, -cik, -sız, -şer, -cık, -im, -ma, -iş, -si, -gen, -tı, -giç, -gın… Bu ekler ses uyumuna göre kelimelere eklenirler.
mimar – mimar_lık, göz – göz_lük, duvar – duvar_cı
2. Çekim Ekleri: Eklendikleri kelimeleri çekimli hale getiren, yani yeni anlamda kelime türetmeyen eklere ÇEKİM EKLERİ denir. Çekim ekleri kelimelerden yeni kelime türetmezler.
ders + ler + i + miz + de __ derslerimizde ……………… kaldır + dı __ kaldırdı
3. Birleşik Kelimeler: Dilimizde iki veya daha fazla kelime birleşerek başka anlamda yeni bir kelime meydana getirirler. Böyle kelimelere BİRLEŞİK KELİME denir.
Beşiktaş, Çanakkale, devekuşu…

DİĞER KELİME ÇEŞİTLERİ
Edatlar: kendi başlarına anlamı olmayan, ancak cümlede beraber kullanıldığı kelimeler arasında ilgi kuran kelimelere EDAT denir.
İçerde bulunan birkaç çalı çırpı ile ateş yaktık.
Aslan gibi delikanlı diye seni tanıttı.
Ahmet’e göre sen daha çalışkansın.
Yaşamak için çalışmak l3azım.
Dilimizde kullanılan edatların büyük bölümü tümleç olarak kullanıldığında zarf tümleci gibi görev yaparlar. Unutulmaması gereken şudur: Edat olan kelimeler yalnızca kelimeler arasında ilgi kurarlar.
Başka edat olan kelimeler: dek, deği, üzere, karşı, beri, yana, bile, öte, iken,ötürü…
Bağlaçlar: Cümleler arasında ilgi kuran, birbirine bağlayan kelimelerdir. Tek başlarına anlamsızdırlar. Ancak cümle içinde anlam bulurlar.
ki, ya da, ama, lakin, veya, veyahut, fakat, meğer, zira, madem, ile…
Açlık ve yorgunluktan gözleri kapandı.
Hem gel diyorsun, hem de beni beklemiyorsun…
Ünlemler: Sevinme, kızma, korku, acıma, şaşma gibi ansızın beliren duyguları, bazı sesleri belirtmeye yarayan kelimelerdir.
Ünlemler, ünlem cümleciklerinde kullanılır ve bu çeşit cümlelerin sonuna ünlem işareti konur.
Mükemmel! Harika! Şahane!
Yaşa, varol!
Eyvah, yanıyoruz!
Vur kardeşim vur, hayın düşman yurdumuzu almaya!

HECE, HARF

: : Hece : : Ağzımızın bir hareketiyle çıkan seslere HECE denir.
: : Harf : : Ağzımızdan çıkan sesleri yazıda göstermek için kullanılan işaretlere HARF denir.
: : Büyük Ünlü Uyumu : : Türkçe kelimeler büyük Ünlü Uyumu denilen kurala uygun olarak söylenir ve yazılır.
: : Küçük Ünlü Uyumu : : Sesli harflerin ağzımızdan çıkışlarına göre olan kuraldır.

HECE

Hece: Ağzımızın bir hareketiyle çıkan seslere HECE denir.
Kelimeler hecelerden, heceler harflerden meydana gelir. A, E, I, İ, O, Ö, U, Ü derken ağzımızı bir kez açıp kapatıyoruz. Aynı şekilde “al, bal, çal, kol, il, öl…” derken ağzımızı bir kez açıp kapatıyoruz.
Türkçe’de heceler şöyle meydana gelmiştir.
 Bir tek sesli (ünlü) harften meydana gelen heceler: a, e, ı, i, o, ö, u, ü
 Bir sesli, bir sessiz harften meydana gelen heceler: al, at, ak, ay…
 Bir sessiz, bir sesli, bir sessiz harften meydana gelen heceler: bel, bol, kal, gel…
 Bir sesssiz, bir sesli harften meydana gelen heceler: ba, da, ka, la …
 Bir sesli, iki sessiz harften meydana gelen heceler: alt, üst, ırk…
 Bir sessiz, bir sesli, iki sessiz harften meydana gelen heceler: kurt, yurt, Türk…
Dilimizdeki heceler en az bir, en çok dört harfli olurlar
Heceler tek başlarına anlamsızdırlar. Yalnız bazı heceler kelime olarak kullanılır. Bu kelimeler anlamlıdır. bal, bel, kol, dal, çal, yal, hal, Türk, kürk…

HARF – KAYNAŞTIRMA HARFLERİ – ÜNLÜ DÜŞMESİ – ULAMA

Harf: Ağzımızdan çıkan sesleri yazıda göstermek için kullanılan işaretlere HARF denir.
Alfabemizde 29 harfin 8 i sesli (ünlü), 21 i sessiz (ünsüz) dür. Sessiz harfleri sesli harfler yoluyla söyleyebilmekteyiz.
Sesli harfler de kalın ve ince sesliler olmak üzere ikiye ayrılırlar:
Kalın Sesliler: a, ı, o, u
İnce Sesliler : e, i, ö, ü
Kaynaştırma Harfleri: Dilimizde sesli ile biten bir kelimeye sesli ile başlayan bir ek geldiğinde araya “y, ş, s, n” harflerinden biri girer. Bu harflere kaynaştırma hafrleri diyoruz. Bu harfleri “yaşasın” kelimesinde geçen sessiz harflere bakarak kolayca anlayabiliriz.
oku – y – acak ___ okuyacak
yaz – acak – s – ınız ___ yazacaksınız iki – ş – er ___ ikişer
kare – n – in ___ karenin

Ünlü düşmesi: Dilimizde iki heceli bazı kelimeler, belli ekler aldıklarında ikinci hecedeki ünlülerini düşürürler:
ağız
alın
beyin
karın Ağzını sonuna kadar açtı.
Alnına ıslak bez koyunca ateşi biraz düştü.
Şekildeki insan beynini inceleyiniz.
Karnı çok acıkmış olmalı.

Ulama: Dilimizde cümleler okunurken kelimelerin sonlarında bulunan sessizler, kendilerinden sonra gelen kelimelerin ilk harfi sesli ise bu sesliye bağlanarak okunurlar.
Emanet_eşeğin yuları gevşek olur.
Geniş_ovayı seyre daldı.
Elbisenin_ütüsü bozulmuş. Emane – teğeğin yuları gevşek olur
Geni – şovayı seyre daldı.
Elbiseni – nütüsü bozulmuş.

BÜYÜK SES (ÜNLÜ) UYUMU

Herhangi bir kelimenin Türkçe olup olmadığını anlamak için arayacağımız ilk özellik büyük ünlü kuralına uyup uymadığıdır.
kiralamak __ ki – ra – la – mak __ İnce sesli ile başlamış, kalın sesli ile bitmiş. uymaz
merdiven __ mer – di – ven __ Büyük Ünlü Uyumuna uyar
İstisnalar:
 Ses değişikliğine uğrayan kelimelerde bu kural aranmaz. (elma – alma, anne – ana, kardeş – kardaş, hangi – kangı…)
 Birleşik kelimelerde bu kural aranmaz (ağabey, gecekondu, başöğretmen, delikanlı…)
 Türkçe’ye yabancı dillerden giren kelimelerde kural aranmaz (Cumhuriyet, misafir, otobüs, televizyon, cami…)
 -yor, -ken, -ki, -leyin, -imtırak, -daş eklerinde bu kural aranmaz (ekşimtırak, sabahleyin, sonraki…)

KÜÇÜK SES (ÜNLÜ) UYUMU

Sesli harfler ağzımızdan çıkış durumlarına göre bazı özellikler taşır
Dudaklarımızın Durumuna Göre Düz Yuvarlak Tabloya göre
Düz Sesliler : a, e, ı, i
Yuvarlak Sesliler: o, ö, u, ü
Dar Sesliler : ı, i, u, ü
Geniş Sesliler : a, e, o, ö
Alt Çenemizin Durumuna Göre Geniş a, e o, ö
Dar ı, i u, ü
Türkçede bir kelimenin ilk hecesindeki sesli harf:
 Düz ise, sonra gelen hecelerin ve eklenen eklerin de düz olur.
 Yuvarlak ise, sonra gelen hecelerin ve eklenen eklerin de seslileri ya düz – geniş veya dar – yuvarlak olur.
Kelimenin ilk hecesinde “a” varsa, daha sonraki hecelerde de “a” veya “ı” bulunur: kadın, kalın, adam, aman…[][][]
“e” den sonra “e” veya “i” gelir: elek, eşit, erik, esen…
“ı” den sonra “a” veya “ı” gelir: kırık, çıkık, kımız, kısa, kına…
“i” den sonra “e” veya “i” gelir: çilek, kiriş, çiçek, biniş…
“o” den sonra “a” veya “u” gelir: kova, koru, sopa…
“ö” den sonra “e” veya “ü” gelir: ölüm, örgü, sopa
“u” den sonra “a” veya “u” gelir: kuyu, kuzu, kuşak, kulak…
“ü” den sonra “e” veya “ü” gelir: üzüm, üzgün, güzün, üzmek…

SERT SESSİZLERİN YUMUŞAMASI
Sert sessizle biten kelimelere, sessiz harfle başlayan bir ek eklenmek istendiğinde, şayet ekin ilk harfi yumuşak sessizlerden b, c, d, g ise bu harfler sertleşerek p, ç, t, k şeklinde eklenirler. bu kurala SERT SESSİZLERİN YUMUŞAMASI KURALI denir.
Genellikle Türkçe kelimelerin sonlarında yumuşak sessizlerden b, c, d, g bulunmaz. Bu kurala uymayan bazı kelimeler de vardır. Ancak bu çeşit kelimelere kural dışı kelimeler denir. Buna göre kelime sonunda sözü edilen yumuşak sessizlerin yerine sertleri bulunur.
kitab – kitap, ağac – ağaç, tad – tat, kabag – kabak
Bu durumda şayet bir kelimenin sonunda p, ç, t, k harflerinden biri gelmişse ve bu kelimeye sesli harfle başlayan bir ek eklenmek istendiğinde:
p sert sessizi yumuşar b olur :
ç sert sessizi yumuşar c olur :
t sert sessizi yumuşar d olur :
k sert sessizi yumuşar ğ olur : dolapı değil dolabı.
ağaçı değil ağacı.
tatı değil dadı
kabakı değil kabağı.
Ancak bu kurala uymayan bazı durumlar vardır:
Bazı tek heceli kelimelerin sonlarına gelen sert sessizler, sesli harfle başlayan bir ek alsalar bile yumuşamazlar. Aynen yazılırlar. Ben ata binmeyi çok severim. İkinci kata varınca beni bekle.
p, ç, t, k harfleriyle biten, yabancı dillerden dilimize girmiş birçok kelime sesli harflerle başlayan bir ek aldıklarında değişikliğe uğramazlar. Bu kelimelerin sonundaki sert sessizler yumuşamaz. Cumhuriyeti gençlik koruyacaktır. Türkler esareti kabul etmezler. İnsan, saadeti evinde aramalıdır.
p, ç, t, k harfleriyle biten özel isimler, sonlarına ünlü ile başlayan bir ek alsalar da bu kelimeler aynen kalır. Mehmet’i öğretmen çağırdı. Recep’ in başarısı gurur verici.
Sert sessiz harflerden “p, ç, t, k, h, s, ş, f” biriyle biten kelimelere “c, d, g” süreksiz yumuşak sessizlerden biriyle başlayan bir ek geldiğinde eklerin başındaki ünsüzler sertleşir. Bu kurala SERT ÜNSÜZLERİN BENZEŞMESİ KURALI denir. (Ezberletici: Fıstıkçı şahap)
c – ç kitap + cı __ kitapçı
sabah + cı __ sabahçı d – t yarış + dı __ yarıştı
sokak + da __ sokakta g – k coş + gun __ coşkun
piş + gin __ pişgin

VURGU VE TONLAMA
VURGU: Konuşurken veya bir parçayı okurken, bazı heceleri veya kelime gruplarını üstüne basarak söyleriz veya okuruz. Bu söyleyiş özelliğine VURGU denir.
Kelimelerde Vurgu: Türkçe kelimelerde genellikle hafif bir vurgu vardır. Genelde kelimelerin son hecesinde görülür. Yalnız yer isimlerinde vurgu ilk veya orta hecededir: Ankara – İzmit – Tokat – Sakarya gibi.
Örnek: Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla.
Kelimelere ek eklendiğinde, vurgu son heceden bu eke geçer: Du – va – rı, du – va – ra, du – var – da…
Kelimelerde Vurgu Alan ve Almayan Ekler
Kelime türeten ekler vurgu alır. Gözlük, gözlükçü, Güzellik, kömürcü
İyelik ekleri vurguyu kendine çeker: Kitabım, kitabın, kitabı, kitabımız, kitabınız, kitapları
Soru eki olan “mi” vurgulu söylenmez. Bu kitap senin ki?
Cümlelerde Vurgu: Genellikle cümlelerde vurgu yüklem olan kelimenin üzerindedir. Ancak cümledeki kelimelerin anlam değeri birbirine eşit değildir. Üzerinde durulan kelime, yükleme yakın bir kelimedir.
Örnekler:
Ahmetler, yarın saat dörtte İzmir’e gidecekler.
Ahmetler, yarın sat dörtte İzmir’e uçakla gidecekler.
Ahmetler uçakla İzmir’e yarın saat dörtte gidecekler.
Yarın saat dörtte İzmir’e uçakla Ahmetler gidecekler.
TONLAMA: Cümlelerin söylenişi sırasında, sesimizi cümlelerin anlamına göre ayarlamaya TONLAMA denir.
Cümlelerde Tonlama: Cümleleri yalnızca düzgün yazmak yeterli değildir. Okurken ve konuşurken cümleleri anlamlarına uygun biçimde söylemek, konuşmayı güzelleştirir. Okunan parçanın özelliğine göre vurgu kullanılır.

İSİMLER
İSİM: Canlı ve cansız varlıkları, duygu ve düşünceleri, çeşitli durumları bildiren kelimelere İSİM denir
İsimler cins isim ve özel isim olmak üzere ikiye ayrılır.
Özel İsim: Dünyada yalnız bir varlığı belirten isimlere ÖZEL İSİM denir.
Cins İsim: Dünyada benzeri çok olan bir çok varlığın, birçok varlığın ortak ismine CİNS İSİM denir.
Cins İsimler Üçe Ayrılır:
A. Madde İsimleri: Elle tutulup gözle görülen varlıklara verilen isimlere denir. Masa, elbise, taş, ova, cadde, sokak….
A. Mana İsimleri: Elle tutulamayan gözle görülemeyen varlıklara verilen isimlere denir. ses, uyku, sevinç, acı, rüya, akıl, huy, mutluluk, özlem, sevgi…
A. Topluluk İsimleri: Aynı türden olan varlıkların toklu olarak bulundukları durumlara verilen isimlere denir. okul, sınıf, alay, tabur, sürü, orman, halk, millet, aile, koro…
İSİMLERDE TEKLİK – ÇOKLUK
İsimlerde Teklik – Çokluk: Bir tek varlığı belirten TEKİL İSİM, aynı cinsten birçok varlığı belirten isimlere ise ÇOĞUL İSİM denir.
Tekil Çoğu Eki Çoğul
çiçek
dağ
gömlek
kapı +
+
+
+ ler
lar
ler
lar __
__
__
__ çiçekler
dağlar
gömlekler
kalıplar

İSMİN HALLERİ
İsmin beş hali vardır:
ev
ev + e
ev + i
ev + de
ev + den __
__
__
__
__ ev
eve
evi
evde
evden :
:
:
:
: yalın hali
-e hali
-i hali
-de hali
-den hali
:
:
:
:
Yönelme durumu
Yükleme durumu
Bulunma durumu
Ayrılma durumu

Buna göre okul kelimesini ismin beş haline göre cümlede kullanımı:
Yalın hali
-e hali
-i hali
-de hali
-den hali :
:
:
:
: Okul insan doğru düşünmeyi öğretir.
Mehmet bu yıl okula başlayacak
Okulu bitirince öğretmen olacakmış
Yarın okulda bulunmak zorunda mısın?
Okuldan gelirken kitapçıya uğramış.

İSİM TAMLAMALARI
A. İsim Tamlaması: Aralarında anlam ilgisi bulunan, iki veya daha çok isimden meydana gelen söz gruplarına İSİM TAMLAMASI denir.
İsim tamlamalarında birinci isim tamlayan, ikinci isim tamlanandır. Tamlayan veya tamlanan ek alma durumuna göre isim tamlamaları dörde ayrılır:
1. Takısız İsim Tamlaması: Bir tamlamada tamlayan ve tamlanan isim veya isim soylu kelime ek almazsa takısız tamlama oluşur.
gümüş çerçeve demir kapı
Tamlayan Tamlanan Tamlayan Tamlanan

2. Belirtisiz İsim Tamlaması: Bir isim tamlamasında tamlayan ek almaz, tamlanan ek alırsa belirtisiz isim tamlaması meydana gelir.
soba boru – s -u pencere cam – ı
Tamlayan Tamlanan Tamlayan Tamlanan

3. Belirtili İsim Tamlaması: Tamlayanla tamlananın ek aldığı isim tamlamalarına belirtili isim tamlaması denir.
Ev – in pencere -s – i Dolab – ın kapağ – ı Ceket – in düğme – s – i
Tamlayan Tamlanan Tamlayan Tamlanan Tamlayan Tamlanan

4. Zincirleme İsim Tamlaması: İkiden fazla ismin anlamca birbirini tamamlarken oluşturdukları tamlamalardır.

Evimizin dört bir yanı Pencere çercevesinin camı …

Tamlama Çeşidi Tamlayan Tamlanan
Takısız İsim Tamlaması – -
Belirtisiz İsim Tamlaması – -i
Belirtili İsim Tamlamas -in -i
Zincirleme İsim Tamlamas İkiden fazla isim

türkiye cografyası 1


Konum: Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının birbirine çok yaklaştığı bir alanda yer alan Türkiye Cumhuriyeti, doğuda Gürcistan, Ermenistan, Nahcivan ve İran, batıda Bulgaristan ve Gürcistan, güneyde Suriye ve Irak ile komşudur.
Coğrafi konumu: 36° 00′-42° 00′ Kuzey Enlem ve 26° 00′-45° 00′ Güney Boylam
Haritadaki konumu: Güney Batı Asya
Yüzölçümü: 814.578 km² (Yüzölçümünün %3’lük bölümü Avrupa kıtasında yer alan Asya topraklarıdır.)
Sınırları: toplam: 2,627 km
sınır komşuları: Ermenistan 268 km, Azerbaycan 9 km, Bulgaristan 240 km, Gürcistan 252 km, Gürcistan 206 km, İran 499 km, Irak 331 km, Suriye 822 km
Sahil şeridi: 7,200 km
İklimi: Türkiye’de başlıca üç iklim tipi görülür: Akdeniz iklimi, Karadeniz iklimi ve karasal iklim.
Arazi yapısı: Yüksek bir ülke olan Türkiye`de yüzey şekilleri önemli ölçüde çeşitlilik gösterir. Birçoğu birbirine koşut sıralar halinde uzanan dağlar,tek başına ya da çizgisel bir diziliş gösteren sönmüş yanardağlar, üstleri yanardağ lavlarıyla ya da eski göllere ait tortul kayaçlarla kaplı olan ve vadilerle yarılmış plato düzlükler,vadiler boyunca ya da ırmak ağızlarında genişleyen tabanı alüvyonlu ovalar bu çeşitliliğin başlıca öğeleridir. Bu çeşitlilik, ülkenin yaşam koşulları ile ekonomik etkinliklerini önemli ölçüde etkiler.
Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Akdeniz 0 m
en yüksek noktası: Ağrı Dağı 5,166 m
Doğal kaynakları: Demir, bakır, kurşun, kömür, çıva, krom uranyum ve diğer madenler.
Sulanan arazi: 36,740 km² (1993 verileri)
Doğal afetler: Depremler, seller
Nüfus: 67,803,927 (22.10.2000 verileri)
Nüfus artış hızı (yıllık): %18,28 (2000 verileri)
Bebek ölüm oranı: 39.4 ölüm/1,000 doğan bebek (2002 tahminleri)
Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 68.5 yıl
erkekler: 66.2 yıl
kadınlar: 70.9 yıl (2002 tahminleri)
Ortalama çocuk sayısı: 2.46 bebek/kadın (2002 tahminleri)
HIV/AIDS vakaları (toplam): 1325 kişi (2001 tahminleri)
Ulus: Türk
Din: Müslüman %99.8, diğer %0.2 (Hıristiyan, Yahudi, diğer)
Diller: Türkçe (resmi), Kürtçe, Arapça, Ermenice, Yunanca
Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri verileri
toplam nüfus: %87.5
erkekler: %95.3
kadınlar: %79.9 (2002 tahminleri)
Yönetim biçimi: Cumhuriyet
Başkent: Ankara
İdari bölümler: 81 il; Adana, Adıyaman, Afyon, Ağrı, Aksaray, Amasya, Ankara, Antalya, Ardahan, Artvin, Aydın, Balıkesir, Bartın, Batman, Bayburt, Bilecik, Bingöl, Bitlis, Bolu, Burdur, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Corum, Denizli, Diyarbakır, Edirne, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Eskişehir, Gaziantep, Giresun, Gümüşhane, Hakkari, Hatay, İçel, İğdir, Isparta, İstanbul, İzmir, Kahramanmaraş, Karabük, Karaman, Kars, Kastamonu, Kayseri, Kilis, Kırıkkale, Kırklareli, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Malatya, Manisa, Mardin, Muğla, Muş, Nevşehir, Niğde, Ordu, Osmaniye, Rize, Sakarya, Samsun, Şanlıurfa, Siirt, Sinop, Şirnak, Sivas, Tekirdağ, Tokat, Trabzon, Tunceli, Uşak, Van, Yalova, Yozgat, Zonguldak, Düzce
Bağımsızlık günü: 29 Ekim 1923
Milli bayram: Bağımsızlık günü, 29 Ekim (1923)
Anayasa: 7 Kasım 1982
Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: AsDB, AG (Avustralya Grubu), BIS (Uluslararası İmar Bankası), BSEC (Karadeniz Ekonomik İşbirliği), CCC (Gümrük İşbirliği Konseyi), CE (Avrupa Konseyi), CERN (gözlemci), EAPC (Avrupa – Atlantik Ortaklık Konseyi), EBRD (Avrupa Yatırım ve Kalkınma Bankası), ECE (Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu), ECO (Ekonomik İşbirliği Örgütü), ESCAP (Asya ve Pasifikler Ekonomik ve Sosyal Komisyonu), EU (aday), FAO (Tarım ve Gıda Örgütü), IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı), IBRD (Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası), ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü), ICC (Milletlerarası Ticaret Odası), ICFTU (Uluslararası Serbest Ticaret Birlikleri Konfederastonu), ICRM (Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi), IDA (Uluslararası Kalkınma Birliği), IDB (İslam Kalkınma Bankası), IEA (Uluslararası Enerji Ajansı), IFAD (Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu), IFC (Uluslararası Finansman Kurumu), IFRCS (Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Toplulukları Federasyonu), IHO (Uluslararası Hidrografi Örgütü), ILO (Uluslarası Çalışma Örgütü), IMF (Uluslararası Para Fonu), IMO (Uluslararası Denizcilik Örgütü), Inmarsat (Uluslararası Denizcilik Uydu Teşkilatı), Intelsat (Uluslararası Telekomünikasyon ve Uydu Örgütü), Interpol (Uluslararası Polis Teşkilatı), IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi), IOM (gözlemci), ISO (Uluslararası Standartlar Örgütü), ITU (Uluslararası Haberleşme Birliği), NATO (Kuzey Atlantik Asemblesi), NEA (Nükleer Enerji Kurulu), NSG, OAS (gözlemci), OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü),OIC, OPCW (Kimyasal Silahları Yasaklama Organizasyonu), OSCE (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü), PCA (Daimi Hakemlik Mahkemesi), UN (Birleşmiş Milletler), UNCTAD (Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı), UNESCO (Eğitim-Bilim ve Kültür Örgütü), UNHCR (BM Mülteciler Yüksek Komiserliği), UNIDO (Endüstriyel Kalkınma Örgütü), UNIKOM (BM Irak-Kuveyt Gözlem Misyonu), UNMIBH (BM Bosna Hersek Misyonu), UNMIK (BM Kosova Geçici Yönetimi), UNOMIG (BM Gürcistan Gözlem Misyonu), UNRWA (BM Filistin Mültecileri Yardım Komisyonu), UNTAET (BM Doğu Timor Geçiş Yönetimi), UPU (Dünya Posta Birliği), WEU (Batı Avrupa Konseyi), WFTU (Dünya İşçi Sendikaları Federasyonu), WHO (Dünya Sağlık Örgütü), WIPO (Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı), WMO (Dünya Meteoroloji Örgütü), WToO (Dünya Turizm Örgütü), WTrO (Dünya Ticaret Örgütü)
Fert başına GSYİH: Satınalma gücü paritesine göre: 6012 $ (2001 verileri)
Fert başına GSMH 2123 $ (2001 verileri)
GSMH – büyüme hızı: %7.8 (2002)
GSMH – sektörel büyüme hızı: Tarım %6.5, sanayi %11, hizmet %5.7 (2002)
GSYİH – sektörel dağılım: tarım: %22.2
endüstri: %18.8
hizmet: %59.0 (1999)
Enflasyon oranı (tüketici fiyatlarında): %39 (2000 verileri)
İş gücü: 23 milyon (2000 verileri)
İşsizlik oranı: %5.6 (2000 verileri)
Endüstri: Tekstil, gıda, otomobil, madencilik, çelik, petrol, inşaat, kağıt
Endüstrinin büyüme oranı: %6.2 (2000 verileri)
Elektrik üretimi: 125.3 milyar kWh (2000 verileri)
Elektrik tüketimi: 119.5 milyar kWh (2000 verileri)
Elektrik ihracatı: 350 milyon kWh (2000 verileri)
Elektrik ithalatı: 3.35 milyar kWh (2000 verileri)
Tarım ürünleri: Tütün, pamuk, hububat, zeytin, şeker pancarı, bakliyat, narenciye, çiftlik hayvanı
İhracat: 26.9 milyar $ (2000 verileri)
İhracat ürünleri: Giyim eşyaları %25.6, gıda maddeleri %15.4, tekstil %12.3, metal ürünleri %8.6, taşıt ekipmanları %8.1 (1998)
İhracat ortakları: Almanya %18.7, ABD %11.4, İngiltere %7.4, İtalya %6.3, Fransa %6.0 (2000 verileri)
İthalat: 55.7 milyar $ (2000 verileri)
İthalat ürünleri: makine %28.3, kimyasal ürünler %15.2, yarı mamuller %14.5, yakıt %11, taşıt ekipmanları %9.5 (1999)
İthalat ortakları: Almanya %13.1, İtalya %7.9, ABD %7.2, Rusya %7.0, Fransa %6.6, İngiltere %5.0 (2000 verileri)
Dış borç tutarı: 109 milyar $ (2000 verileri)
Para birimi: Türk Lirası (TRL)
Para birimi kodu: TRL
Mali yıl: Takvim yılı
Demiryolları: 8,607 km (1999)
Karayolları: 382,059 km (1999 verileri)
Su yolları: 1,200 km (yaklaşık)
Boru hatları: Ham petrol 1,738 km; petrol ürünleri 2,321 km; doğal gaz 708 km
Limanları: Gemlik, Hopa, İskenderun, İstanbul, İzmir, Kocaeli (İzmit), İçel (Mersin), Samsun, Trabzon
Hava alanları: 121 (2000 verileri)
Helikopter alanları: 2 (2000 verileri)
Kullanılan telefon hatları: 19.5 milyon (1999)
Telefon kodu: 90
Radyo yayın istasyonları: AM 16, FM 72, kısa dalga 6 (1998)
Radyolar: 11.3 milyon (1997)
Televizyon yayını yapan istasyonlar: 635 (1995)
Televizyonlar: 20.9 milyon (1997)
Internet kısaltması: .tr

VATANDASLIK DERSİ – ANAYASA HUKUKU-DEVLET, DEMOKRASİ, ANAYASA, EN YENI NOTLAR


VATANDASLIK DERSİ – ANAYASA HUKUKU-DEVLET, DEMOKRASİ, ANAYASA, EN YENI NOTLAR

——————————————————————————–
VATANDAŞLIK DERSİ
OSMANLI İMPARATORLUĞU VE ANAYASAL GELİŞMELER
1-Osmanlı İmparatorluğu döneminde ilk anayasal gelişme, 1808 tarihli “Sened-i İttifak”tır. 2. Mahmut döneminde, Alemdar Mustafa Paşa’nın önderliğinde merkezi hükümetle ayanlar arasında imzalanmıştır. Anayasal nitelikte olmayan bir belgedir.
2-Osmanlı döneminde anayasal gelişmelerin ikincisi, 1839 tarihli Tanzimat Fermanı’dır. Abdülmecit döneminde yapılmıştır.
3-Anayasal gelişmelerin 3.sü 1856 tarihli “Islahat Fermanı”dır. Abdülaziz döneminde yapılmıştır.
Bunlar hukuk devletine geçişin ilk adımlarıdır.
1876 ANAYASASI
1-Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk ve tek anayasasıdır.
2-İki meclisli bir anayasadır.
3-Heyeti Ayan üyelerini Padişah seçer.
4-Meclisi feshetme yetkisi Padişaha aittir.
5–1908 yılında 2.Meşrutiyet’in ilanıyla yeniden anayasa ilan edilmiştir. 1909’da da bu anayasa da değişikliğe uğramıştır.
1921 ANAYASASI (TEŞKİLAT-I ESASİYE)
1-Yasama, yürütme ve yargı güçleri TBMM’de toplanmıştır. (Güçler birliği)
2-Milli egemenlik ilkesinin kabul edildiği ilk anayasadır.
3-Türk tarihinin en kısa süreli anayasasıdır.
4-TBMM Başkanı aynı zamanda Devlet Başkanı’dır.
5-İlk ve tek yumuşak (kolay değiştirilebilir) anayasadır.
6-Kuvvetler birliği ilkesini benimsemiştir.
1923 DEĞİŞİKLİKLERİ
1-Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu açıkça belirtilmiştir.
2-Devletin dininin İslam, resmi dilinin Türkçe olduğu belirtilmiştir.
3-Cumhurbaşkanı, TBMM tarafından ve Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından atanacaktır.
1924 ANAYASASI
1-Kısa, sabit, sağlam yapılı ve kendi içinde tutarlı bir anayasadır.
2-Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu belirtilmiştir.
3-Meclis üstünlüğü benimsenmiştir.
4-Güçler birliği ilkesi benimsenmiştir.
5-Meclis hükümeti sistemi ile parlamenter hükümeti sistemi arasında karma bir hükümet benimsenmiştir.
6-1928 de devletin dini İslam dır ibaresi kaldırılmıştır.
7-1937’de Atatürk ilkeleri anayasaya girmiş ve laiklik ilkesi benimsenmiştir.
1961 ANAYASASI
1-İki meclisli parlamento ( millet meclisi ve Cumhuriyet Senatosu) sistemini kabul etmiştir.
2-Hukuk devleti ilkesi benimsenmiştir.
3-Sosyal Devlet anlayışı benimsenmiştir.
4-Seçimlerin; serbest, eşit, gizli, tek dereceli genel oy ilkelerine göre yapılacağı belirtilmiştir.
5-Çoğunlukçu demokrasi anlayışından çoğulcu demokrasi anlayışına geçildi.
6-Temel hak ve hürriyetlerle ilgili geniş düzenlemelere yer verilmiştir. Temel hak ve hürriyetlerin hangi hallerde sınırlandırılacağı belirtilmiştir.
7. Üniversitelere TRT’ye özerk statü tanındı.
8. Anayasa mahkemesi kuruldu
9. DPT Kuruldu
10. Milli Birlik komitesi kuruldu
1982 ANAYASASI
1982 Anayasasının nitelikleri:
1-Atatürk milliyetçiliği
2-Demokratik devlet
3-Laik devlet
4-Sosyal devlet
5-Hukuk devleti
6-İnsan haklarına saygılı
—Yürütme organı güçlendirildi
—Kuvvetler ayrılığı ilkesi benimsendi
—Ayrıntılı düzenleme var
—Mecliste karar almak kolay
—Katılımcı demokrasi var
—Diyanet işleri başkanlığı kuruldu
T. C. ANAYASASI
Kuvvetler Ayrımı: Devlet organları arasında üstünlük anlamına gelmeyip; devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret olması ve bununla sınırlı medeni işbölümü-işbirliğinin bulunması; üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunmasıdır.
— 1982 Anayasasında 177 madde bulunmaktadır.
– 16 geçici madde vardır. Toplam 193 madde 7 kısımdan oluşmaktadır.
— Başlangıç kısmı anayasa metnine dâhildir.
1. KISIM
Genel Esaslar
M.1-Devletin Şekli:
Türkiye Devleti bir cumhuriyettir.
M.2-Cumhuriyetin Nitelikleri:
Türkiye Cumhuriyeti; Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
M.3-Devletin Bütünlüğü, Resmi Dili, Bayrağı, Milli Marşı ve Başkenti:
Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Milli marşı, “İstiklal Marşı’dır.
Başkenti Ankara’dır.
!982 ANAYASASINDAKİ DEĞİŞTİRİLEMEYECEK HÜKÜMLER
1-Milli marşı İstiklal Marşı’dır.
2-Başkenti Ankara’dır.
3-Bayrağı ay yıldızlı bayraktır.
4-Türkiye; devleti ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
5-Dili Türkçedir.
6-Türkiye devleti bir cumhuriyettir.
M.6.Egemenlik: Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Türk milleti egemenliğini yetkili organ eliyle kullanır.
M.7-Yasama:
Yasama yetkisi, Türk milleti adına TBMM’nindir. Bu yetki devredilemez.
M.8-Yürütme:
Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu’na aittir.
M.9-Yargı:
Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.
M.11-Anayasanın Bağlayıcılığı ve Üstünlüğü:
Anayasa hükümleri yasama yürütme yargı organlarını idari makamları ve diğer kuruluş ve kişileri bağlar. Kanunlar Anayasaya aykırı olamazlar.
Temel hak ve hürriyetlerin nitelikleri: 1.Dokunulmaz
2.Devredilmez
3.Vazgeçilmez
M.13-Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlanması:
—Temel hak ve hürriyetler, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, mıllı güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, genel ahlak ve sağlığın korunması amacıyla anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak ancak KANUNLA sınırlandırılabilir.
—Temel hak ve hürriyetlerle ilgili sınırlama demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz öngörüldüğü amaç dışı kullanılamaz
— Suç ve ceza geçmişe yürütülemez suçluluğu mahkeme kararıyla saptanana dek kimse suçlu sayılmaz
—Yabancıların temel hak ve özgürlükleri milletlerarası hukuka uygun kanunla sınırlanabilir.
—Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması:
1-Savaş Bu durumlarda temel hak ve
2-Seferberlik hürriyetlerin kullanılması kısmen.
3-Sıkıyönetim veya tamamen durdurulabilir
4-Olağanüstü hal
Ancak bu dört durumda bile:
1-Kişinin yasam hakkına maddi ve manevi varlığının bütününe dokunulamaz.
2.- Kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz.
TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİN SINIFLANDIRILMASI
KİŞİNİN HAK VE ÖDEVLERİ:
1-Kişinin maddi ve manevi varlığının dokunulmazlığı
2-Zorla çalıştırma yasağı
3-Kişi hürriyeti ve güvenliği
4-Özel hayatın gizliliği
5-Konut dokunulmazlığı
6-Haberleşme hürriyeti
7-Yerleşme ve seyahat hürriyeti
8-Din ve vicdan hürriyeti
9-Düşünce ve kanaat hürriyeti
10-Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti
11-Bilim ve sanat hürriyeti
12-Basın hürriyeti, Süreli ve süresiz yayın hakkı, Basın araçlarının korunması, Kamu tüzel kişilerinin elindeki basın dışı kitle haberleşme araçlarından yararlanma hakkı
13-Düzeltme ve cevap hakkı
14-Dernek kurma hürriyeti, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı
15-Mülkiyet hakkı
16-Hak arama hürriyeti, Kanuni hâkim güvencesi, Suç ve cezalara ilişkin düzenleme, Ispat hakkı
17-Temel hak ve hürriyetlerin korunması
—Zorla çalıştırılma yasağında hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Ancak hükümlülük, tutukluluk ve olağanüstü hallerde vatandaşlık ödevinden kaynaklanan çalışmalar istisnadır.
—Herkes kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir Hâkim kararı olmadan yakalama, ancak suçüstü ve gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılır.
—Yakalanan ve tutuklanan kişi 48 saatte, toplu olarak işlenen suçlarda 4 gün içerisinde hâkim karşısına çıkarılır.
—Tıbbı zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında kısının vücut bütünlüğüne dokunulamaz rızası olmadan bilimsel tıbbı deneylere tabı tutulamaz.
—Özel hayatın gizliliği: konut dokunulmazlığı, haberleşme hürriyeti, basın hürriyeti, süreli ve süresiz yayın hakkı, dernek kurma hürriyeti hakları milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle hâkim kararıyla sınırlandırılabilir
M.20.Hakım kararı olmadan kimsenin ustu özel kâğıdı, eşyası aranamaz.
M.23.Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti vatandaşlık ödevi, ceza soruşturması veya kovuşturması sebebiyle sınırlandırılabilir.
M.26.Düşüncenin açıklanması ve yayınlanmasında kanunda yasaklanmış bir dil kullanılamaz
M.32.Düzeltme cevap verme yayını yapılmazsa hakım 7 gün içinde düzeltme yayınının gerekip gerekmediğine karar verir.
Dernekler kanunun öngördüğü hallerde hakım kararıyla kapatılır.
M.34 Herkes önceden izin almadan silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkına sahiptir.
M.35.Mülkiyet hakkı ancak kamu yararı amacıyla kanunla sınırlandırılır.
SOSYAL VE EKONOMİK HAKLAR
1-Ailenin korunması
2-Eğitim ve öğrenim hakkı
3-Kıyılardan yararlanma hakkı
4-Kamulaştırma
5-Devletleştirme
6-Özelleştirme
7-Çalışma ve sözleşme hürriyeti
8-Çalışma hakkı ve ödevi
9-Dinlenme hakkı
10-Sendika kurma hakkı
11-Toplu iş sözleşmesi hakkı
12-Grev ve lokavt hakkı
13-Ücrette adaletin sağlanması
14-Sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması
15-Konut hakkı
16-Gençliğin korunması ve sporun geliştirilmesi
17-Sosyal güvenlik hakkı
18-Tarih kültür ve tabiat varlıklarının korunması
19-Sanatın ve sanatçının korunması
20-Devletin iktisadi ve sosyal ödevlerinin sınırları
M.46 kamulaştırma: Devlet ve kamu tüzel kişileri kamu yararı nedeniyle karşılıklarını peşin ödemek şartıyla özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını kamulaştırabilir.
1.Tarım reformunda
2.Büyük enerji sulama projelerinde.
3.İskân projeleri
4.Yeni orman alanlarının açılması
5.Kıyıların korunması ve turizm de taksitle ödeme 5 yıl içinde yapılır en yüksek faizle ödenir.
Çiftçiye ait arazı kamulaştırması peşin ödenir
M.51-İşçi ve ıs verenler birden fazla sendikaya üye olamaz
—Isçı sendika ve üst kuruluşlarında yönetici olmak için işçi olarak 10 yıl bir fiil çalışmak gerekir.
—Grev ve lokavtta uyuşmazlık yüksek hakem kurulunca çözülür uyuşmazlığın her sefasında başvurulur, kararları kesindir, bozulamaz. Sıyası amaçlı grev ve lokavt yapılamaz
—Çalışanlar ve işverenler önceden izin almaksızın sendika kurabilir, üye olabilir, üyelikten çekilebilir. Sendika kurma hakkı milli güvenlik kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlak nedenleriyle kanunla sınırlandırılabilir.
-M52 İşçiler ve iş verenler karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarda çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahiptir. Aynı iş yerinde aynı dönem için birden fazla toplu iş sözleşmesi yapılamaz
-M65 Devlet iktisadi ve sosyal ödevlerini mali kaynaklarını yeterliliği ölçüsünde yerine getirir.
SOSYAL GUVENLIK BAKIMINDAN DEVLET TARAFINDAN KORUNMASI GEREKENLER
1.Harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri
2.Malul ve gaziler
3.Sakatlar
4.Yaslılar
5.Korunmaya muhtaç çocuklar
SİYASİ HAKLAR VE ÖDEVLER:
1-Türk vatandaşlığı
2-Seçme ve seçilme ve siyasi faaliyetlerde bulunma
3-Siyasi parti kurma, partilere girme ve partiden ayrılma hakkı
4-Kamu hizmetine girme hakkı
5-Vatan hizmeti
6-Vergi ödeme
7-Dilekçe hakkı
Türk anadan veya Türk babadan doğan herkes Türktür.
Vatandaşlıktan çıkarılma kararına karşı yargı yolu kapatılamaz.
M.67.SECIMLERIN YAPILMA SEKLI
Seçimler ve halk oylaması:
1.Serbest.
2.Eşit.
3.Gizli.
4.Tek dereceli.
5.Genel oy
6.Acık sayım ve döküm esasına göre.
-.Yargı yönetim ve denetimindedir. İtirazlar YSK (YUKSEK SECIM KURULUNA )yapılır.
—18 yaşını dolduran her Türk vatandaşı seçme ve halk oylamasına katılma hakkına sahiptir.
—Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 1 yıl içinde yapılan seçimlerde uygulanmaz.
Oy kullanamayacak kişiler:
1-Silâhaltında bulunan erbaş ve erler
2-Askeri öğrenciler
3-Taksirli suçlar hariç olmak üzere hükümlüler oy kullanamaz.
Ancak tutuklular oy kullanabilir.
M.68-SIYASI PARTIYE UYELIK
Sıyası partiye üye olabilmek için 18 yasını doldurmuş olmak gerekir.Siyasi partiler önceden izin almaksızın kurulurlar.
SIYASI PARTIYE UYE OLAMAYACAK KISILER.
1.Hakım ve savcılar.
2 Sayıştay dahil olmak üzere yüksek yargı organları mensupları
3 Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan memurlar
4 Isçı olmayan diğer kamu görevlileri
5.TSK mensupları
6 Yüksek öğretim öncesi öğrenciler.
M.69.SIYASI PARTILERIN UYACAKLARI ESASLAR.
1 Sıyası partiler ticari faaliyetlerde bulunamazlar.
2 Sıyası partilerin malı denetimini Anayasa mahkemesi yapar.
3.Sıyası partilerin kapatılması Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından kesin karara bağlanır.
—Siyasi partilerin tüzük ve programları devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine millet egemenliğine ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz. Aykırı olması hali temelli kapatma sebebidir. Anayasa mah. dava konusu fiillerin ağılığına göre siyasi partinin devlet yardımından tamamen veya kısmen yoksun bırakılmasına karar verebilir.
4.Temelli kapatılan bir parti bir başka adla acılamaz
5 Sıyası partinin kapatılmasına sebep olanlar 5 yıl sureyle bir baksa partinin kurucu üyesi olamazlar. Anayasa mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının resmi gazetede yayınlanmasıyla sure başlar.
6Yabancı devlet kuruluşları, gerçek veya tüzel kişilerden maddi yardım alamazlar.
NOT: Siyasi partinin kapatılmasında Anayasa mahkemesinin 3/5 oyu şart koşulmuştur.
—Mal Bildirimi: Kamu hizmetine girenlerin mal bildiriminde bulunmaları kanunla düzenlenir. Yasama ve yürütme organlarında görev alanlar bundan istisna edilemez.
—Vatan hizmeti her Türkün hakkı ve ödevidir
—Vergi ödevi:-Herkes mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür.
—Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı gerekir
—Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır.
—Vergi, resim, harç veya benzeri yükümlülüklerin muaflık, istisnalar ve indirim oranlarında değişiklik yapmak yetkisi Bakanlar Kuruluna verilebilir.
—Dilekçe Hakkı: Vatandaşlar ve karşılık esası gözetilmek kaydıyla yabancılar kendileriyle veya kamuyla ilgili şikâyetlerini yetkili makamlara veya TBMM ne bildirebilirler.
.
TBMM
Genel oyla seçilen 550 milletvekilinden oluşur
MILLET VEKILI SECILME YETERLILIKLERI:
1–30 yaşını doldurmuş olmak.
2 En az ilk okul mezunu olmak
3 Askerlik hizmetini yapmış olmak
4Kamu hizmetinden yasaklanmamış olmak
5 Taksirli suçlar hariç 1 yıldan fazla hapis yatmamış olmak
6Yuz kızartıcı suç islememek
7 Devlet sırrını açığa vurmamış olmak
8 İdeolojik ve anarşik suçlara katılmamak
9 Kısıtlı olmamak
M.77.SECIMLER
—Seçimler 5 yılda bir yapılır
—Meclis veya gerekli şartların oluşması halinde Cumhurbaşkanı bu süre dolmadan seçimlerin yenilenmesine karar verebilir
—Yenilenmesine karar verilen meclisin yetkileri yeni meclisin seçilmesine kadar sürer.
—TBMM SEÇİMLERİNİN GERİYE BIRAKILMASI: Savas nedeniyle seçimler TBMM tarafından 1 yıl ertelenebilir.(GERİYE BIRAKILIR)
ARA SECIM:
—TBMM üyeliklerinde boşalma olması halinde ara seçime gidilir.
—Her seçim döneminde 1 kez yapılabilir.
—Genel seçimler yapıldıktan sonra 30 ay geçmeden ara secime gidilemez
-Boşalan üyeliklerin sayısı üye tam sayısının % 5 ını bulduğunda ara seçime 3 ay içinde gidilir.
—Genel secime 1 yıl kala ara seçime gidilmez.
—Seçimlerin genel yönetim ve denetimi Yüksek Seçim Kuruluna aittir. YSK 7 asıl 4 yedek üyeden oluşur.6sı Yargıtay, 5 i Danıştay dan seçilir.
—Milletvekilleri bütün milleti temsil eder.
Üyelikle Bağdaşmayan İşler:
1.Devlet ve kamu tüzel kişilerinde ve bunlara bağlı kuruluşların doğrudan veya dolaylı katıldığı teşebbüs ve ortaklıkların,
2.Kamu yararına çalışan derneklerin ve devletten yardım alan vakıfların kamu meslek kuruluşları,sendika ve bunların üst kuruluşları ve teşebbüslerinde yönetim ve denetim kurullarında görev alamazlar ,vekil olamazlar.
3.TBMM üyeleri yürütme organının teklif inha atama veya onamasına bağlı resmi veya özel bir işte görevlendirilemezler. Bir üyenin belli bir konuda 6 ayı aşmamak üzere Bakanlar Kurulunca geçici bir görevi kabul etmesi meclis kararına bağlıdır.
Yasama Sorumsuzluğu ve Dokunulmazlığı:
Yasama sorumsuzluğu: TBMM üyeleri meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden; o oturumdaki başkanlık divanının teklifi üzerine meclisçe başka karar alınmadıkça bunları meclis dışında tekrarlamak ve açıklamaktan sorumlu tutulamazlar. Yasama sorumsuzluğu en kısa tanımıyla milletvekillerinin söz hürriyetini korur.
Hayat boyu sürecek olan sorumsuzluk milletvekilini cezai takibatlara karşı mutlak olarak korur.
Sorumsuzluğun meclis veya başka bir organ tarafından kaldırılması söz konusu değildir.
Yasama Dokunulmazlığı:
Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili meclis kararı olmadıkça tutulamaz, tutuklanamaz, sorguya çekilemez ve yargılanamaz.
Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlamak kaydıyla anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır.
Seçimden önce veya sonra milletvekiline verilmiş bir ceza hükmünün uygulanması üyeliğin sona ermesine bırakılır.
Dokunulmazlığı kaldırılan üye tekrar seçilirse başka bir işleme gerek olmadan dokunulmazlığını elde eder.
TBMM siyasi parti guruplarından yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz.
Dokunulmazlığı kaldırılan bir milletvekilinin hangi fiilden yargılanacaksa onunla sınırlı olarak hakkında kovuşturma yapılabilir.
Sorumsuzluk mutlak, dokunulmazlık nispidir.
Sorumsuzluk devamlı dokunulmazlık geçicidir.
Milletvekilliğinin Sona ermesi:
1.Seçimlerin sona ermesi.
2.Ölüm.
3.Milletvekilinin cumhurbaşkanı seçilmesi
4.Milletvekilinin yerel yönetim organlarına seçilmesi.,
Milletvekilliliğinin Düşmesi:
1.Milletvekilinin istifa etmesi(TBMM Başkanlık Divanının tespiti ile Meclis Genel Kurulunca kararlaştırılır)
2. Kesin hüküm giyme veya kısıtlanma haline düşmesi. Kesin mahkeme kararının genel kurula bildirilmesi.
3. Milletvekilliği ile bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmek(Genel Kurulda gizli oyla karar verilir)
4.Meclis çalışmalarına özürsüz ve izinsiz olarak bir ay içerisinde toplam 5 bileşim günü katılmamak.Meclis Başkanlık Divanının tespiti üzerine Genel Kurul üye tam sayısının salt çoğunluğu ile karar verir.
5.Partisinin temelli kapatılmasına sebep olan, milletvekili Anayasa Mahkemesinin temelli kapatılmasına ilişkin kesin kararını resmi gazetede yayınlandıktan itibaren düşer.
Üyeliğin düşmesine kural olarak meclis genel kurulu gizli oyla karar verir.
—Milletvekilliği düşen vekil 7 gün içerisinde Anayasa mahkemesine başvurur. Anayasa mahkemesi 15 gün içinde karar verir.
Ödenek ve yolluklar:
Ödeneğin aylık tutarı en yüksek devlet memurunun almakta olduğu miktarın ;yollukta ödenek miktarının yarısını aşamaz.
Ödenek ve yollukların en çok 3 aylığı önceden ödenir.
M.87 TBMM NIN GOREVLERI
1 Kanun koymak değiştirmek ve kaldırmak.
2 Bakanlar Kurulu ve bakanları denetlemek başbakan dahildir.
3 Bakanlar kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yatkısı vermek
4 Bütçe ve kasın hesap kanunlarını görüşüp karara bağlamak.
5 Para basılmasına ve savaş ilanına karar vermek
6 Milletler arası antlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak.
7 Genel ve özel af ilanına karar vermek.(Üye tamsayısının 3/5 çoğunluğu ile karar verilir.)
8 Kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek
M.88.KANUN TEKLIFI VE GORUSULMESI:
Yasama işlemleri kanunlar ve parlamento kararları olmak üzere ikiye ayrılır.
Parlamento kararları kanun dışındaki bütün işlemleri kapsar ve yargı denetimi dışındadır.
Kanunları yapma yetkisi:
1.Bakanlar kurulu……………….kanun tasarısı
2.Milletvekilleri………………… kanun teklifi yaparlar.
TBMM DE ŞEKLİ KANUN NİTELİĞİNDEKİ İŞLEMLER:
1.Bütçe ve kesin hesap kanunlarını kabul etmek
2.Para basılmasına karar vermek.
3.Genel ve özel af ilan etmek
4.Ölüm cezalarının yerine getirilmesi.
5.Uluslararası anlaşmaları onamak.
TBMM DE PARLAMENTO KARARLARI NİTELİĞİNDEKİ İŞLEMLER:
1.İç tüzük yapma ve değiştirme.
2.Yasama dokunulmazlığının kabul edilmesi
3.Meclis üyeliğinin düşürülmesi.
4.Başkan ve başkanlık divanını seçmek.
5.Gensoru, güven oylaması ve meclis araştırmasını soruşturmak.
6.Savaş ilanına ve silahlı kuvvetlerin kullanılmasına karar vermek.
7.OHAL ve sıkıyönetimi onaylamak.
Kanunların hepsi cumhurbaşkanı tarafından onaylanırken parlamento kararlarında böyle bir imzaya gerek yoktur.
Cumhurbaşkanı TBMM ce kabul edilen kanunları 15 gün içinde yayınlar yayınlamasını kısmen veya tamamen uygun bulmadığı kanunları TBMM ye geri gönderir.
TBMM geri gönderilen kanunu aynen kabul ederse cumhurbaşkanınca yayınlanır.
Meclis geri gönderilen kanunda değişiklik yaparsa cumhurbaşkanı değiştirilen kanunu tekrar meclise geri gönderebilir.
Cumhurbaşkanınca kısmen uygun bulmama durumunda TBMM sadece uygun bulmadığı maddeleri görüşebilir.
Milletlerarası anlaşmaları uygun bulma:
Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmalar kanun hükmündedir.
Anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.
1961 ve 1982 Anayasaları milletlerarası anlaşmaları yapma yetkisini yürütme organına, onaylama yetkisini cumhurbaşkanına vermiştir.
Ancak cumhurbaşkanın onaylaması TBMM nin onaylamayı bir kanuna uygun bulması gerekir.
Milletlerarası bir anlaşmaya dayanan uygulama anlaşmaları ile kanunun verdiği bir yetkiye dayanılarak yapılan ekonomik, ticari, teknik ve idari anlaşmaların TBMM tarafından uygun bulunması koşulu aranmamaktadır. ancak bu anlaşmalar yayımlanmadan yürürlüğe konulamaz.
Türk kanunlarında değişiklik getiren milletlerarası antlaşmaların mutlaka TBMM ce uygun bulunması gerekir. Ekonomik ticari ve teknik ilişkileri düzenleyen ve süresi 1 yılı aşmayan antlaşmalar devlet maliyesine yük getirmemek, kişi hallerine ve Türklerin yabancı memleketteki mülkiyet haklarına dokunmamak şartıyla yayınlanmayla yürürlüğe konar bu taktirde bu antlaşmalar TBMM ye sunulur.
KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME CIKARMA YETKİSİ:
Yetki Bakımından:KHK çıkarma yetkisi Bakanlar Kuruluna aittir.
Ohal ve sıkıyönetim KHK lerinde yetki ise cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan bakanlar kuruluna aittir.
Yetki kanunu bakımından:
Bakanlar Kurulu kendiliğinden KHK çıkaramaz. TBMM nin bir yetki kanunu çıkarması gerekir. Ancak ohal ve sıkıyönetim dönemlerinde yetki kanununa gerek olmadan KHK çıkartılabilir.
Yetki Kanunun içeriği:
1.Konusu
2.Amacı
3.Kapsamı
4.İlkeleri
5.Süresi açıkça belirtilmelidir.
6.Birden fazla KHK çıkarılabilip çıkarılamayacağı belirtilmelidir.
KHK lerin çıkarma yetkisinin sona ermesi:
1.Yetki kanunun belirlediği sürenin dolması.
2.Yeni bir kanunla yetki kanununun yürürlükten kalkması
3.Yetki kanununda belirlenen sayıda KHK çıkarılması
Ancak Bakanlar kurulunun istifası, Bakanlar kurulunun Gensoru ile düşürülmesi, Yasama döneminin bitmesi durumlarında yetki sona ermez.
Konu bakımından:
KHK lerde temel haklar ,kişi hakları ve ödevleri ve siyasi hak ve ödevler düzenlenemez .KHK ile bakanlar kuruluna bütçe değişiklik yetkisi verilemez.
Ohal ve sıkıyönetim bunun istisnalarıdır.
Denetim bakımından:
KHK yargısal denetimi Anayasa mahkemesi tarafından yapılır.
Ohal ve sıkıyönetim KHK hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa mahkemesine dava açılamaz.
Şekil ve usul bakımından:
KHK resmi gazetede yayınlandıkları gün yürürlüğe girerler.
Ancak yürürlük tarihi daha sonraki bir tarihte gösterilebilir. Kararnameler RG de yayınlandıkları gün TBMM ye sunulurlar sunulmazsa aynı gün yürürlükten kalkarlar. TBMM tarafından reddedilen KHK ise ret kararının RG de yayınlandığı tarihte yayından kalkarlar.
Savaş hali ilanı ve silahlı kuvvetlerin kullanılmasına izin verme:
M.92.Savaş hali ilanına ve TSK nın yabancı ülkelere gönderilmesine ve yabancı devlet silahlı kuvvetlerinin Türkiye’de bulunmasına TBMM karar verir.
TBMM tatilde veya ara vermede iken ülkenin ani silahlı saldırıya uğraması durumunda TSK nın kullanılmasına Cumhurbaşkanı da karar verir.
M.93.TOPLANMA VE TATIL
TBMM her yıl 1 EKIMDE toplanır
Ara verme veya tatil sırasında
1.Doğrudan doğruya cumhurbaşkanınca
2.Bakanlar kurulunun istemi üzerine Cumhurbaşkanınca
3.Meclis Başkanı da doğrudan doğruya veya Milletvekillerinin 1/5 istemi üzerine meclisi toplar.
M.94.BASKANLIK DIVANI
_Siyasi parti gurupları başkanlık için aday gösteremezler.
_Meclis başkanı başkan vekilleri katıp üyeler ve idare amirlerinden oluşur
_Başkanlık divanı için bir yasama döneminde 2 defa secim yapılır: ilki 2 yıl ikincisi 3 yıl grev yapar.
_TBMM meclis başkan adayları meclis üyeleri içerisinden seçilir ilk iki oylamada üye tam sayısının 2/3 ve üçüncü oylamada üye tam sayısının salt çoğunluğu aranır.Bu durum sağlanamazsa en çok oy alan iki aday için 4. oylama yapılır bu oylamada en fazla oy alan üye başkan seçilir.
_Sıyası parti gurubu minimum 20 milletvekilinden oluşur.
Toplantı ve karar yeter sayısı:
_TBMM üye tam sayısının en az 1/3 ile toplanır toplantıya katılanlar salt çoğunlukla karar verir ancak karar yeter sayısı üye tam sayısının ¼ nun 1 fazlasından az olamaz..
M.98. TBMM DE BILGI EDINME VE DENETLEME YOLLARI:
1.SORU. Bakanlar kurulu adına sözlü veya yazılı olarak cevaplandırılmak üzere başbakan veya bakanlardan bilgi istemekten ibarettir.15 Gün sonra gündeme alınır.
2.MECLIS ARASTIRMASI. Bellı bir konuda bilgi edinilmek için yapılan incelemeden ibarettir 3 ay da sonuçlanır
3 GENEL GORUSME. Toplumu ve devlet faaliyetlerini ilgilendiren belli bir konunun TBMM genel kurulunda görüşülmesidir. Hükümet, siyasi parti grupları en az 20 milletvekili tarafından bir önerge ile istenir.
4.GENSORU. Bir sıyası parti adına veya 20 milletvekilinin istemi üzerine açılır. Hükümetin veya bir bakanın siyasal sorumluluğu araştırılır.
Bakanlar kurulunun veya bakanlığın düşürülmesi üye tam sayısının salt çoğunluğu ile olur. Oylamada güvensizlik oyları sayılır.
5 MECLIS SORUSTURMASI.
_Başbakan veya bakanların görevleri ile ilgili cezai sorumluluklarının araştırılmasını sağlamaktır.
_Üye tamsayısının 1/10 nün vereceği önerge ile soruşturma açılması istenebilir.
_Meclis bu istemi en geç bir ay içerisinde görüşür.Bu görüşme sonunda gerekli görülürse Başbakan veya bakanlar yüce divana sevk edilir.
_Yüce divana sevk kararı ancak üye tam sayısının salt çoğunluğunun gizli oyu ile alınır .
_Bakan Yüce Divana sevk edilirse bakanlıktan düşer.
_Başbakan Yüce Divana sevk edilirse hükümet istifa etmiş sayılır.
YÜRÜTME
M.101-Cumhurbaşkanı Seçilebilme Koşulları
1-40 yaşını doldurmuş olmak.
2-Yüksek öğrenim yapmış olmak
3-Türk vatandaşı olmak
4-Cumhurbaşkanı Meclisin kendi üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türk vatandaşları arasından 7 yıl için seçilir.
5-Bir kimse iki defa Cumhurbaşkanı seçilemez.
6-Cumhurbaşkanlığı’na TBMM üyeleri dışında aday gösterilebilmesi, Meclis üye tamsayısının en az beşte birinin yazılı önerisiyle mümkündür.
Cumhurbaşkanı seçimi:
—Cumhurbaşkanının seçilmesi, TBMM üye tamsayısının 2/3 çoğunluğuyla ve gizli oyla seçilir.
__Cumhurbaşkanının görev süresi dolmadan 30 gün önce, dolduktan 10 gün sonra seçime başlanır. Seçim 1 ayda tamamlanır. Oylamalar 3’er gün arayla yapılır.
1.TUR + 2.TUR: Üye tamsayısının 2/3 çoğunluğuyla
3.TUR: Üye tamsayısının salt çoğunluğuyla. (276)
4.TUR: 3. turda en çok oyu olan iki aday bu tura kalır.
Salt çoğunlukla Cumhurbaşkanı seçilir. Seçilemezse, TBMM seçimleri yeniler.
M.104-CUMHURBAŞKANININ GÖREV VE YETKİLERİ:
a)Yasamayla ilgili Yetkileri
1-Yasama yılının ilk günü TBMM’de açılış konuşmasını yapar.
2-TBMM’yi gerektiğinde toplantıya çağırır.
3-Kanunları yayınlar.
4-Kanunları tekrar görüşülmek üzere TBMM’ne yollar.
5-Anayasa değişikliğine ilişkin kanunları gerek gördüğünde halkoyuna sunar.
6-Kanunların, KHK, TBMM iç tüzüğünün iptali için Anayasa mahkemesi’ne iptal davası açar.
7-TBMM’de seçimlerin yenilenmesine karar vermek.
b)Yürütmeyle İlgili Yetkileri
1-Başbakanı atamak ve istifasını kabul etmek.
2-Başbakanın teklifi üzerine bakanları atamak ve istifalarını kabul etmek.
3-Gerek görürse Bakanlar kurulu’na başkanlık etmek.
4-Yabancı devletlere Türk temsilciliğini göndermek ve onlarınkini kabul etmek.
5-Milletlerarası analaşmaları onaylamak ve yayınlamak.
6-TBMM adına TSK Başkomutanlığı’nı temsil etmek.
7-TSK’nin kullanılmasına karar vermek.
8-MGK’yı toplantıya çağırmak.
9-Genelkurmay Başkanı’nı atamak.
10-Kararnameleri imzalamak.
11-Sürekli hasta sakat ve kocama sebebiyle cezaları kaldırmak.
12-Devlet Denetleme Kurulu üyelerini atamak.
13-YÖK üyeleri ve rektörleri atamak.
c)Yargı ile ilgili Yetkileri
1-Anayasa Mahkemesi üyelerini seçmek
2-Danıştay’ın üyelerinin ¼’ünü seçmek.
3-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını seçmek
4-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı vekilini seçmek
5-Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek
6-AYİM ve Askeri Yargıtay üyelerini seçmek.
M.105-CUMHURBAŞKANININ SORUMLULUK VE SORUMSUZLUK HALİ
Cumhurbaşkanının resen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi’ne itiraz edilemez.
Cumhurbaşkanı, vatana hıyanetten dolayı TBMM üyelerinin 1/3’ünün teklifi üzerine üye tamsayısının 3/4’ünün vereceği kararla suçlandırılır.
M.106-CUMHURBAŞKANLIĞINA VEKİLLİK ETME
Cumhurbaşkanının hastalık, yurt dışına çıkma, geçici olarak görevden alınma, ölüm, çekilme durumlarında TBMM Başkanı ona vekillik eder ve ona ait yetkileri kullanır.
CUMHURBAŞKANI TEŞKİLATI:
1.Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği: Kuruluşu,teşkilat ve çalışma esasları,personel atama işlemleri Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenir.Bu kararname yargı denetimi dışındadır.
2.Devlet Denetleme Kurumu:
İdarenin hukuka uygunluğunun, düzenli ve verimli şekilde yürütülmesinin sağlanması amacıyla kurulmuştur. Cumhurbaşkanının isteği üzerine:
1-Tüm kamu kurum ve kuruluşlarında sermayenin yarısından fazlasına sahip kuruluşlarda.
2-Kamu Kurumu niteliği olan meslek kuruluşlarında.
3-İşçi-işveren meslek kuruluşlarında
4-Kamuya yararlı dernek ve vakıflarda inceleme araştırma ve denetleme yapar.
Not: TSK ve yargı organları denetim dışıdır.
Üyeleri Cumhurbaşkanınızca seçilir.
M.109-BAKANLAR KURULU
Başbakan, Cumhurbaşkanınca TBMM üyeleri arasından atanır.
Bakanlar, TBMM üyeleri veya milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olanlar arasından Başbakanca seçilir ve Cumhurbaşkanı tarafından atanır.
Göreve başlama ve güvenoyu:
Bakanlar Kurulunun programı, kuruluşundan 1 hafta içinde TBMM’de okunur ve güvenoyuna başlanır. Güvenoyu için görüşmeler programın okunmasından 2 tam gün geçtikten sonra başlar görüşmelerin bitiminden 1 tam gün sonra oylama yapılır.
Görev sırasında güvenoyu:
Başbakan gerekli görürse Bakanlar Kurulunda görüştükten sonra, TBMM den güven isteyebilir.
Güven istemi TBMM ne bildirilmesinden bir tam gün geçmedikçe görüşülemez ve görüşmelerin bitiminden bir tam gün geçmedikçe oya konulamaz.
Güven istemi üye tam sayısının salt çoğunluğu ile reddedilebilir.
Görev ve siyasi sorumluluk:
Bakanlar kurulu siyasetin yürütülmesinden birlikte sorumludurlar.Her bakan başbakana karşı sorumlu olup ayrıca kendi yetkisi içindeki işlerden ve emri altındaki işlerden sorumludur.
Bakanlıkların kurulması:
Bakanlıkların kurulması kaldırılması görev ve yetkileri kanunla düzenlenir bir bakan birden fazla bakana vekillik edemez .
Herhangi bir sebeple boşalan bir bakanlığa 15 gün içerisinde yeni bir bakan atanır.
M.114-SEÇİMLERDE GEÇİCİ BAKANLAR KURULU
TBMM genel seçimlerinden önce, Adalet, İçişleri ve Ulaştırma Bakanları çekilir.
Seçimin başlangıç tarihinden 3 gün önce ve erken seçim halinde bu karardan itibaren 5 gün içinde, bu bakanlıklara TBMM içinden veya dışarıdan bağımsızlar Başbakanca atanır.
Seçimlerin yenilenmesine karar verildiğinde Bakanlar Kurulu çekilir Cumhurbaşkanı geçici Bakanlar Kurulunu kurmak üzere Başbakan atar.
Geçici Bakanlar Kurulu için güvenoyuna başvurulmaz.
Geçici Bakanlar Kurulu seçim süresince ve yeni meclis toplanıncaya kadar görevde kalır.
M.115-TÜZÜKLER
Bakanlar Kurulu, kanun uygulamasını göstermek, emrettiği işleri belirtmek üzere, kanuna aykırı olmamak ve Danıştay’ın incelemesinden geçirilmek şartıyla çıkarılır.
Cumhurbaşkanınca imzalanır ve kanunlar gibi yayınlanır.
Tüzükler aksine bir hüküm bulunmadıkça resmi gazetede yayınlandıktan 45 gün sonra yürürlüğe girerler.
M.116-TBMM SEÇİMLERİNİN CUMHURBAŞKANINCA YENİLENMESİ
Bakanlar kurulunun:
1-Güvenoyu alamaması
2-Güvensizlik oyu ile düşürülmesi hallerinde 45 gün içinde yeni Bakanlar Kurulu kurulamadığı takdirde veya kurulduğu halde güvenoyu alamazsa Cumhurbaşkanı TBMM Meclis başkanına danışarak seçimlerin yenilenmesine karar verir.
Başbakanın istifa etmesi üzerine 45 gün içinde veya yeni seçilen Meclis Başkanlık Divanı seçiminden sonra yine 45 gün içinde Bakanlar Kurulu kurulamaması hallerinde Cumhurbaşkanı Meclis başkanına danışarak seçimlerin yenilenmesine karar verir.
M.117-BAŞKOMUTANLIK VE GENELKURMAY BAŞKANLIĞI
TBMM’nin manevi varlığından ayrılamaz; Cumhurbaşkanı tarafından temsil olunur.
Milli güvenliğin sağlanmasından, silahlı kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından TBMM’ye karşı Bakanlar Kurulu sorumludur.
Genelkurmay Başkanı, silahlı kuvvetlerin komutanı olup, savaşta başkomutanlık görevini Cumhurbaşkanı adına yapar. Bakanlar Kurulu’nun teklifi üzerine Cumhurbaşkanınca atanır.
Genelkurmay Başkanı görev ve yetkilerinden dolayı Başbakana karşı sorumludur.
M.118-MİLLİ GÜVENLİK KURULU
1-Cumhurbaşkanı
2-Başbakan
3-Genelkurmay Başkanı
4-Milli Savunma Bakanı
5-İçişleri Bakanı
6-Dışişleri Bakanı
7-Adalet Bakanı
8-Kuvvet Komutanları (Kara,Deniz ,Hava ve Jandarma komutanları)
9-Başbakan Yardımcılarından oluşur.
Gündemi; Başbakan ya da Genelkurmay Başkanı’nın önerileriyle Cumhurbaşkanı belirler.
Cumhurbaşkanı olmadığı zaman Başbakan toplar.
M.119-OLAĞANÜSTÜ HALLER:
1.Tabii afet
2.Tehlikeli salgın hastalıklar
3.Ağır ekonomik bunalımlar
4.Şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması hallerinde ilan edilir.
İlk üç durumda Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu 6 ayı geçmemek üzere OHAL ilan edebilir. Dördüncü durumda ise Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu MGK da görüşünü alarak 6 ayı geçmemek üzere OHAL ilan edebilir
OHAL kararı verilmesi durumunda karar RG de yayınlanır TBMM onayına sunulur.
Bakanlar Kurulu’nun istemi üzerine Meclis 4 ay uzatabilir veya OHAL kaldırılabilir.
SIKIYÖNETİM, SEFERBERLİK VE SAVAŞ HALİ:
1-Hür demokratik düzene veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik
2-Olağanüstü hal ilanını gerektiren hallerden daha ağır şiddet hareketlerinin yaygınlaşması
3-Savaş hali, ayaklanma olması
4-Vatan veya cumhuriyete karşı kuvvetli bir eylemin baş göstermesi
5-Ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünü tehlikeye düşüren şiddet hareketlerinin yaygınlaşması sebepleriyle Cumhurbaşkanlığı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, MGK nun da görüşünü alarak süresi altı ayı geçmemek üzere Sıkıyönetim ilan edebilir.
—Bu karar derhal RG de yayımlanır ve aynı gün TBMM onayına sunulur. TBMM gerekli gördüğü takdirde sıkıyönetim süresini kısaltabilir, uzatabilir veya kaldırabilir.
—Sıkıyönetim TBMM kararı ile her defasında 4 ayı aşmamak üzere uzatılabilir. Savaş hallerinde bu süre aranmaz.
—Sıkıyönetim hallerinde;
1-Kolluk görev ve yetkileri askeri makamlara geçer
2-Temel hak ve hürriyetlerde kısıtlanma daha fazla olmakta
3-Bazı suçların yargılanması sıkıyönetim askeri mahkemesinde yapılabilmektedir.
—Sıkıyönetim komutanları Genelkurmay Başkanlığına bağlı olarak görev yaparlar.
İDARENİN ESASLARI:
İdare, kuruluş ve görevleri ile bir bütündür ve kanunla düzenlenir. İdarenin kuruluş ve görevleri merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır. Kamu tüzel kişiliği ancak kanunla veya kanunun açıkça dayandığı yetkiye dayanılarak kurulur.
İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır. Ancak Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler ile yüksek askeri şura kararları yargı denetimi dışındadır.
Yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır. Yerindelik denetimi yapılamaz.
İdari işlemin uygulanması halinde
1.Telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve
2.İdari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda yürütmenin durdurulmasına karar verilebilir.
Merkezi idare kuruluşu coğrafya durumuna, ekonomik şartlara ve kamu hizmetlerinin gereklerine göre illere illerde diğer kademeli bölümlere ayrılır. İllerin idaresi yetki genişliği esaslarına dayanır.
Mahalli idareler il, belediye veya köy halkının mahalli müşterek ihtiyaçlarını karşılamak üzere kuruluş esasları kanunla belirtilen kamu tüzel kişileridir.
Mahalli idarelerin seçimleri 5 yılda bir yapılır.
Mahalli idarelerin seçilmiş organlarının organlık sıfatını kazanmaları veya kaybetmeleri konusundaki denetim yargı yoluyla olur ancak görevleri ile ilgili bir suç sebebiyle hakkında soruşturma veya kovuşturma olursa içişleri bakanı geçici bir tedbir olarak görevden uzaklaştırabilir.
Görev ve sorumlulukları disiplin kavuşturmasında güvence:
Memurlar ve diğer kamu görevlileriyle kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları mensuplarına savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemez.
Uyarma ve kınama cezaları hariç disiplin kararları yargı denetimi dışına bırakılamaz
Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları ancak idare aleyhine açılır. İdare ilgili kişiye daha sonra rücu eder.
M.124-YÖNETMELİKLER
Başbakanlık, Bakanlıklar ve kamu tüzel kişileri kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların, tüzüklerin uygulanmasını sağlamak üzere bunlara aykırı olmamak şartıyla çıkarılırlar.
Hangi yönetmeliklerin resmi gazetede yayınlanacağı kanunla belirtilir. Aksine hüküm yoksa yönetmelikler yayımlandığı gün yürürlüğe girerler.
M.130-YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI:
Yükseköğretim kurumları devlet tarafından kanunla kurulur. Kazanç anlamına yönelik olmamak şartıyla vakıflar tarafından Yükseköğretim kurumları kurulabilir üniversiteler ve bunlara bağlı birimler devletim gözetime ve denetime altındadır.
Rektörler Cumhurbaşkanınca; dekanlar YÖK tarafından atanır.
TSK ve Emniyet teşkilatına bağlı Yükseköğretim kurumları özel yükümlere tabidir.
KAMU KURUM NİTELİĞİNDEKİ MESLEK KURULUŞLARI:
Belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak ve geliştirmek, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlük ve güveni hakim kılmak, meslek disiplinini sağlamak maksadıyla kanunla kurulan kamu tüzel kişileridir.
Kuruluş amaçları dışında faaliyette bulunamazlar.
Bu kuruluşlar üzerinde devletin idari ve mali denetimine ilişkin kurallar kanunla düzenlenir.
Amaçları dışında faaliyet gösteren meslek kuruluşlarına Cumhuriyet Savcısının istemi üzerine mahkeme kararıyla son verilir.
Organlarının seçimlerinde siyasi partiler aday gösteremezler
M.137.KANUNSUZ EMİR:
Kamu hizmetlerinde çalışan bir kimse üstünden aldığı bir emri yönetmelik, tüzük, kanun veya Anayasa hükümlerine aykırı görürse yerine getirmez bu aykırılığı emri verene bildirir. Ancak üstü emrinde ısrar ederse ve yazı ile yenilerse emri yerine getirir bu durumda emri yerine getiren sorumlu olmaz.
Konusu suç olan bir emir hiçbir suretle yerine getirmez. Yerine yetiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.
MAHKEMELERİN BAĞIMSIZLIĞI:
—Hâkimler görevlerinde bağımsızdırlar.
—Hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez.
—Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde görüşme yapılamaz.
—Yasama ve yürütme organları ile idare mahkeme kararlarına uymak zorundadır.
M.140-HÂKİMLİK VE SAVCILIK TEMİNATI VE MESLEĞİ:
— Hâkimler ve savcılar azlolunamaz.
—Kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen yaştan önce emekliliğe ayrılamaz
—Bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması nedeniyle aylık ödenek ve diğer özlük haklarından yoksun bırakılamaz.
—Hâkimlik ve savcılık meslek içi eğitim ve diğer özlük işeri mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir.
—Hâkimler ve savcılar idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar.
Hâkimler ve savcılar istemedikçe 65 yaşına kadar emekli edilemezler.
—Mahkemelerin kuruluşu görev ve yetkileri işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir.
—Hâkim ve savcıların denetimi Adalet Bakanlığı izni ile adalet müfettişleri tarafından yapılır.
M.145-ASKERİ YARGI
Asker kişilerin askeri suçlarıyla, bunların asker kişiler aleyhine veya askeri mahallerde, askeri hizmet ve görevlerle ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakarlar.
Savaş ve sıkıyönetim hallerinde hangi suçlar ve hangi kişiler bakımından yetkili oldukları kanunla düzenlenir.
YÜKSEK MAHKEMELER:
1.Anayasa mahkemesi.
2.Yargıtay.
3.Danıştay.
4.Askeri Yargıtay.
5.Askeri Yüksek İdare Mahkemesi
6.Uyuşmazlık Mahkemesi.
ANAYASA MAHKEMESİNİN KURULUŞU
11 asıl ve 4 yedek üyeden oluşur.
1-Üyeleri Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, AYİM, Sayıştay Başkanı veya üyesi olmalıdır.
2–40 yaşını doldurmuş yükseköğretim görmüş ve kamu hizmetinde 15 yıl çalışmış olmalıdır.
a)Yüksek öğrenim kurumlarının; hukuk, iktisat, siyasal bilimler dallarında öğrenim görmeli
b)Rektör, dekan, Müsteşar, Müsteşar Yardımcısı, General, Amiral, Büyükelçi, Bölge Valisi veya Vali olmalıdır.
c)Mesleğinde avukat, olarak bilfiil çalışmalıdır.
Göreve seçilip de kabul etmeyenler 1 ayda tekrar seçilir.
65 Yaşını doldurunca emekliliğe ayrılırlar.
Başkan ve Başkan Vekilinin Seçimi
Asıl üyeler arasından gizli oyla ve üye tam sayısının salt çoğunlukla 4 yıl için seçilir.
Anayasa Mahkemesinin Görevleri
1-Kanunların, KHKlerin ve TBMM İçtüzüğünü şekil ve esas bakımından denetler. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından denetler.
OHAL, Sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan KHK şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasaya dava açılamaz.
Şekil bakımından denetleme Cumhurbaşkanlığınca veya TBMM üyelerinin 1/5tarafından istenebilir. Kanunun yayınlandığı tarihten itibaren 10 gün geçtikten sonra şekil bozukluğuna bağlı iptal davası açılamaz.
2-Yüce Divan sıfatıyla yargılar.(Cumhurbaşkanı,BK üyeleri ,Anayasa mah.,Yargıtay Danıştay,Askeri Yargıtay,AYİM,HSYK Başkan ve üyelerini Başsavcılarını)yüce divan kararları kesindir.
3-Siyasi partilerin kapanmasına bakar.
4-Üst düzey devlet yöneticilerini ve yüksek yargı organı mensuplarını Yüce Divan’da yargılar.
5-Siyasi partilerin mali denetimini yapar.
İptal Davası Açmaya Yetkili Olanlar:
İptal davası kanunlar, KHK ve TBMM içtüzükleri hakkında açılır.
1-Cumhurbaşkanı
2-İktidar ve ana muhalefet partisi meclis grupları
3-TBMM üye tamsayısının 1/5’i
—TBMM’den kanunların şekil bozukluğu iddiasıyla dava açılamaz.
—Milletlerarası anlaşmaların aleyhine Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.
—Dava açma süresi kanunlar, KHK ve TBMM içtüzüğü RG de yayınlanmasından başlayarak 60 gündür.
—Anayasa Mahkemesi kararları kesindir.
—İptal davaları geriye yürümez.
Başkan ve Üyelerin Giremeyeceği Davalar
1-Kendilerine ait ya da kendilerini ilgilendiren davalar
2-Aralarında evlilik bağı kalkmış olsa bile eşinin kan ve sıhriyet yönünden usul ve fürunun 4. dereceye kadar olanların davaları
3-Hâkim, savcı ve hakem sıfatıyla baktığı ve bilirkişilik ile tanıklık yaptığı davalar.
4-İstişare mütalaa ve kanaat beyan etmiş olduğu davalar
M.154-YARGITAY
Adliye mahkemeleri tarafından verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümleri son inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli davaların ilk ve son derece mahkemesidir. Yargıtay üyeleri, birinci sınıfa ayrılmış adli hâkim ve savcılar arasından Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulunca seçilirler.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve vekili 5 aday arasından Cumhurbaşkanınca 4 yıl için seçilir.
M.155-DANIŞTAY
İdari mahkemelerce verilen ve kanunun başka bir idari yargı merciine bırakmadığı kararlara karşı son inceleme merciidir.
Danıştay davaları görmek Başbakan ve Bakanlar Kurulunca gönderilen kanun tasarıları, kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmeleri hakkında 2 ay içinde düşüncelerini bildirmekle ve tüzük tasarılarını incelemek, idari uyuşmazlıkları çözmekle görevlidir.
Danıştay üyeleri Cumhurbaşkanınca seçilir.
M.156-ASKERİ YARGITAY
Askeri mahkemelerce verilen kararlara karşı son inceleme merciidir.
3 aday gösterilir. Cumhurbaşkanı üyelerini seçer.
M.157-ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ
Askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile asker kişileri ilgilendiren, askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemden doğan uyuşmazlıkların ilk ve son derece mahkemesidir.
Askeri hakim sınıfından olmayan üyelerin görev süreleri 4 yılı geçemez.
Askerlik yükümlülüklerinden doğan uyuşmazlılarda ilgilinin asker kişi olması şartı aranmaz.
M.158-UYUŞMAZLIK MAHKEMESİ
Adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözer.
Diğer mahkemeler ile Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır.
Bu mahkemenin başkanlığı Anayasa mahkemesince seçilir.
M.159-HAKİM VE SAVCILAR YÜKSEK KURULU
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kurulur ve görev yaparlar
Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır.
Kurulun kararlarına karşı yargı yolu kapalıdır.
M.160-SAYIŞTAY
Genel ve katma bütçeli idarelerin bütün gelir ve giderleri ile mallarını TBMM adına denetler sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlar ve kanunlarla verilen inceleme ve denetleme işlemlerini yapmakla görevlidir.
Sayıştay’ın kesin hükümlerine karşı ilgililer yazılı bildirimden itibaren 15 gün içinde bir kereye mahsus olmak üzere karar düzeltme yoluna gidilebilir. Bu kararlara karşı idari yargı yoluna başvurulamaz.
Vergi ve benzeri mali yükümlülüklerde Danıştay ve Sayıştay uyuşamazsa, Danıştay’ın kararı esastır.
M.161-BÜTÇENİN HAZIRLANMASI VE UYGULANMASI
Devletin ve KİT dışındaki kamu tüzel kişilerinin harcamalarını yıllık bütçelerle yapılır.
Bütçe Kanununa bütçe dışı hükümler konamaz.
Bakanlar Kurulu genel ve katma bütçe tasarıları ile milli bütçe tahminlerini gösteren raporu , mali yıl başından 75 gün önce TBMM’ne sunar. Bütçe raporu Bütçe Komisyonunda (40 kişi) incelenir. Bütçe komisyonunca 55 içinde kabul edilip TBMM de görüşülür ve mali yıl başına kadar karar bağlanır.
TBMM üyeleri bütçe kanun tasarılarının Genel Kurulda görüşülmesi sırasında gider artırıcı ve gelir azaltıcı önerilerde bulunulamaz.
Bakanlar Kuruluna KHK ile bütçede değişiklik yapma yetkisi verilemez.
M.164-KESİN HESAP
Kesin hesap kanun tasarıları kanunda daha kısa bir süre kabul edilmemişse, ilgili oldukları mali yılın sonundan başlayarak en geç 7 ay sonra Bakanlar Kurulunca TBMM’ne sunulur.
Sayıştay genel uygunluk bildirimini kesin hesap kanun tasarısının verilmesinden başlayarak en geç 75 gün içinde TBMM ne sunar.
Genel Kurul kesin hesap kanun tasarısını yeni yıl bütçe kanunu tasarısıyla beraber görüşerek karar bağlar
Sermayesinin yarıdan fazlası doğrudan doğruya veya dolaylı olarak Devlete ait olan kamu kuruluş ve ortaklarında denetim görevi TBMM ne aittir Sayıştay’ca yapılmaz.
ANAYASANIN DEĞİŞTİRİLMESİ
Anayasanın değiştirilmesi TBMM üye tamsayısının en az 1/3 tarafından yazıyla teklif edilebilir.
Genel kurulda iki kez görüşülür. Kabulü TBMM üye tam sayısının 3/5 ‘ü yani 330 oyla kabul edilir.
Cumhurbaşkanı Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları bir daha görüşülmek üzere TBMM ne gönderebilir. Meclis geri gönderilen kanunu üye tam sayısının 2/3 ile aynen kabul ederse Cumhurbaşkanı bunu halkoyuna sunabilir.
Meclisçe üye tamsayısının 3/5 ile veya 2/3 az oyla kabul edilen anayasa değişiklikleri Cumhurbaşkanı tarafından Meclise iade edilmediği zaman halkoyuna sunulmak üzere RG de yayımlanır.
Doğrudan veya Cumhurbaşkanının iadesi üzerine Meclis üye tamsayısının 2/3 ile kabul edilen Anayasa değişikliğine ilişkin kanun veya maddeleri Cumhurbaşkanı tarafından halkoyuna sunulabilir. Bunlar RG de yayımlanır.
Halkoyuna sunulan kanun değişikliklerin yürürlüğe girmesi için halkoylamasında kullanılan geçerli oyların yarısından çoğunun kabul olması gerekir.
SAVAŞ HALİ
Bakanlar Kurulu ister. TBMM karar verir, Cumhurbaşkanı onaylar.
DEMOKRASİNİN 4 TEMEL ŞARTI
1. Cumhuriyet
2. Serbest seçim
3. Vatandaşların temel haklarının tanınması
4. Serbest örgütlenme
Ülkemizde temsili demokrasi vardır.

Anayasa Hukuku
Hukuk:Toplum hayatını düzenleyen kurallar bütünü (ihlal durumunda devlet otoritesi tarafından yaptırım uygulanır)
Anayasa:Devlet faaliyetlerini düzenleyen yasa metni.Devletin oluşum biçimini düzenler.Hem devleti hem bireyi kapsar.Devletle birey ilişkilerini hukuk kurallarına bağlı olarak düzenler
Pozitif Hukuk: Yürürlükteki Hukuk kuralları
Anayasa Üstünlüğü Kuralı:Diğer hukuk kurallarının anayasa metnine uygun olması kuralıdır.(1982 anayasası 11.mad.)Anayasa mahkemeleri bunu denetler.
Anayasal Yönetim:Fransız ihtilalinde ortaya çıkmaya başladı.
Mutlak Monarşi:Bir kişinin devlet otoritesi olması.Tüm kuvvetlerin tek elde olması.(eski düşünceye göre kral tanrının temsilcisi bu yüzden yetkiler sınırsız.Teba bu yetkilere uymak zorunda olan kralın yönetimi altındaki halk.)
18.yy. Anayasacılık hareketleri:Amerika’da İngiliz kolonileri anayasal yönetimlerin temelini attı.İlk Virginia sonra da diğer koloniler bağımsızlık bildirgelerini yayınladılar.O zamanlar Hukuk ta fransızcanın daha etkili olması sebebiyle Fransız ihtilalinin etkileri daha geniş ve daha hızlı göstermiş oldu.
Meşruti Monarşi:Devlet yetkileri anayasaca düzenli.Parlamentoda da aristokratlar yer alıyordu.
Osmanlı-Türk Anayasacılık hareketleri: 1839 Tanzimat Fermanı ile batıya benzer bir takım gelişmeler oldu.
-Tanzimat Fermanı:Kişinin haklarını düzenleyen bir metindir ama anayasa değildir çünkü tek taraflı bağlayıcı bir metindir.Amaç Osmanlının batının gelişmesini yakalayabilmek.
-1854 Islahat Fermanı:Anayasa değil yaptırım uygulayabilecek bir mekanizma mevcut değil.İçeriği her Osmanlı vatandaşının haklarını belirtmek (vergi,askerlik memurluk din ırk ayrımı olmadan)
-1876 Kanun-i Esasi:Anayasa metnidir.Anayasa hareketlilikleri neticesinde olmuş olup aynı derecede değildir.
-Denetleme Mekanizması:Meclisi Umumi:
Mebus:Seçimlerle olurdu bu hak erkeklere tanındı Ayan:Padişah tarafından seçilenler.
Padişahın yasama yetkilerini sınırlayamıyor.En son yetki yine padişahta.Kanun-i Esasi’ye göre kanun tasarısı için kanun tasarısı için padişaha danışılır.İzin verirse bu iki meclis görüşür ve padişahın onayı için tekrar padişaha gider.Onay yetkisini kullanmazsa yasama süreci tamamlanmadan sona ermiş olur.
1909 da kanun tasarısı için padişaha sorulması kaldırıldı.Padişah söz konusu yasayı onaylamazsa yasa tasarısı meclise tekrar geri dönecek ve eğer 2/3 çoğunluk sağlanırsa tasarı padişaha tekrar gider ve onayı zorunludur.Ayrıca bu yılda padişahın parlamentoyu fesih yetkisine sınır getirildi.Meclis feshinden en geç 3 ay içinde seçimlerin yapılması mecburidir.
1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu: (Devletin temel düzeni hakkındaki kanun)
Yürürlüğe koyan 1920 de kurulan TBMM.1921’de meclis bu metni yürürlüğe koymuştur.Teknik anlamda anayasa değil.Sadece devletin temel idaresi hakkında maddeler içerir.
** 1.Madde:Egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletinindir.(geleneksel yönetim biçiminden rasyonele geçiştir) Devrimci bir ilke.Padişahı ve saltanatı yok sayar.
Klasik Literatüre göre Hükümet Sistemlerinin Tasnifi:
-Devlet Yetkilerinin hangi makamlarda olduğu
-Farklı organların karşılıklı olarak birbiri üzerinde sahip olduğu yetkiye göre
Kuvvetler Birliği:Yasma ve yürütmenin aynı organın elinde olduğu sistem
-Yasama ve yürütme organları yürütme organında olan sistemler(monarşi,diktatörlük)
-Yasama ve yürütme yasama organında olabilir.(meclis hükümeti sistemi)
1921 anayasası 8.maddesine göre TBMM icra vekillerini(bakanlar kurulu) seçme ve görevine son verme yetkisine sahiptir.Fakat bakanlar kurulu meclisi feshedemez.Aynı anayasada bir devlet başkanlığı müessesi yoktur.Bu sistem İsviçre de halen geçerlidir.
Kuvvetler Ayrılığı: Yasama ve yürütme organları ayrıdır.Bu sistem 2’ye ayrılır
-Başkanlık :Yasama ve yürütme sert ve kesin olarak ayrı.
-Parlamenter: Yasama ve yürütme yumuşak ve esnek olarak birbirinden ayrı.
Başkanlık Sistemi:Yasama yetkisi “kongre” denilen organdadır.Yürütme yetkisi ise başkana aittir.Başkan, “yasama organı” kongreyi feshedemez aynı şekilde kongrede başkanı feshedemez.Sadece başkanın ağır bir suç işlemesiyle başkan feshedilebilir(impeechment)
Başkan halk tarafından seçilir(oylama ile yada dolaylı olarak halkın seçiciler kurulunu seçmesi ve bu kurulun da başkanı seçmesi gibi).Aynı zamanda halk kongre üyelerini de seçer ve bu kişiler de yasama yetkisini kullanırlar.
*Organların kesin ve sert biçiminde ayrı olduklarının belirtileri:
-Başkan ve kongre ayrı ayrı seçiliyor
-Karşılıklı fesih yetkileri yok.
Başkan bir takım yardımcılar kullanır.Fakat parlamentodakilerden farklı.Başkan mutlak yürütme yetkisine sahip.Ayrıca bu yardımcı kişiler yürütme yetkisinde başkanla eşit statüde değiller.Sadece danışman pozisyonundalar.Bu sistemde yürütme monist bir karakterde.Başkan için güven oyu söz konusu değildir.Kongrenin belirlediği süre zarfında yürütme yetkisini kullanır.
Parlamenter Sistem(Kuvvet Ayrılığı):Yasma yürütme farklı organda.Yürütme yetkisi devlet başkanı ve bakanlar kurulunda.Yasama yetkisi ise meclis (parlamentoda).Yasma organı halk tarafından seçilir.Bu organda salt çoğunluğa sahip olan bakanlar kurulunu da oluşturmaya yetkili olur.Bu sistemde yürütme düalist bir karakterdedir.Yasma ve yürütme karşılıklı olarak hukuki haklara sahiptir.
Çoğunluk alan parti başkanı bakanlar kurulu listesini devlet başkanına sunar onay alırsa parlamentodan güvenoyu alması gerekir.Alamazsa hukuki varlığı sona erir.Eğer seçimlerde çoğunluk sağlanmazsa koalisyon hükümeti kurulabilir. Hükümet faaliyetleri sırasınca bu güvenoyunu koruması gerekir.Eğer kaybederse “gensoru” mekanizması ile hükümetin hukuki varlığı sona erdirilebilir.Buna ek olarak bu mekanizma tek bir bakan ya da milletvekiline de verilebilir.Bu yasama organının yürütme organını durdurabilecek bir mekanizmadır.Klasik parlamenter sistemlerde başkanın meclisi fesih yetkisi vardır fakat sınırsız değildir belirli kuralları vardır.1961 anayasası 108.mad. ile 1982 116.mad. ‘si cumhurbaşkanına meclis seçimlerini yenileme yetkisi vermiştir.Meclis seçimlerinin yenilenmesinde hukuki varlık sona ermez yeni genel seçimin yapılması ve bunun yürürlüğe girmesine kadar eski yasama organı görevini sürdürür.Meclis feshinde ise yasama yetkileri o anda biter.1982 anayasası fesih yetkisi değil de seçimlerin yenilenmesi yetkisini tanımıştır sebebi ise ülkenin meclissiz kalmaması.
Çoğunluğa sahip hükümet anayasada öngörülen tarih öncesi bir tarihte erken seçim kararına varabilir.Anayasaya göre meclisin görev süresi 5 yıldır.Fakat bu süreden önce bu görev sona erebilir.Bu süre sabit bir süre değildir.Gensoru ile bu süre kısa olabilir.Erken seçimin ise çeşitli sebepleri olabilir.Mevcut hükümet ileriyi düşünerek kendine uygun bir zamanda erken seçim yaptırabilir.82 den beri hep erken seçim yapıldı.Ve hiç meclis seçimlerinin yenilenme yetkisi kullanılmadı.Yürütme yetkisi devlet başkanı ve bakanlar kurulu arasında kullanılır.Parlamenter sistemlerde devlet başkanının yetkisi semboliktir.Bu sistemlerde bakanlar kurulu hukuki ve siyasi açıdan sorumludur.
*Yetkiler ve sorumlulukların birbirine paralel olması gerekir*
Karşı İmza:Cumhurbaşkanları icrai alanlarda gerçek yetkilere sahip değillerdir.Başkanın eylemleri semboliklerdir.Başkanlar tek başlarına yürütme yetkileri yoktur bunun için bakanlar kurulu ve başbakanın imzası gerekir (counter signature)
Yetkileri Ör:Bakanlar kurulunu toplantıya çağırmak
Kanun imzalamak
Yasama yılı başında konuşma yapmak
Yarı Başkanlık Sistemleri: (kuvvetler ayrılığı)Karma melez niteliktedir.Yürütme cumhurbaşkanı ve bakanlar kuruluna ait,yasama ise parlamentoya aittir.Başkan halk tarafından seçilir.Bu başkanlar sembolik değil icrai yetkilerle donanmıştır.Bu yetkileri bakanlar kurulu ile paylaşır.Halk iki ayrı seçimle başkanı ve parlamentoyu seçer.İki ayrı seçim olur.Parlamento genel seçimleri sonucunda çoğunluktaki parti hükümeti kurar çoğunlukta değilse koalisyonla hükümeti kurabilir.Yasma ve yürütmenin yetkileri parlamenter sistemdeki gibidir.Aynı şekilde güvenoyu vardır.Hükümet görevi süresince yine bu güvenoyunu korumak zorundadır.Cumhur başkanının meclisi fesih yetkisi vardır.Bu sınırlı değil başkan dilediği zaman fesih yetkisini kullanabilir.
1923 de yapılan değişikliklerle rejimin adı cumhuriyet oldu.Cumhurbaşkanlığının adı kondu.Hükümetin oluşum prosedürü de değişti.CB. meclis üyeleri arasından başbakanı seçer başbakan da bakanlar kurulunu seçer onaylanmasından sonra yürürlüğe girmiş olur.
1924 Anayasası:
4.Madde: Egemenlik yetkisi Türk milleti adına TBMM’ye devirli.
5.Madde: Meclis Hükümeti sistemini uygular
7.Madde: Yasama organı üstün yetkilere sahiptir.Yürütmeyi denetleyebilir.
6.Madde: Meclis yasa yetkilerini kendi kullanır.
7.Madde 1.Fıkra Yürütme yetkisini Cb. Bakanlar kurulu tarafından kullanır.
24-60 arasında da meclis yürütme yetkisini kullanmaya teşebbüs etmedi.
39.Madde: Karşı imza ilkesi (CB.’nin kararları,eylemleri i ve işlemleri başbakan ve bakanlar kurulunca imzalanır.
44-46.Maddeler: Bugünkü başbakan ve bakan seçimleri ve bakanların sorumlulukları (“kolektif” tüm bakanların parlamentoya olan sorumlulukları bireysel sorumluluk ise her bakanın kendi işine olan sorumluluğu.)
Başka bir özellik ise sert olması ve anayasanın üstünlüğüne önem veriyor olmasıdır.(Anayasa hükümlerinin değiştirilmesi veya kaldırılması eğer normal yasalardan ve adi kanunlardan daha zorsa bu anayasa serttir.)
82 anayasasına göre bir milletvekili tek başına kanun değişikliği tasarısı verebilir fakat anaysa değişikliği için meclisin 1/3 !inin imza vermesi gerekir.
102.Madde: Anayasa değişiklik teklifi.
-Tam üye sayısının üçte birinin imzası
-Tam sayının 2/3 kabul oyu
-1.Maddenin değişmesi için tasarı bile verilemez.
103.Madde:Anayasa üstünlüğü ilkesine yer verir.Hiçbir kanun anayasaya aykırı olamaz.Aykırı bir hüküm olursa anayasa mahkemesi tarafından iptal olur.
Bu anayasa çağdaşlaşmanın olması için laikliğin gerekli olduğunu vurguluyordu.Laiklik ve çağdaşlaşma yolunda önemli adımların bulunuyor olmasına rağmen bu anayasada 2.maddede dinin İslam olduğu ifade edilmiştir.Ayrıca 26.maddeye göre meclis ahkam-ı şer’iyye ‘nin temizi ile hükümlüdür.1961 anayasasında bu hükümler kalkmıştır.
1924 anayasası tüm insan haklarına değil de klasik haklar denilen hükümlere yer vermiştir.Sosyal haklar yoktu.Ayrıca bu varolan klasik hakların da nasıl kullanılacağı da ayrıntısıyla söz edilmemiş sadece adı belli.
Negatif statü hakları(klasik): Yaşama,dilekçe
Pozitif statü hakları (sosyal): Eğitim,sağlık.
1924 anayasası özü itibariyle çoğunlukçu (majoritarian) bir karakterde.
Çoğunlukçu Demokrasi(majoritarian):Belli bir zaman dilimindeki hakim aritmetik anlamdaki çoğunluk mutlak ve sınırsızdır.Rousseau bunu varsayımlarla açıklamıştır.Bu görüş Fransız Rousseau’nundur.Ona göre genel irade (Bir toplumun tümünün iradesi) mutlak ve şaşmazdır ayrıca sınırsız yetkilere sahiptir.Genel irade her zaman kamu iyiliğine önem verir.
1924 anayasası bu sistemi benimsemiştir.sayısal çoğunluğun iradesini sınırlayacak herhangi bir mekanizma yoktur.Bu düzende azınlık haklarını savunacak hiçbir şey yok.Ayrıca bu sistemde iktidar ve muhalefet arasındaki ilişkileri düzenleyecek herhangi bir mekanizma da söz konusu değil.Bu anayasa sistemi çeşitli anti-demokratik hareketlere yol açtığı için 27 mayıs. 1960 ta darbeyle sona erdirildi.1924’te bu sistemin kabul edilmesinin sebebi o zamanlar siyasal hayatın Fransız kamu hukukundan etkilenmiş olmasıydı.Ve bu Fransız hukuku Rousseaucudur bu sebeple Türkiye’de bu sistemi benimser.O zamanlar rejim için tek tehlikenin saltanat olduğu düşünülüyordu.Milletin temsilcilerinin sorun olabileceği düşünülmüyordu.Ayrıca bu sistem devrimlere daha elverişliydi.Bu sebeplerden dolayı kabul edildi.1924 anayasasının 102 maddesi bu anayasanın sert olduğunun belirtisidir.Ayrıca anayasa üstünlüğü ilkesi de benimsenmiştir.
1960 darbesiyle yeni bir dönem başlamıştır.Yasama ve yürütmenin nasıl uygulanacağı Milli Birlik Konseyinin yayınladığı 1.no’lu geçici anayasa ile belirlenmiştir.Buna göre yasama yetkisi MBK’de.Yürütme yetkisi bakanlar kurulu eliyle kullanılacak.Bu bakanlar kurulunun tayin yetkisi MBK başkanı Cemal Gürsel’e ait.ayrıca Cemal Gürsel aynı zamanda MBK,başkomutan başbakan,devlet başkanı sıfatlarına sahip.
Prof. Dr. Sıdık Sami Onar başkanlığındaki İstanbul Konseyine yeni bir anayasa oluşturma yetkisi verildi.Fakat hazırladıkları taslak yoğun tepkiler aldı.Çünkü milletin temsilcilerinin yetkileri olabildiğine kısıtlanmıştı.(tepki mantığı :her anayasa bir öncekine tepki niteliği taşır.)
Kurucu Meclis yasama meclislerinden farklıdır.Kurucu meclis bir ülkede yeni bir anayasa düzeni yapmaya yetkili bir meclis ve hiçbir hukuk kuralı kurucu meclisi sınırlayamaz.Bir ülkenin anayasal düzenini baştanbaşa değiştirme hakkına sahip olan meclistir.Yetkileri sınırsız fakat istediği anayasal düzeni getiremez.Hukuksal yaptırımı yoktur ama sosyolojik anlamda sınırlıdır.
Yeni anayasayı oluşturmak için kurulan kurucu meclis iki meclisten oluşur.1.’si MBK’den oluşur diğeri ise temsilciler meclisi (seçmen iradesiyle oluşur)Mecliste o tarihte yer alan partilerin temsilcilerinden oluşur.(CHP;CKMP).İki dereceli seçime benzer bir seçimle kuruldu.
Kısa sürede 61 anayasasını hazırlamış ve 9 Temmuz 1961’de halk tarafından onaylanarak yürürlüğe girmiştir.Ve ardından seçimlerle yönetim sivillere terkedilmiştir.
1961 Anayasası’nın Temel Nitelikleri
Çoğunlukçu demokrasi anlayışından çoğulcu demokrasi anlayışına geçilmiştir.Yasama yürütme ve yargı ayrı ayrı anayasaya bağlı.Yani anayasanın üstün olduğu bir siyasi düzen öngörülüyor.1924’ten farklı olarak kuvvetler ayrılığı ilkesi benimsenmiştir.18.yy. anayasa hareketlerinin kaynağı aydınlanma felsefesidir.Montesquieu bu sıralar kuvveler ayrılığı teorisini yarattı.Tabi o zamanlar bu kuvvetler ayrılığı sistemi farklı idi.Bugünkü siyasal parti yapısı o zamanlar yoktu.Günümüz şartlarında kuvveler ayrılığı ilkesinin önemi yargı organının bağımsız olmasındandır.24 anayasasında yasama yürütme TBMM elinde.Yasama kendinde yürütme CB ve bakanlar kurulu eliyle yapılıyor.Yargı yetkisi bağımsız mahkemelerin.Bağımsız olarak geçiyor fakat bunu uygulayacak mekanizmalar bu anayasada yok 61 anayasasıyla tüm bunlar düzenlendi.
1961 anayasası kuvvetler ayrılığı ilkesini yerleştirdi ayrıca yasamayı da iki meclise ayırdı.
-Millet Meclisi
-Cumhuriyet Senatosu.(Anayasaya aykırı kanunların yürürlüğe girmesini engelleyecek bir ön mekanizma )
Bu anayasa devlet iktidarının bölüşülmesinde sadece yatay değil dikey şekilde de bir idari parçalama yoluna gitmiştir
Temel Haklar ve Özgürlükler: 1961 anayasasında her şeyden önce temel hak ve özgürlüklere ilişkin madde sayısı daha fazla ayrıca ayrıntıları da içeriyor.24 anayasası temelde özgürlüklere yer verdiği halde güvence yoktur. 61’de bu söz konusu değil 3 kategori vardır.
-Anayasanın herhangi bir hakkı düzenleyen herhangi bir hükmünde o hakları düzenleyen herhangi bir sınırlayıcı ifadeye yer yok.Mad.20-21
-Herhangi bir maddede sınırlama yok,bunların kanunla düzenlenebileceği ve kanun ile sınırlanabileceği haklar.(Basit yasa kaydıyla düzenlenen haklar) Mad.17
-Nitelikli yasa kaydıyla düzenlenen haklar.Anayasa maddesinde hakkı düzenleyen hükmünde o hakkın hangi gerekçeler ile sınırlanabileceği belirtiliyorsa.Mad.18
Temel Hak ve özgürlüklerin sınırlanması:(mad.11.)
1-)Temel hak ve özgürlüğü düzenleyen kanun kesinlikle anayasanın temeline ve özüne uygun olmalıdır ancak kanunla düzenlenir.
2-)Öze dokunma yasağı: Hakkın özü kullanımı sınırlayan bütünüyle ortadan kaldıran bütün işlemler öze dokunma yasağına girer ve geçersiz olur.
11.mad 71’e kadar tüm temel hak ve özgürlükler için güvence olmuştur.
1961 Anayasasının uygulanması: D.P.’nin anayasa yapımından dışlanması aynı zamanda seçmenlerin çoğunun dışlanması idi.D.P.’nin mirasçısı sayılan A.P. sık sık yeni anayasaya eleştiri yapıyordu.65’te tek başına iktidar oldu.69’da da yine iktidarı tek başına elinde tuttu.Bu eleştirilerinin onları iktidar yapması halkın da bu yeni anayasayı benimsemediğini gösterir.
A.P.’ye göre bu anayasa kamu düzenini bozuyor ve yürütme yetkisinin işlemesini engelliyordu.Böylece devlet otoritesi günden güne zayıflıyordu.Şiddetin günden güne artması sonucu askeri güçler yayınladıkları bir muhtıra ile hükümetin istifa etmesini sağladı.Bu yarı bir askeri yönetim sayılır.Meclis feshedilmedi,yöneticiler yargılanmadı ve tüm mekanizmalar normal şekilde işliyordu.Tabi darbe tehdidi altında.
Nihat Erim başbakanlığında partiler üstü bir geçici yönetim kurulmuştu.Adına partiler üstü denmesinin sebebi tüm meclisten seçilen ve parti fakı gözetmeden seçilen ve bunun yanında meclis dışından da yöneticiler alınan bir hükümet olmasıydı.Bunun amacı T.Sil.Kuv.’nin anayasada istediği değişiklikleri yaptırabilmesiydi.61 anayasası 71-73 yılları arasında köklü değişikliklere uğramıştır.Bu değişikliklerin amacı:
-Yürütmenin otoritesini takviye etmek:61 ilk metninde bak.kur.’nun KHK. çıkarma yetkisi yoktu.Bu yüzden 64.mad.’ye ek hükümler getirilerek bu yetki verilmiştir.KHK’ler aslında yasama işlemleridir çünkü yürürlükteki kanunu değiştirirler ya da yürürlükten kaldırırlar.(fonksiyonel açıdan yasama)
-Özerk kuruluşların değişikliği:Üniversitelerin özerkliği zayıflatıldı ve TRT’ninki kaldırıldı.
-Devlet kanun değişikliğini ancak yasa ile düzenleyebilir.
Tabii Hakim İlkesi: Bir suçun ancak işlendiği zaman mevcut olan mahkemeler tarafından yargılanma ilkesidir.Yani suçun niteliğine göre mahkeme kurulamaz.
1402 sayılı kanun. 11.maddeye göre sıkıyönetim ilan edilen yerde Milli Savunma Bak. Duyduğu ihtiyaç üzerine yeter sayıda sıkıyönetim mahkemesi kurabilir.13.maddede sıkıyönetim ilanında en çok 3 ay öncesine kadar sıkıyönetim yapılmasına neden olan suçlar ancak sıkıyönetim mahkemesince uygulanır.Bu hüküm tabii hakim ilkesiyle çelişir.
Bu ilkeler sonra kanuni yargı ve kanuni hakim ilkesi olarak adları değiştirildi fakat bu lafzen anayasaya uygun oldu fakat özünde halen aykırı idi.
1971’de yapılan değişikliklerden biri de yargıdaki değişikliklerdir.
149.madde anayasa mahkemesi yetkilerinin bir hükmüne yer verir.Burada anayasa mahkemesine dava açma yetkilerine sahip olanlar belirtilmiştir.Siyasi partinin grup teşkil etmesi için 10 vekile ihtiyacı vardır.Temsilci dendiği zaman tek bir vekil bile yeterlidir.!961 anayasasında temsilcisi olan partilere anayasa mahkemesine dava açma yetkisi verildi.71-73 deki değişikliklerle bu ortadan kaldırıldı ve sadece grubu bulunanlara verildi.
Bütün idari işlemlerin yargı denetim Danıştay ile yapılırdı.71’den sonra askeri yüksek mahkemeleri kuruldu.Askerlikle ilgisi olanların eylem ve işlemlerini bu askeri yüksek mahkemeler yürütürdü.
Devlet Güvenlik Mahkemeleri devletin aleyhine işlemlere bakan mahkemelerdir.Askeri hakimlerde bulunur.
Değişikliklerin asıl maksadı yargının sınırlarının artırılması,temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanması bunların sonucu olarak da kamu huzur ve güvenliğinin korunması idi.
Milli Güvenlik Konseyi ve 1982 Anayasası’nın Yapılması
27 Ekim 1980’de geçici anayasa düzeni hakkındaki kanun yürürlüğe kondu.Buna göre yeni anayasa hazırlanana kadar 61 anayasası yürürlükte kalacaktı.Meclis ve CB’ ye tanınan haklar MGK.’nindir.Ayrıca CB’ ye tanınan tüm yetkiler MGK ve devlet başkanı sıfatına sahip olan Kenan Evren’in olacaktır.Bülent Ulusu’nun kurduğu hükümette yürütme yetkisini kullanacaktı. Bu konsey süresince de anayasa yargısı ve idari yargıya sınırlar konuldu.
29 Haz. 198’de yeni bir anayasa hazırlanması için kurucu meclis kanunu yürürlüğe girdi. İki meclis var üyeler asker ve sivillerden oluşmakta idi.Kurucu meclisin yetkisi sadece anayasa yapmak değil halk oylamasını düzene koyacak seçmen kanununu da hazırlamak idi.Asker olanlar MGK sivil olan meclis ise danışma meclisi denmekteydi.Bu danışma meclisi 160 kişiden meydana gelmekteydi.Bunun 120 ‘si dolaylı olarak MGK tarafından seçilenler geri kalan 40’ı ise direkt olarak MGK tarafından seçilenlerdi.120 kişinin seçimi için 11Eyl.1980 tarihinde hiçbir siyasi parti üyesi olmama ve yüksek okul bitirmiş olma şartları koşulmuştu.Ayrıca her ilin kaç temsilcisi olacağı da düzene konulmuştu.Valiler başvuruları kabul edip kişiler hakkında geçmiş araştırması yapacaklar ve ayrıca o il için tespit edilmiş üye sayısının 3 katı kadar adayı MGK’ ye bildireceklerdi bunları ise MGK seçecekti.Diğer 40 kişi ise doğrudan doğruya MGK’ ye başvuracaktı.Anayasanın kabulü ve ardından seçim kanununun hazırlanmasıyla 83’te seçimler yapıldı ve sivil yönetime geçildi.
1961 ve 1982 Anayasalarının Benzerlikleri ve Farklılıkları :
Benzerlikleri:
-Askeri müdahale sonucunda oldu.
-Bir kanadı askeri diğer kanadı sivil olan kurucu meclisler tarafından yapıldı (MGK,MBK) (temsilciler meclisi ,Danışma meclisi)
-Kurucu meclislerin sivil kanadı seçimlerle oluşmadı
-Hazırlanan anayasa halkoyuyla yürürlüğe girdi.
-Sivil kanadın bakanlar kurulunun oluşturulmasında ve düşürülmesinde yetkileri yoktu.
Farklar:
-61 temsilciler meclisi daha temsili nitelik taşımakta yaklaşık 1/3’ü dolaylı bir seçimle önemli bir bölümü ise kooptasyon yani çeşitli meslek kuruluşlarının kendi temsilcilerini seçmesiyle oluşmuştur.82 Danışma meclisinde tüm üyeler MGK tarafından seçildi.
-Temsilciler meclisinde anayasa yapım sürecinde partilerin de büyük etkisi oldu.Danışma meclisinde ise partisiz bir anayasa niteliği var 11 Eyl.80 e kadar olan zamanda partilere mensup olanlar üye olarak kabul edilmedi.
-Danışma meclisi daha fazla bürokrasi ağırlıklı bir meclis durumundaydı.
-Temsilciler Meclisi MBK karşısında Danışma meclisinin MGK karşısında olan durumuna göre daha yetkili idi.temsilciler tarafından kabul edilen metin eğer MBK tarafından kabul edilmezse ve temsilciler MBK’ nin yaptığı değişiklikleri onaylamazsa ortak bir kurul oluşturuluyordu.ve bu metin kurucu meclis birleşik toplantısında oylanırdı burada temsilcilerin sayısal bir çoğunluğu vardı bu da büyük bir avantajdı.Fakat Danışma meclisinin kabul ettiği herhangi bir metin üstünde MGK istediği değişikliği yapma yetkisine sahipti.adının da doğru olarak ifade ettiği gibi bu meclis danışma ve bir ön çalışma meclisi idi.
-61’de anayasanın halk tarafından onaylanmaması durumunda ne yapılacağı açıktı fakat 81-83 sisteminde bu açıklık yoktu.
-61 anayasasında siyasi partiler kamuoyu oluşturmada aktiftiler hatta anayasanın kabulüne karşı görüşlerini açıkça beyan edebiliyorlardı fakat 82 halk oylamasına ilişkin MGK’ nin 70-71 sayılı MGK kararında anayasa üzerinde tartışmalar sınırlandırılmıştı.Ayrıca feshedilmiş olduklarından siyasi partilerin kamuoyu oluşturma gibi bir olanağı da yoktu.
-61’in aksine anayasanın kabulü CB seçimiyle birleştirilmiştir.Buna göre halkoylaması tarihindeki MGK başkanı CB sıfatını alır ve anayasada belirtilen yetkilerini 7 yıl boyunca kullanır.
1982 Anayasasının Başlıca Özellikleri
-82 anayasası 61’e göre daha kazuistik bir yöntemle hazırlanmıştır:
Genel nitelikte değil daha ayrıntılı hazırlanmıştır.Bu açıdan her iki anayasada kazuist sistemle hazırlanmıştır.Bunun sebebi ise her iki anayasanın da tepki niteliği taşımasıdır dolayısıyla daha ayrıntılı düzenlemeler mevcuttur.Bunun diğer bir sebebi ise siyasi kültürle alakalıdır.Yaşanan siyasal sorunlara daha legalistik çözümler bulmak gerekçesi ile bu sistem kullanılmıştır.82 anayasası 61 ‘e göre daha kazuist bir karaktere sahiptir.Her iki anayasanın başlangıç kısımları mukayese edilirse 82’ninkinin daha uzun olduğu görülür.Ayrıca 1961 anayasasının 151 madde ve 11 geçici maddesi mevcuttu. Fakat 1982 anayasasının 177 maddesi ve 16 geçici maddesi vardır.Ayrıca 1961 anayasasının herhangi bir maddesine tekabül eden 1982 anayasası maddesi diğerine oranla daha uzun ve ayrıntılı tutulmuştur.
-Sadece genel ilkeleri ortaya koyup bunların uygulanmasını kanunlara bırakma amacını güden anayasa tipine “çerçeve anayasa “ denir.
Her iki anayasa da çerçeve anayasa tipini benimsemeyip birçok muhtemel durumları düzenleme isteyen kazuistik yönteme yer vermiştir.Bir anayasa kazuistik ve katı ise o anayasa toplumun gelişmelerinin arkasında kalabilir.Çerçeve anayasa ise devlet hayatına ilişkin içeriği olduğu için toplum gelişmesine uyan bir karakteri olur.Bu yüzden çerçeve anayasa kazuistik’e göre daha uzun ömürlü olur (Amerikan Anayasası)
-1982 Anayasası 1961 anayasasına göre daha “katı” bir niteliktedir.
82 anayasasından değiştirilmesi talep bile edilemeyecek hükümlerinin kapsamı artmıştır.Ayrıca anayasa değişikliği süresine 61’de mevcut olmayan C.B.’nin onay safhasını eklemiştir.C.B.’nin onaylamadığı anayasa değişikliğini halk oyuna sunabilecekti.Bunlara ek olarak geçici 9 maddenin C.B.’ye tanıdığı güçleştirici veto yetkisi de bu anayasanın 61’e göre daha katı olduğunun kanıtlarıdır.
-1982 Anayasası bir geçiş süreci öngörmüştür.
Bütün anayasalarda olduğu gibi 82 anayasasında da geçici hükümler vardır.Normal yönetime geçiş için bir süreç öngörülmüştür.83 halkoylamasıyla direk sivil hayata geçilmemiştir.Bunun için tedricen (yavaş yavaş) bir geçiş uygun görülmüştür.Ve böylece bir müddet daha sivil hayat denetlenmiştir. 1980-1983 arasında doğrudan doğruya askeri yönetim 1983’ten sonra ise metinlerin öngördüğü süreyle bir geçiş süreci yaşanmıştır.M.G.K. başkanı Kenan Evren’in C.B. olmasıyla sivil hayat denetim altında tutulabilecekti.Seçimlerde anayasanın belirlemiş olduğu yöntemden bir kerelik sapmayla C.B.’nin doğrudan doğruya halk tarafından seçilmiştir.Ayrıca geçici 2. maddeye göre MGK Cumhurbaşkanlığı konseyine dönüşecek ve 6 yıl hüküm süreceklerdi bu konsey üyeleri de vekillere tanınan dokunulmazlık hakkına sahip olacaklardır.Böylece askeri otorite siyasi etkiye 6 yıl boyunca sahip olacaktı.Fakat yetkiler icrai değil istişari karakterde olacaktı.Bunlara ek olarak da geçici 4. maddeye göre 11 Eylül 1980 tarihinde herhangi bir siyasi parti lideri konumunda olan kişiler 5 veya 10 yıllık siyasi yasaklı konumuna gelmiştir.Bu yasaklar 1987 de yapılan halkoylamasıyla yürürlükten kalkmıştır.
-1982 anayasası Otorite –hürriyet dengesinde otoritenin ağırlığını arttırmıştır.
61’e tepki olarak otoriteyi arttırmak için kişi özgürlükleri alabildiğine artırılmıştır.1961 anayasası 11.maddesinde kişi hak ve hürriyetlerinin güvence altına alındığı görülür.1971’de bu madde değişmiş olsa bile yine de sınırlayıcı bir formül içermesi zordur.Fakat 1982 anayasası 13.maddesi son fıkrasında tüm hak ve hürriyetleri sınırlayıcı bir maddedir.
-1982 anayasası devlet yapısı içinde yürütme organını güçlendirmiştir.
Yürütmede C.B.’nin yetkileri oldukça güçlendirildi.Ayrıca başbakanın yetkileri de 61’e göre oldukça güçlendirildi.
-1982 anayasası karar alma mekanizmalarındaki tıkanıklıkları giderici hükümler getirmiştir.
Karar alma sürecinde ortaya çıkabilecek tıkanma ve kilitlenmeyi önleyebilecek ve karar alma sürecine sürat kazandıracak hükümler içerir.70’li yıllarda hükümet bunalımlarının sıkça olması ve parlamentonun bu hükümet bunalımlarıyla uğraşması yüzünden memleket sorunlarını çözemiyor.1961 anayasasının 108. maddesinde meclis seçimlerinin yenilenmesi için C.B.’ye yetki verir fakat bunun için 18 aylık bir süre öngörür.Bu yetki 82’de caydırıcı rol oynadı.116.maddeye göre 45 günlük bir hükümet bunalımının ardından C.B.’ye meclis seçimlerinin yenilenmesi hakkı doğar.
82-116.maddede olduğu gibi 82-02.maddesinde de C.B. seçimleri için bir yaptırım öngörülmüştür.61-95.maddeye göre C.B. seçimleri için ilk iki turda 3/2 çoğunluk gerekir eğer sağlanmazsa diğer turlarda salt çoğunluk yeterlidir.Fakat salt çoğunluk sağlanmayabilir.Bu yüzden bu hüküm 82 anayasasında değişiklik gösterdi ayrıca zaman sınırı da kondu(30 gün).82-102.maddeye göre ilk iki oylamada 3/2 çoğunluk 3.turda salt çoğunluk 4.turda ise 3.turda en çok oy alan iki aday arasında bu seçim olur.
1961 anayasasına göre C.B. adaylığı parlamenter sıfatı taşımayı gerektirir. Fakat dışarıdan aday alınabiliyordu bu da kontenjan senatoyla sağlanıyordu.82 anayasasında bu dolaylı yönteme yer verilmedi.
Meclis başkanlarının seçimlerini düzenleyen maddelerde C.B. seçimlerininki gibiydi. 82-94. madde ve 61-84.madde.
Bunlara ek olarak partilerin grup kurma sayılarını düzenleyen maddeler de değişti.(82-95.mad. 61-85.mad.)
Gene 61 anayasasına göre Anayasa mahkemesine millet meclisince 3 cumhuriyet senatosunca 2 üyenin seçilmesi gerektiği halde bu seçimlerde aranan üye tamsayısının salt çoğunluğu şartı her zaman bulunamaması nedeniyle seçimler mümkün olamamış ya da uzun sürmüştür.82 anayasası bu usulün kaldırılmasını sağlamıştır.
82 anayasası yasama sürecini uzatıcı ve kanunların yapılmasını güçleştirici nitelik taşıyan iki meclis sistemine son vererek cumhuriyet senatosunu kaldırmış böylece yasama süreci süratlenmiş ve basitleşmişti.
Parlamenter sisteme işlerlik kazandırma gereksiz tıkanma ve bunalımları önleme amacını güden bu tür kurum ve kurallara literatürde “rasyonelleştirilmiş parlamentarizm” denir.Bu anlamda 82 anayasası rasyonel parlamentarizm yönünde bir eğilim gösterdiği öne sürülebilir.
-1982 Anayasası 1961 Anayasasına Oranla Daha Az katılmacı bir demokrasi modelini benimsemiştir.
Çok partili hayata geçişten sonra klasik liberal demokrasi bağlamı içinde başlıca iki demokrasi anlayışı etkili olmuştur.Birinci anlayış daha az katılmacı ve çoğulculuk taraftarıdır.Buna göre halkın esas rolü belirli zamanlarla kendisini yönetecek olanları seçmekten ibarettir.Milli irade bu şekilde belirdikten sonra devlet seçilmiş organlar tarafından yönetilmeli ve halk ya da çeşitli grupların etkisinde kalmamalıdır.Diğer görüş ise halkın siyasete aktif şekilde katılmasına taraftardır.
1961 anayasası bu ikinci görüşe 1982 anayasası ise birinci görüşe uygun düşer.Yani 82 anayasası katılmacı demokrasi anlayışını benimsemiş ve belli ölçüde depolitizasyonu amaçlamıştır.Bu amaç anayasanın çeşitli hükümlerine yansımıştır.Bunlar:
a)Siyasi Partilerin teşkilatlanması üzerine yasaklar
b)Siyasi partilerin tüzel kişilerle olan ilişkileri üzerine yasaklar.
c)Siyasi amaçlı direnişler üzerine yasaklar.
d)Dernekler üzerine yasaklar.
e)Dernek gösteri yürüyüş ve toplantıları üzerine yasaklar
f)Kamu kurumları üzerine yasaklar
e)Son olarak da TBMM seçim dönemi 5 yıla çıkmış ve en fazla bir ara seçim yapılabileceği esası konmuştur.
Sivil toplum kuruluşlarının siyasi partilerle işbirliğinde bulunmalarını ve siyasi faaliyete girmelerini yasaklayan bu hükümlerin hemen tümü 1995’teki anayasa değişikliği ile kaldırılmıştır.
Hukuka Uygunluk Denetimi:Kendinden önceki normlara uygun olup olmadığının denetimi
Yerindelik Denetimi:Normu yürürlüğe koyan organın takdir yetkisinin denetlenmesi
Devletin Temel Nitelikleri
I)Cumhuriyetçilik: (1921 anayasasındaki 1923 değişiklikleri ile anayasaya girdi).
Devlet şekli olarak Cumhuriyet egemenliğin kişi ya da zümreye değil toplumun tümüne ait olan bir devleti ifade eder.Egemenliğe göre hareket edilir.Devlet organları seçimle belirlenir.
Hükümet şekli olarak başta devlet başkanı olmak üzere temel organların seçim ilkesi ile kurulmuş olduğu oluşumunda veraset ilkesinin olmadığı bir hükümet sistemidir.
Cumhuriyet ile monarşinin arasındaki temel fark cumhuriyetin “vatandaşlık” monarşinin ise “uyrukluk(tabiyet)” kavramlarına dayanmasıdır.Monarşide monarkın şahsı kutsal ve sorumsuzdur.Cumhuriyet ise toplumun ortak iradelerinin ürünüdür.Herkes eşittir.Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.
II)Başlangıç İlkeleri,toplumun huzuru,milli dayanışma ve adalet:
Her iki anayasada da “Anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirten başlangıç kısmı”nı anayasa metnine dahil saymıştır.Uygulanabilir hukuk normları çıkarmak kolay değildir fakat normların uygulanması açısından katkısı söz konusu olabilir.
Anayasa mahkemesi anayasaya uygunluk denetimi yaparken başlangıç ifadelerini destek ölçü norm olarak kullanır.Esas ölçü norm olarak da bu ilkelerin maddelerdeki somut haklini kullanması gerekir.AY.mahk. 1961 anayasası döneminde hiçbir başlangıç ilkesini destek ölçü norm olarak kullanmadığı halde 1982 anayasası döneminde birçok kararın gerekçesi başlangıca dayandırılır.Bunun yapılmasının bir yerindelik denetimi olarak algılayabiliriz.
III)Atatürk Milliyetçiliğine Bağlılık:
1982 anayasasının seleflerinde başka kavramlar vardır.1924 anayasasında 1937’de yapılan değişikliklerle yer verilen kavram milliyetçilik.1961 anayasasında ise milli devlet kavramı görülür.1982 anayasasında ise Atatürk milliyetçiliğine bağlılık kavramı vardır.Bunların sebebi bu hükmün yanlış yorumlanmasına mahal vermemektir.
Atatürk milliyetçiliği akılcı çağdaş,medeni ileriye dönük demokratik toplayıcı insani barışçıdır.Bu milliyetçilik milliyetçiliği reddeden akımlara karşı olduğu gibi ırkçılığa ve şovenizme de karşıdır.
1961 anayasasında milliyetçilik denmesinin sebebi demokrasi mekanizmaları kullanılarak totaliter rejim kurulmasını engellemek.
IV)Laiklik:
İki unsurla açıklanır:
-Din hürriyeti:Din hürriyeti vicdan ve ibadet hürriyetinden oluşur.Herkes dilediği dini seçmekte özgürdür.Ya da hiçbir dini seçmeyebilir.Bu hak mutlak bir hürriyettir.Bu hak kişiye negatif statü hakkı tanır.(Nüfus cüzdanlarında din belirtilmesi 24.maddeye açıkça aykırıdır.)İbadet hürriyeti ise kişinin inandığı dinin gerektirdiği ibadetleri,ayin ve törenleri serbestçe yapabilmesidir.
Laik bir devletin açıkça ya da zımnen bir dini olamaz.Laikliğin bir diğer unsuru ise çeşitli dinlerin mensupları arasında kanun önünde ayrılık yapmaması hepsine eşit işlem yapmasıdır.
Laik bir devlette din kurumları devlet fonksiyonlarına giremeyeceği gibi devlet kurumları da din fonksiyonlarını ifa edemez.
Diyanet İşlerinin Kurulma Sebepleri:
-Camilerin özerkliğe sahip olmaması
-İslam’ın ihtiyaçları yüzünden din adamlarının belli bir statüye sahip olmaları ve bu insanların devlete karşı ayaklanmamaları için.
Laiklik:
Din Hürriyeti: (1) Vicdan Hürriyeti: (mutlak) Herkesin dilediği dini
Veya hiçbir dini benimsememesi
(AY.mad.24 1/3)
(2) İbadet Hürriyeti: (sınırlı) Kişinin inandığı dinin
gerektirdiği ibadet ayin ve
törenleri serbestçe yapabilmesidir.
Din Ve Devlet İşlerinin Ayrılığı:
(1)Resmi bir devletin dinin olmaması
(2)Devletin bütün din mensuplarına eşit davranması.
(3)Din kurumları ile devlet kurumlarının ayrı olması.
(4)Devlet yönetiminin din kurallarından etkilenmemesi.
a)Devlet yönetiminin din kurallarına uygun olma
şartının aranmaması.
b)Devlet yönetiminde din kurallarından
esinlenilmemesi.
-Devlet Yönetiminde Din kurallarından Etkilenilmemesi:
1876 Kanun-i Esasi’ye göre padişahın görevlerinden biri ahkam-ı şeri’i’nin uygulanmasıdır.Meclis-i Ayanın görevlerinden biri meclis-i mebusan tarafından kabul edilen kanunların İslam’a uygun olarak denetlenmesidir. Laiklikte hukuk kuralları ve devlet işlemleri herhangi bir dinin kurallarına uygunluğu denetlenmez ve hukuk kurallarında din esaslarından esinlenilmez buna göre hareket edilmez.
V) Demokratik Devlet:
1961 anayasasında “İnsan haklarına saygılı devlet” ibaresi yerine 1982 anayasasında “insan haklarına saygılı” ibaresi gelmiştir.Kimi yazarlara göre dayanan ibaresi daha kuvvetli saygılı ise her zaman kısıtlanabilir anlamı içeriyordu.Lafzen bakıldığında 1.’de vurgu var fakat öz itibariyle ve hukuki olarak ikisi de aynı ve insan haklarını temel alan özelliğe dayanır.
İnsan haklarına saygılı demokratik devlet ;liberal hürriyetçi batıcı demokrasi denen kavramlardır.
Unsurları:
-Başlıca karar organlarının genel oya dayanması
-Bu organları belirlemek üzere yapılan seçimlerde en az 2 alternatif olması.
-Anayasada temel hak ve hürriyetlere geniş olarak yer verilmesi ve devlet otoritesinin temel haklar karşısında sınırlandırılmış olması.
-Başlıca Karar Organlarının Genel Oya Dayanması:
Devlet otoritesinin kaynağının dünyevi esaslara dayanması yahut egemenlik yetkisinin millete ait olduğuna hükmeden anayasa hükmünün benimsenmesi.Bu kavram Fransız ihtilali ile doğar.Fakat uzun süre millet direkt olarak siyasete egemen olmadı ve seçim yapamadı.Başlıca organların seçimi bir zümre tarafından yapıldı.Bunun sebebi ise millet kavramı ile halk kavramının farklı olması.Millet geçmişi ve geleceği kucaklayan bir tüzel kişi.Milli menfaati en iyi şekilde değerlendirebilecek olan seçkin sınıftı.Dolayısıyla 18.yy. klasik anlayışına göre milletle halk örtüşmezdi.
Türk pozitif hukukunda ise egemenlik yetkisinin halkın olması hükmü ilk defa 1921 anayasasında yer aldı böylece gelenekselden moderne geçiş yaşanmıştır.Saltanat ise fiilen kalkmıştır.
1924 anayasasında 21’de olduğu gibi egemenliğin millete ait olduğu ve bu yetkiyi TBMM’nin kullanacağı belirtilmişti.61-4’e göre egemenlik yetkisi Türk Milleti adına (yasama yürütme yargı) bütün anayasal organlar eşit derecede yetkili kılınmıştır.Tüm bu organlar yetkilerini kullanırken anayasaya riayet etmelidir.24’e göre asıl üstün olan TBMM’dir (yasama)
Genel Oy İlkesi:Herkesin seçimlere katılabilmesi ilkesidir.Sınırlı oy tedricen ortadan kalkmıştır.1.ve 2.meşrutiyet zamanlarında oy hakkı sadece belli serveti olan Osmanlı erkeklerine tanındı.1934’den itibaren de kadınlara da seçme ve seçilme hakkı tanındı.1982 anayasasının ilk metninde oy verme hakkı 21 yaş idi.1987’deki anayasa değişiklikleri ile bu sınır 20 yaşa 1995’te ise 18 yaşa indirildi.Bir kişinin oy verebilmesi için seçmen kütüğüne kayıtlı olması gerekir.
Eşit Oy İlkesi:Herkesin tek oy hakkına sahip olmasıdır.Önceden aile reislerine servet düzeylerine göre birden fazla oy hakkı tanınmıştır.Fakat şu anda böyle bir uygulama kalmamıştır.
Seçimlerin Serbestliği:Seçmenlerin baskı ya da dayatma altında olmadan kendi hür iradeleri ile seçim yapmalarıdır.Yapılan değişikliklerle bu seçim ödev haline gelmiş ve kullanılmaması halinde yaptırımları kanunda düzenlenmiştir.
Oy Gizliliği:Bireylerin tek başlarına oy kullanabilecekleri bir ortam hazırlanması.
Açık sayım-döküm:Oy kullanımı tamamlanınca sandıkların kamuoyu huzurunda açılıp sayılmasıdır.Bu ilke seçim sonuçlarına hile ve yolsuzluluğun karışmasını önlemek içindir.
Seçimlerin tek dereceli olması:Seçmenlerin doğrudan doğruya kendi temsilcilerini seçmeleridir.1946’dan beri tek dereceli seçim sistemi uygulanmaktadır.
Seçimlerin yargı organlarının denetiminde yapılması: Anayasanın 79.maddesine göre seçimlerin yargı organlarının genel yönetimi ve denetimine bırakılmıştır.Böylece seçimlere hile ve yolsuzluk karışması engellenmiştir.1961 anayasasından önce milletvekillerinin seçim tutanaklarını kabul etme görevi TBMM’ye aitti.Dolayısıyla bu tutanakların kabul veya reddinde siyasal düşünce önemli rol oynuyordu.1961 ve 1982 anayasalarında ise seçimlerin yönetim ve denetimi tarafsız yargı organlarına bırakılmıştır böylece seçimlerin dürüstlüğü güvence altına alınmıştır.
Çok Partili Siyasal Hayat:
Seçim serbestliğinin gerçek bir anlam taşıması seçmenlerin çeşitli alternatifler arasından serbest bir seçim yapabilmelerine bağlıdır.Çağdaş demokratik devlette bu alternatifler ,siyasal partiler tarafından oluşturulur.Modern demokrasi partiler demokrasisidir.Seçmen partiler tarafından kendisine sunulan alternatif siyasal programlar arasından bir seçme yapma imkanını bulur ve oy verdiği parti iktidara geldiği takdirde söz konusu programın uygulanacağına güvenebilir.Partisiz bir toplumda ise buna imkan yoktur.Böyle bir toplumda seçme hürriyetinin varolabileceği bir an için farz edilse bile seçmen seçtiği temsilcilerin çeşitli kamusal politika sorunları karşısında nasıl bir tutum takınacağını önceden bilemez.
Anayasa bu gerçeği madde 68/2’de belirtmiştir.82 anayasası ilk başta parti üyesi olabilme yaşını 21 de tutarken 95’te yapılan değişikliklerle bunu 18’e indirgemiştir.
Partilerin serbestçe faaliyette bulunmaları kural iken bu istisnasız olarak kabul edilmemiş ve çeşitli sınırlamalar getirilmiştir.
a)Siyasal Partilerin Amaçlarına İlişkin Yasaklar:Bu yasaklar anayasanın değiştirilmiş 68.maddesinde belirtilmiştir.Aynı şekilde 61 anayasasının 57.maddesinde de yasaklar söz konusu idi.Görülüyor ki 61 ve 82 anayasaları siyasal parti faaliyetleri konusunda Alman Anayasasından mülhem olarak siyasal alanı anayasa ile sınırlandırmış, başka bir deyimle “militan anayasa” ya da “mücadeleci anayasa” anlayışını benimsemiştir.Bu anlayışın özü amacı hürriyetçi demokrasiyi ortadan kaldırmak olan akımlara meşru siyasi faaliyet alanını kapatmaktır.
1982 anayasasının değişik 68 maddesindeki yasaklar daha detaylı incelenirse siyasal parti faaliyetleri açısından şu sınırlamaları getirdiği anlaşılır:
aa)Devletin ülkesi ve milleti ile bütünlüğü:Devletin ülkesi ile bölünmezliği devletin dış bağımsızlığının ve ülke bütünlüğünün korunması unsurlarını içerir.Mesela Türkiye Cumhuriyetinin dışa karşı bağımsızlığının ortadan kaldırılmasını veya ülkemizin bir bölümünün T.C.’den ayrılmasını savunan bir parti temelli kapatılır.Diğer bir deyimle bu hüküm her türlü ayrılıkçı akımın bir parti halinde örgütlenmesini yasaklamaktadır.
Devletin milleti ile bölünmezliği ilkesi de azınlık yaratılmasının önlenmesi bölgecilik ve ırkçılık yasağı ve eşitlik ilkesinin korunması hususlarını kapsamaktadır.
bb)Cumhuriyet İlkesi:Bu ilke monarşik partileri yasaklamaktadır.
cc)Demokratik Devlet Düzeni:AY.madde 68’de yer alan insan hakları millet egemenliği ve demokratik devlet ilkeleri insan haklarına dayanan hürriyetçi çok partili demokrasiyi reddeden ve diktacı partileri yasaklamaktadır.
dd)Laiklik:Siyasi partiler devletin sosyal ekonomik siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma amacını güdemezler.Siyasal çıkar ya da nüfus sağlamak amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamazlar.
ee)Sınıf veya Zümre diktatörlüğünün yasaklanması:Siyasi partiler sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar.Sınıf egemenliği ülke içindeki tek üstün gücün tek bir sınıfın elinde toplanmasını ve bütün diğer sınıfların egemenliğin kullanılmasından dışlanması demektir.
b) Siyasal Partilerin örgütlenme ve çalışmalarına ilişkin yasaklar:
aa)Hakimler ve savcılar Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri Silahlı Kuvvetler mensupları ile yüksek öğretim öncesi öğrencileri siyasi partilere üye olamazlar.
bb)Siyasi partilerin faaliyetleri parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur.Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir.
cc)Siyasi partiler ticari faaliyetlere girişemezler.
dd)Siyasi partilerin gelir ve giderleri amaçlarına uygun olması gerekir bu kuralın uygulanması kanunla düzenlenir.Denetim Anayasa Mahkemesi’nce yapılır.Bu görev yerine getirilirken Sayıştay’dan yardım sağlar.Denetim sonunda verilen karar kesindir.
ee)Temelli kapatılan parti bir başka ad altında kurulamaz.
ff)Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri AY.Mahk. temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının R.G.’de gerekçeli olarak yayınlanmasından başlayarak 5 yıl süre ile başka bir partinin kurucusu,üyesi,yöneticisi veya denetleyicisi olamazlar.
gg)Yabancı devletlerden uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyruğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli kapatılır.
1995’te yapılan anayasa değişiklikleri ile siyasi partilerin örgütlenme ve çalışmalarına ilişkin yasaklar oldukça hafifletilmiştir.Kaldırılan yasaklar:
-Siyasi partilerin yurtdışında teşkilatlanıp faaliyette bulunmaları
-Kadın,gençlik kolu ve benzeri yan kuruluşlar meydana getirmeleri
-Vakıf kurmaları
-Kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek için dernek,sendika vakıf kooperatif ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasi işbirliği ve ilişki içinde bulunmaları ve bunlardan maddi yardım almaları dır.
hh) Kapatılmış siyasi partilerin isimleri amblemleri rumuzları rozetleri ve benzeri işaretleri ile daha önce kurulmuş Türk Devletlerine ait topluma mal olmuş bayrak amblem ve flamalar siyasi partilerce kullanılamaz.Ayrıca siyasi partiler daha önce kapatılan siyasi partilerin devamı olduklarını da beyan edemez ve böyle bir iddiada bulunamazlar.Komünist anarşist faşist teokratik nasyonal sosyalist din dil ırk mezhep ve bölge adlarıyla veya aynı anlama gelen adlarla siyasi parti kurulamaz veya parti adında bu kelimeler kullanılamaz.
ii)Siyasi partiler Anayasanın başlangıç kısmında yazılı sebeplerle Türk Silahlı Kuvvetlerinin milletin çağrısıyla gerçekleştirdiği 12 Eylül 1980 harekatına ve Milli Güvenlik konseyinin karar ve icraatına karşı bir tutum beyan ve davranışta bulunamazlar.
Bu yasak hükümlerinden bazıları siyasi partilerin serbestçe faaliyette bulunmalarına ciddi engeller çıkarabilecek niteliktedir.Yasaların çokluğu anayasa koyucuda siyasi partilere karşı açık bir güvensizliği yansıtmaktadır.Bu güvensizliği siyasi partileri demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsuru sayan Anayasa İlkesi ile bağdaşmamaktadır.
c)Siyasal Partilerin Kapatılması:
Anayasaya göre siyasi partilerin kapatılması Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır.Bununla siyasi partilerin kapatılması herhangi bir mahkemeye değil Anayasanın üstünlüğünün koruyucusu ve teminatı olan bir yüksek yargı organına verilmiştir.Cumhuriyet Başsavcılığı siyasal parti kapatılması davasını ya re’sen veya Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle yahut bir başka siyasal partinin istemi üzerine açar.Cumhuriyet Başsavcılığı yeterli delil bulunamadığı kanısına varırsa dava açmaz.Bunun üzerine Adalet Bakanının veya siyasal partinin yazılı itiraz hakkı vardır.İtiraz haklı görülmezse dava açılmaz;haklı görülürse Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesine dava açmakla yükümlüdür.Anayasa 68.maddenin 4.fıkrasındaki yasakların,doğrudan doğruya parti tüzüğü veya programı gibi parti tüzel kişiliğini bağlayıcı bir belgeyle ihlal etmesiyle,diğer yollardan (Mesela bireysel üyelerin faaliyetleri yoluyla) ihlal edilmesi durumları arasında bir ayrım yapmıştır.İkinci durumda partinin kapatılabilmesine karar verilebilmesi için bu eylemlerin bireysel eylemlerden ibaret kalmaması ve partinin bu nitelikteki eylemlerin işlendiği bir “odak haline geldiğinin” tespit edilmesi gerekir.Bireysel parti üyelerinin parti yasaklarına aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı parti kapatma yolunun harekete geçirebilmesi için ilkin kişilerin bu eylemlerden dolayı hüküm giymeleri,daha sonra Cumhuriyet Başsavcılığının ilgili kişilerin partiden kesin olarak çıkarılmalarını istemesi ve siyasal partinin en geç otuz gün içinde bu istemi yerine getirmemesi gerekiyordu.T.C.K.’nun 141,142.163.maddelerinin 91 yılında yürürlükten kaldırılması nedeniyle parti üyelerinin 103.maddenin 1.fıkrasındaki yasaklara aykırı eylemleri suç olmaktan çıkarılmıştır.Böylece söz konusu partinin eylemlerin işlendiği bir mihrak haline gelmesinin saptanmasında önemli rol oynayan 103.mad 2.fıkrası geçerliliğini kaybetmiştir.
Siyasi partiler kanununda yapılan deşiklikle 103.madde Anaysa Mahkemesinin kararı ışığında yeniden düzenlenmiştir.Buna göre bir siyasi partinin anayasanın 68./4 fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerin odak halini oluşturup oluşturmadığı Anayasa Mahkemesince belirlenir.
d) Siyasal Partilere Devlet Yardımı:
Siyasal partiler sivil toplumla devlet arasında köprü oluşturan bu nitelikleri itibariyle de bazı açılardan özel hukuk tüzel kişilerine bazı açılardan da kamu hukuku tüzel kişilerine benzeyen kendilerine özgür kuruluşlardır.Siyasal partilere devlet yardımı 1961 anayasasının ilk metninde yer almamakla birlikte 1971’de yapılan anayasa değişiklikleri ile Anayasanın 56.maddesinin son fıkrasına eklenmiştir.1982 anayasası siyasal partilere devlet yardımından bahsetmemiştir.1984’de bu hüküm getirildi daha sonra 1987 ve 1988 yıllarında değişiklikler yapıldı.Bu son iki değişiklik partiler arasında eşitsizlik yarattığı gerekçesi ile iptal davası konusu olmuş ancak Anayasa Mahkemesi bu istemi yerinde bulmamıştır.İptal istemine konu olan kanuni düzenlemelerin devlet yardımını tüm partilere eşit olarak dağıtmayıp ,sadece bir kısım partileri (milletvekili seçimlerinde %19 barajını aşmış partilerle bu barajı aşmamış olmakla birlikte milletvekili genel seçimlerinde toplam geçerli oyların %7’sinden fazlasını almış bulunan partiler) yararlandırmasını Anayasadaki eşitlik ilkesine aykırı olduğu iddiasını da Anayasa mahkemesi yerinde bulmamıştır.
Anayasada 1995’de gerçekleştirilen değişiklikle siyasi partilere devlet yardımı konusunda şu hüküm kabul edilmiştir.”Siyasal partilere devlet yeteri düzeyde ve hakça yardım yapar:Partilere yapılacak yardımın alacakları üye aidatının ve bağışların tabi olduğu esaslar kanunla düzenlenir.”
VI)İnsan Haklarına Saygılı Devlet
1-!982 Anayasasının temel haklar konusundaki yaklaşımı:
1961 anayasasının “insan haklarına dayalı” deyiminin yerine 1982 anayasası “insan haklarına saygılı” deyimini kullanmıştır.Bu iki deyim arasında bir anlatım farkı ötesinde temel bir anlam ve yaklaşım farkı olduğunu savunmak güçtür.
1982 anayasasının 12.maddesi 1961 anayasasının 10.maddesindeki formülü benimseyerek “herkes kişiliğine bağlı dokunulmaz devredilemez temel hak ve hürriyetler sahiptir demektedir.Ancak aynı maddenin 2.fıkrası temel hak ve hürriyetlerin kişinin topluma ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva ettiğini belirtmektedir.Öte yandan 1982 anayasası 1961 anayasasına paralel olarak hem devlete karşı ileri sürülebilecek ve korunacak temel hak ve hürriyetler anlayışına hem modern sosyal devletin “hürleştirme “ anlayışına yer vermiştir.1982 anayasasının 5.maddesi 61 anayasasının 10.maddesinin 2.fıkrasındaki hükme tekabül etmektedir.1982 anayasasının 1961 anayasasına oranla bireyin temel hak ve hürriyetlerine devlet otoritesi karşısında daha güçsüz bir konum verdiği kuşkusuz olmakla birlikte ilk bakışta paradoksal olarak 1982 anayasasının temel hak ve hürriyetlerle ilgili maddelerinin yazımında Türkiye’nin taraf olduğu milletler arası insan hakları sözleşmeleri ve özellikle Avrupa İnsan hakları Sözleşmesi ile uyum ve paralellik sağlanmasına daha büyük çaba gösterilmiş olduğu göze çarpmaktadır.
2-Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlanması:
1982 Anayasasının temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması konusunda kabul ettiği temel kural (mad.13) bazı noktalardan 1961 anayasasının benimsediği sisteme (mad.11) benzemekte bazı noktalardan ise ondan ayrılmaktadır.Benzer unsurlar sınırlamanın “Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olması” ve “kanunla” yapılmasıdır.1961 anayasası genel olarak her temel hak ve hürriyetin hangi sebeplerle sınırlanabileceğini o hürriyetle ilgili maddede belirtilmiş fakat bunun yanında 11.maddenin 2.fıkrasında “kanun; kamu yararı, genel ahlak, kamu düzeni ,sosyal adalet ve milli güvenlik gibi sebeplerle de olsa bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunamaz”hükmüne yer vermiştir.Konunun pratik önemi daha çok düşünce hürriyeti gibi Anayasanın ilgili maddelerinde hiçbir özel sınırlama sebebinden söz edilmemiş bulunan hürriyetlerden kaynaklanmıştır.Gerçekten 11.maddenin 2.fıkrası genel bir sınırlama hükmü ise anılan hürriyetler bu fıkradaki sebeplerle sınırlanabilecek aksi halde hiçbir şekilde sınırlanamayacaktır.
1982 anayasasının 13.maddesindeki düzenleme bu tartışmaya kesin olarak son verme amacını güder görünmektedir.Görülüyor ki maddenin son fıkrası genel sınırlama sebeplerinin temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerli olduğunu ifade eder.Danışma meclisinin Anayasa tasarısında temel hak ve hürriyetler kısmına ilişkin genel gerekçesine göre “temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasına ilişkin sebeplerin bir grubu genel nitelikte yani tüm hak ve hürriyetler için geçerli diğer bir grubu ise özel nitelikte yani o hak ve hürriyete ait hükümde yer almaktadır.Eğer böyle bir hüküm yoksa sınırlama genel sebeplere göre yapılır.
Böylece 1982 anayasası 1961 anayasasının hürriyetlerin sınırlandırılması konusunda kabul ettiği “kademeli sistem” den uzaklaşmıştır.Bunun sonucu olarak her temel hak ve hürriyet kendisine özgü niteliğine ve özelliklerine bakılmaksızın 13.maddede gösterilen sebeplerden biri veya birkaçı ile sınırlandırılabilecektir.Bir temel hak ve hürriyetin doğrudan doğruya anayasa tarafından öngörülen sınırları ayrı bir konudur.Bunlar hakkın tanımında yer alır ve onun anayasal sınırlarını oluşturur.Diğer bir deyimle anayasa hakkı sadece o sınırlar içinde tanımıştır.Mesela toplantı ve gösteri yürüyüş hakkı sadece onun “silahsız ve saldırısız” olması halinde mevcuttur.
1961 ve 1982 anayasalarının hürriyetlerin sınırlanması konusunda en önemli farkı aslında kanunla sınırlama sebeplerinin arttırılmış veya görülebileceği gibi hakkın özü kriterinin yerine “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kriterine geçilmiş olmasından çok doğrudan doğruya Anayasadan kaynaklanan bu tür sınırlamaların 1961 anayasası ile kıyaslanamayacak kadar çok olmasıdır.Nihayet belirtmek gerekir ki her hak ve hürriyetin Anayasada belirtilmemiş olsa dahi o hürriyetin niteliğinden doğan başka bir deyimle “eşyanın tabiatında mevcut” olan “objektif sınırları vardır.
3-Sınırlamanın Sınırları:
Anayasamız temel hak ve hürriyetlerin ancak Anayasada belirtilen şartlarla sınırlanabileceğini öngörmüş böylece sınırlamanın da bazı sınırlarını kabul etmiştir.
a)Sınırlama ancak “kanunla” yapılabilir.Bu idarenin düzenleyici işlemleri ile hürriyetlerin hiçbir şekilde sınırlandırılamayacağı anlamına da gelmez.
b)Sınırlama anayasasının “sözüne ve ruhuna uygun olarak yapılır.Bu şart özellikle Anayasanın temel hak ve hürriyetler için “ek güvenceler” belirtmiş olması durumunda önem kazanmaktadır.Gerçekten anayasa birçok hallerde sadece bir hak ve hürriyeti tanımakla yetinmemiş;aynı zamanda kanun koyucunun ,o hak veya hürriyeti düzenlerken yapamayacağı hususları da belirtmiştir.Bunlar kanun koyucuya yönelik yasaklama hükümleridir.Anayasadaki ek güvencelere aykırı bir kanuni düzenleme elbette mümkün değildir.Ayrıca sınırlamanın anayasanın sadece sözüne değil ruhuna yani anayasanın bütününe ve ondan çıkan temel anlama da aykırı olmaması gerekir.
c)Kanuni sınırlama ancak Anayasanın 13.maddesinde gösterilmiş bulunan genel sınırlama sebeplerine ve ilgili maddede o hürriyet için öngörülmüş olan özel sınırlama sebeplerine dayandırılabilir.Anayasanın herhangi bir sınırlama sebebinden söz etmeksizin sadece “kanunla sınırlanabilir” veya “kanunla düzenlenebilir” deyimlerini kullandığı durumlarda,kanun koyucu sınırlamayı ancak genel sebeplere dayandırarak yapabilir.Sınırlamanın sebebe bağlı olması ,bu gene veya özel sınırlamaların öngörüldükleri amaç dışında kullanılmamalarını da gerektirir.Mesela kamu düzenini korumak amacıyla getirilmiş olan bir sınırlama genel sağlığın korunması amacıyla kullanılamaz.
d)Ölçülülük İlkesi:Bu ilke sınırlamada başvurulan aracın sınırlama amacını gerçekleştirmeye elverişli olmasını bu aracın sınırlama amacı açısından gerekli olmasını ve araçla amacın ölçüsüz bir oran içinde bulunmamasını ifade eder.Ne 1961 anayasasının 11.maddesinde ne de 1982 anayasasının 13.maddesinde bu ilkeye rastlanmaktadır.Bununla birlikte 1982 anayasasının temel hak ve hürriyetlerinin kullanılmasının durdurulmasını düzenleyen 15.maddesinde böyle bir kriter bu yoruma varılabilir.Olağanüstü durumlarda bile temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının tamamen veya kısmen durdurulmasına ancak “durumun gerektirdiği ölçüde” izin verildiğine göre bunun normal zamanlarda evleviyetle geçerli olması gerekir.AY.Mahkemesi de 1961 anayasası döneminde aldığı bazı kararlarda adını tam olarak koymasa da ölçülülük kriterine dayanmıştır.1982 Anayasası döneminde AY.mahkemesi ölçülülük kriterini daha sık kullanmıştır.
e)Hakkın özü ve demokratik toplum düzeninin gerekleri:Temel hak ve hürriyetlerin özünün ne olduğunu diğer bir deyimle onun içeriği bütün hürriyetler için genel olarak tanımlamak mümkün değildir.Ancak genel düzeyde şunu söylemek mümkündür ki bir hak veya hürriyetin özü,onun vazgeçilmez unsuru,dokunulduğu takdirde söz konusu hürriyeti anlamsız kılacak asli çekirdeğidir.1982 anayasası hakkın özü kavramına yer vermeyerek onun yerine “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kriterini kabul etmişti.Getirilen bu kıstas 1961 anayasasının kabul ettiği öze dokunmama kıstasından daha belirgin,uygulanması daha kolay olan bir kıstastır.Esasen uluslararası sözleşmeler ve bildiriler de bu kıstası kabul etmiştir.
4-Temel Hak ve Hürriyetlerin Kötüye Kullanılmaması:
Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılmaması ile ilgili bir hüküm 1961 anayasasının ilk metninde mevcut değildi.Bu anayasada 1971 yılında yapılan değişikliklerle 11.maddeye 3.ve 4.fıkralar eklenmiştir.1982 anayasası ise temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılmamasını ayrı bir hükümle düzenlemiştir.Aslında 1971 anayasa değişikliği ve 1982 anayasası ile bu konuda açık bir hüküm getirilmesi;temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmadıkları takdirde mutlak ve sınırsız olacakları gibi bir yanılgıdan kaynaklanmaktadır. Oysa belirtildiği gibi hak ve hürriyetlerin kendi niteliklerinden tabiatlarından doğan “objektif sınırları vardır.Mesela anayasa toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin silahsız ve saldırısız olmasını belirtmiş olmasa dahi hiç kimse bu hakkın silahlı ve saldırılı yürüyüşleri yapmayı kapsadığını ileri süremezdi.
5-Temel Hak ve Hürriyetlerin Kullanılmasının Durdurulması:
1961 anayasasının temel hak ve ödevlere ilişkin ikinci kısmında temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması ile ilgili bir hüküm yoktu.Buna karşılık 124.maddede sıkıyönetim ve savaş hallerinde hükümlerin nasıl uygulanacağı belirtilmişti.Bu dönemde AY mahkemesi sıkıyönetim halini Anayasanın 11.maddesinde ve temel haklara ilişkin özel maddelerinde gösterilen hürriyeti sınırlama sebeplerinin dışında ve ötesinde onlardan bağımsız bir sınırlama sebebi olarak görmüştür.1982 anayasası temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulmasının konusunu Temel haklar ve ödevler başlıklı ikinci kısmında 15.maddede düzenlemiştir.Ancak bu düzenlemenin 1961 anayasasının değişik 124.maddesinin yorumundan çıkan duruma oranla hürriyetlerin korunması açısından 3 üstünlüğü vardır.Biri ölçülülük ilkesinin açıkça benimsenmiş olmasıdır.Buna göre savaş seferberlik sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması ancak “durumun gerektirdiği ölçüde” durdurulabilir.İkincisi bu tedbirlerin “milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükleri ihlal etmemesi şartıdır.Bu yükümlülüklerden kasıt Türkiye’nin taraf olduğu çeşitli insan hakları sözleşmeleridir.Üçüncüsü 15.maddenin 2.fıkrası savaş seferberlik ve sıkıyönetim durumları ile olağanüstü hallerde dahi hiçbir şekilde durdurulamayacak ve ihlal edilemeyecek bazı temel hak ve hürriyetlerden oluşan bir çekirdek alan yaratmaktadır. Bu 3 güvence AY.mahkemesine 15 maddede anılan olağanüstü durumlarda da hayli etkin bir anayasaya uygunluk denetimi yapma imkanını tanımaktadır.Ne yazık ki olağanüstü hallerde sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan KHK’lerin Anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesine dava açılamaması (mad.148) bu güvencelerin pratik değerini azaltmaktadır.
VII)Hukuk Devleti:
1-Kavram:Anayasamızın 2.maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan Hukuk Devleti ilkesi en kısa tanımıyla vatandaşların hukuki güvenlik içinde bulundukları Devletin eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına bağlı olduğu bir sistemi anlatır.Hukuk dilinde “hukuk devleti” deyimi devletin hukuk kurallarıyla bağlı sayılmadığı “polis devleti” kavramının karşıtı olarak kullanılmaktadır.Bu ilke her şeyden önce devletin işlemlerinin hukuk kurallarına bağlılığını ifade eder.Hukuk kurallarına bağlılığı sağlayacak mekanizma ise devletin eylem ve işlemlerinin yargı denetimi altında bulunmasıdır.Hukuk devleti denince ilk olarak yürütmenin hukuka bağlılığı ve yürütme işlemlerinin yargı denetimi altında bulunması akla gelmektedir.
2-Yürütme İşlemlerinin Yargısal Denetimi:Yürütme organının yargısal denetimi konusunda iki sistem vardır.Bunlardan birincisi söz konusu denetimi yerel yargı organlarına bırakan ve özellikle Anglo-Sakson ülkelerinde uygulanan “adli idare” veya “yargı birliği” sistemidir.Bu sistemde bir tek yargı organı vardır ve devletle fert arasındaki uyuşmazlıklar tıpkı fertler arasındaki uyuşmazlıklar gibi bu yargı organınca yani genel mahkemelerce çözülür.İkinci sistem ise yürütmenin eylem ve işlemlerinde doğan uyuşmazlıkların çözümünü genel mahkemelere değil özel birtakım yargı kuruluşlarına yani idare mahkemelerine bırakır. “İdari yargı” adı verilen bu sistem Fransa’da doğmuş ve oradan diğer Kara Avrupası ülkelerine yayılmıştır.Türkiye’de de 100 yılı aşkın bir süredir kullanılan sistem budur.Anayasa mad.155’e göre Türkiye’de idari yargı sisteminin en üst mercii Danıştay’dır. 155.maddeden ‘de anlaşılabileceği gibi Danıştay’ın idari yargı görevinin yanında merkezi idarenin danışma organı olma fonksiyonu da vardır.Danıştay idari davaların bir kısmında ilk ve son inceleme mercii;bir kısmında ise son inceleme (temyiz ) merciidir.Hukuk devleti ilkesi gerek adli idare gerek idari yargı sistemleriyle bağdaşabilir.Hukuk devleti bakımından önemli olan nokta yürütmenin eylem ve işlemlerinin bağımsız yargı organlarınca denetlenip denetlenememesidir.Bu denetim sağlandıktan sonra denetimi yapan mahkemenin genel mahkeme ya da idari mahkemesi oluşu hukuk devleti açısından önem taşımaz..Buna karşılık yine denetim sistemi ne olursa olsun eğer yürütmenin bir kısım eylem ve işlemleri çeşitli yollarla yargı denetimi dışında bırakılabiliyorsa hukuk devleti ilkesinin zedelenmiş olduğu kanısına varılabilir.24 Anayasası döneminde Danıştay bir kısım yürütme işlemlerini siyasal nitelikli görerek bunlardan doğan uyuşmazlıklara bakmayı reddediyordu.Hükümet tasarrufu adı verilen ve idari yargı organının bir oto-limitasyonuna dayanan bu işlem kategorisinin yanı sıra özellikle 1950-60 yılları arasında çıkarılan bazı kanunlar bir kısım idari işlemler hakkında yargı yoluna başvurulmasını yasaklamış,yani yargı denetimi imkanını kanunla ortadan kaldırmıştır.61 Anayasasının 114.maddesi idarenin hiçbir eylem ve işlemi hiçbir halde yargı mercilerinin denetimi dışında bırakılamaz hükmünü getirmek suretiyle hukuk devletini sarsan bu tip uygulamalara son vermiş oldu.Bu hüküm bir yandan yasama diğer yandan da yürütme organlarına direktif verir nitelikte idi.Yasama organına hitap eden yönüyle idari yargı yolunu kapatacak kanunların çıkarılmasını yasaklıyor;idari yargıya h,tap eden yönü ile de bu mahkemelerin bir kısım idari işlemlerden doğan uyuşmazlıkları kendi görev alanları dışında görerek bunlara bakmaktan kaçınmasını yasaklıyordu.Bu bağlamda 1961 Anayasasının 114.maddesi hukuk devleti bakımından çok önemli bir aşama sağlamıştır.
Bu hüküm 1982 anayasasının 125mad.1.fıkrasında aynen korunmuştur.Ne var ki 1982 anayasasının kendisi (mad.125/2) bu kurala iki istisna getirmiştir.Buna göre cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askeri Şura ‘nın kararları yargı denetimi dışındadır.Cumhurbaşkanı’nın devlet başkanı sıfatıyla yapacağı işlemler idari işlem olmayacağı için bunların yargı denetimi dışında bırakılmasının hukuk devleti ilkesi açısından bir çelişkisi söz konusu değildir buna karşılık hukuki nitelikleri itibariyle tam anlamıyla idari işlemler olan yüksek askeri şura kararlarının yargı denetimi dışında bırakılmasını hukuk devleti açısından haklı bulmak mümkün değildir.1982 Anayasasının 125.maddesi 1961 Anayasasının değişik 114.maddesin

ÜNİTE I
DEVLET, DEMOKRASİ, ANAYASA,
VATANDAŞLIK HAKLARI VE SORUMLULUKLARI
A – KAVRAMLAR
Devlet : Bir vatan üzerinde yaşayan insan topluluğunun beraber ve bir düzen içerisinde yaşamak amacıyla kurduğu örgütlenmeye devlet denir.
Devleti Meydana Getiren Unsurlar: Vatan, millet ve egemen kuvvettir.
Demokrasi : Halkın kendisini yönetecek kişileri kendi iradesiyle seçtiği yönetim biçimidir.
Demokrasinin Temel İlkeleri: Milli egemenlik, hürriyet ve eşitlik, siyasi partilerdir.
Anayasa : Devletin yönetim şeklini kişilerin haklarını ve ödevlerini, devlet organlarını ve bu organlar arasındaki ilişkileri belirten en genel hukuk kurallarıdır.
Anayasalarımız : 1921 Anayasası, 1924 Anayasası, 1961 Anayasası, 1981 Anayasası.
Vatandaş : Aynı topraklar üzerinde yaşayan ve aynı devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan kişilerdir.
Kamu : Bir ülkede yaşayan insanların tümüdür.
Kamuoyu : Her hangi bir konu üzerinde halkın benimsediği genel düşünce ve ortak kanaattir.
Sivil Toplum Örgütleri: Devletin müdahalesi dışında kalmış ve bireylerin kendi kendilerini yönlendirebildikleri demokratik bir yapıdır. Sendika, vakıf, dernek gibi.
B – TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’NİN YÖNETİM YAPISI
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yönetim yapısı üçe ayrılır:
1. MERKEZİ YÖNETİM: Merkezî yönetimin başında Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu vardır. Bakanlar Kurulu, başbakan ve bakanlardan meydana gelir.
a. Cumhurbaşkanı : Devletin başıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ni ve milleti temsil eder. Cumhurbaşkanı seçilebilmek için kırk yaşını doldurmuş olmak, yüksek öğrenim yapmış olmak, TBMM üyesi ya da milletvekili seçilebilme yeterliliğine sahip olmak gibi şartlar gereklidir. Cumhurbaşkanı, meclis tarafından üye tam sayısının üçte iki çoğunluğunun oylarıyla seçilir.
Görevleri: Yurt içinde ve dışında devleti temsil etmek, yasaları yayınlatmak, yüksek dereceli memurları atamak, uluslararası antlaşmaları onaylamak, yasaları tekrar görüşülmek üzere TBMM’ye geri göndermek.
b. Başbakan ve Bakanlar Kurulu: Başbakan,TBMM üyeleri arasından Cumhurbaşkanınca atanır. Bakanlar Kurulu üyeleri, başbakan tarafından seçilir ve cumhurbaşkanınca atanır. Meclis dışından da bakan seçilebilir.
Başbakan, bakanlıklar arasında iş birliğini sağlar. Hükümetin genel programının uygulanmasından o sorumludur.
Devletin önemli işleri, Bakanlar Kurulunda görüşülerek karara bağlanır.
c. Merkezdeki Yardımcı Kuruluşlar:
Milli Güvenlik Kurulu: Milli Güvenlik Kurulu, hükümete yardımcı olan bir kuruluştur. Kararların uygulanmasından hükümet sorumludur. Asker ve sivillerden oluşur.
Devlet Planlama Teşkilatı: Ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınma konularının planlanmasında hükümete yardımcı olan, danışmanlık yapan, plan ve program hazırlayan başbakanlığa bağlı bir kuruluştur.
Danıştay : En yüksek idârî mahkeme, danışma ve inceleme organıdır. Bağımsız bir kuruluştur.
Sayıştay : Devletin gelir ve giderlerini, TBMM adına denetleyen, yargı yetkisi de bulunan kuruluştur.
2. İL YÖNETİMİ: İl yönetimi ;merkezi yönetime bağlı illerle bu illere bağlı ilçeler,ilçelere bağlı bucak ve köylerden oluşur. Ayrıca ,nüfusu köyden fazla ,ilçeden az belediye yönetimi bulunan ve “Belde” adını alan yönetim birimleri bulunur.
-Her ilin başında hükümetin atadığı bir vali vardır.
-Her ilçenin başında hükümetin atadığı bir kaymakam vardır.
-Bucakların başında ise hükümetin atadığı bir bucak müdürü vardır.
-Köylerin başında köylülerin seçtiği ve kaymakama bağlı olan muhtar görev yapar.
* İLDE VALİYE BAĞLI OLAN BİRİMLER ŞUNLARDIR:
-Özel Kalem Müdürlüğü
-İl Milli Eğitim Müdürlüğü
-İl Emniyet Müdürlüğü
-İl Jandarma Komutanlığı
-İl Sağlık Müdürlüğü
-İl Nüfus Müdürlüğü
-İl Kültür Müdürlüğü
-İl Tarım Müdürlüğü
-İl Turizm Müdürlüğü
-İl Bayındırlık Müdürlüğü
-İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü
-İl Defterdarlığı
-İl Veteriner Müdürlüğü
İlde mahkemeler ,savcılıklar ve askerlik şubeleri de bulunur fakat, bunlar valiliğe bağlı değildir. İllerde il yönetim kurulu, ilçelerde ilçe yönetim kurulu vardır. Bucaklarda bucak meclisi vardır.
3. YEREL YÖNETİMLER:
Üç tür yerel yönetim vardır.
a-İl Özel Yönetimi
b-Belediye Yönetimi
c-Köy Yönetimi
a-İL ÖZEL YÖNETİMİNİN BAŞLICA ORGANLARI
1. Vali 2. İl Genel Meclisi 3. İl Daimi Encümeni
b-BELEDİYE YÖNETİMİNİN BAŞLICA ORGANLARI
1. Belediye başkanı :5 yılda bir halk tarafından seçilirler.
2. Belediye meclisi :Belediyenin genel karar organıdır. Üyeleri o yörenin halkı tarafından seçilir. Üye sayısı yörenin büyüklüğüne göre çoğalır. Belediye meclisine, belediye başkanı başkanlık eder.
3. Belediye encümeni : Belediyenin ikinci karar organıdır. Yazı işleri, hesap işleri, sağlık işleri,fen işleri,veteriner,teftiş kurulu müdürleri gibi yöneticiler belediye başkanının başkanlığında toplanır.
Önemli kararları belediye meclisi alır. Bu kararlar doğrultusunda işleri belediye encümeni yürütür. Belediyelerin bütçeleri, vali ya da kaymakam tarafından onaylanarak yürürlüğe girer.
BELEDİYELERİN GÖREVLERİ ŞUNLARDIR:
o Gıda maddelerinin sağlık koşullarına uygun olarak üretilip üretilmediğini denetler.
o Ekonomik alanda denetleme ve fiyat tespiti yapar.
o İş ruhsatları ve bina yapım belgeleri verir.
o Su işleriyle ve ısınmayla ilgilenir.
c. KÖY YÖNETİMİ
Köy kanununa göre , köyler oluşturulur. Köy kurma yetkisi iç işleri bakanlığına verilmiştir. Köyler 442 sayılı Köy kanunu ile yönetilir. Köy tüzel kişiliğinin organları; muhtar, köy ihtiyar heyeti ve köy derneğidir. Muhtar köyde hem yerel yönetimin hem de özel yönetimin başıdır. Köy ilköğretim okulu müdürü ve köy imamı köy ihtiyar heyetinin doğal üyeleridir. Diğer üyeler 5 yılda bir seçilen üyelerdir bunlara aza da denir. Köy yönetiminin geliri köylünün gelir durumuna göre alınan salma adındaki vergidir. Köy halkı bazı işleri ortaklaşa çalışarak yaparlar buna imece denir.
C – VATANDAŞLIK HAKLARI
Vatandaşlık Hakları : Kişilerin toplumla ilişkilerinden doğan haklara denir. Üç gruptur.
1. SOSYAL HAKLAR: Toplum yaşamında herkese insanlık onuruna yaraşır bir yaşam düzeyi, sağlamayı amaçlayan haklardır. Sosyal haklardan başlıcaları; ailenin korunması, eğitim ve öğrenim hakkı, sağlık, çevre ve konut hakkı, gençliğin korunması ve sporun desteklenmesi, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunması gibi haklardır .
Bir Ülkede Sosyal Haklar Eşitlikle Korunmadığında Şu Sorunlar Ortaya Çıkar:
1. Toplumda ekonomik açıdan güçsüz olanlar, güçlüler karşısında korunamaz ve adalet sağlanamaz.
2. İnsanın yaşam mücadelesi zorlaşır, insan onuruna uygun bir ortamda yaşam gerçekleşemez.
3. Yoksulluk ortadan kalkmaz, artar. Fakirler hiç bir haktan yararlanamaz.
4. Toplumda huzur ve güven kalmaz. Bunalımlar artar.
5. İnsan imkanlarını geliştiremez. Bilim sanat ve teknolojik alanlarda etkinlikler gerçekleştiremez.
Türk Kadınının Toplumdaki Yeri
Türk kadını bugünkü durumuna ,Atatürk ilke ve inkılâplarıyla gelmiştir. Bugün kadınlarımız erkeklerle eşit eğitim olanaklarından yararlanmakta ve hemen her iş kolunda çalışmaktadır. Bu şekilde kadınların erkeklerle eşit olarak toplumdaki yerlerini almaları bir uygarlık aşamasıdır. Ve Atatürk inkılâplarının en başarılı sonuçlarından biridir.
2. EKONOMİK HAKLAR: Devlet güçsüzleri, güçlüler karşısında korumak gerçek eşitliği ve toplumsal dengeyi sağlamak amacıyla vatandaşlara ekonomik haklar tanımıştır. Çalışma hakkı, tüketici hakları gibi haklar başlıca ekonomik haklardır.
* Bir Ülkede Ekonomik Haklar Eşitlikle Korunamadığında Şu Sorunlar Ortaya Çıkar:
1. İnsanın doğuştan sahip olduğu temel haklar korunamaz.
2. Çalışanlar emeğinin karşılığını alamaz.
3. Çalışanların sağlıklı bir ortamda çalışmalar mümkün olmaz.
4. İnsanların hak ve özgürlükleri korunamaz.
* Türk Kadınının Çalışma Hayatındaki Yeri:
Ülkemizde kadınlar sosyal yaşama öncelikle öğretmen olarak katılmıştır. Günümüzde kadınlarımız her alanda son derece başarılı hizmetlerde bulunmakta ve erkeklerle el ele toplumun kalkınması için çalışmaktadırlar.
3. SİYASAL HAKLAR: Vatandaşların ülke yönetimine katılmasını sağlayan haklara siyasal haklar denir. Seçme ve seçilme hakkı, vatandaş olma hakkı, kamu hizmetine girme hakkı, dilekçe hakkı başlıca siyasal haklardır.
* Bir ülkede siyasal haklar eşitlikle korunduğunda şu faydalar sağlanır:
1. İnsanların her türlü zorlamadan, devletin ve diğer insanların baskısından uzak kalmaları ve yaşamlarını kendi istedikleri gibi düzenlemeleri kolaylaşır.
2. Kişiye, başkalarının ve devletin karışamayacağı güvenli bir ortam yaratılabilir. İnsanlar bu ortamda hukukun izin verdiği ölçüde başkalarına zarar vermeden haklarını özgürce kullanabilirler.
3. Demokrasinin işlerlik kazanması ve sürekli korunması sağlanabilir.
Ç – VATANDAŞ OLMA SORUMLULUKLARI
Vatandaş Olma Bilinci : Bir vatandaşın haklarının ve görevlerinin farkında olmasıdır. Demokratik yönetimin varlığı ve sürekliliği; vatandaş olma bilincine sahip ve bu bilinç çerçevesinde uygun davranışlar sergileyen insanların çoklukta olmasıyla sağlanabilir.
* Vatandaş Olma Bilincinin Gerektirdikleri:
1. Demokrasi, eşitlik ve özgürlük gibi değerleri benimsemek ve demokrasinin gereğine inanmış olmak.
2. Vatandaş olarak haklarının ve sorumluluklarının bilincinde olmak.
3. Yasalara titizlikle uymak.
4. Diğer insanlara karşı saygılı ve hoşgörülü davranmak, şiddetten yana değil, barıştan yana olmak.
5. Her türlü ayrımcılığa karşı olmak.
* Vatandaş Olma Sorumluluğunu Taşıma Yolları:
1. Seçme ve seçilme hakkı
2. Vergi vermek
3. Askerlik yapmak
4. Kanun ve kurallara saygılı olmak
* Bir ülkede vatandaşlar görev ve sorumluluklarını yerine getirmezlerse şu sorunlar ortaya çıkar:
1. Yönetim dürüst, bilgili, çağdaş ve ülke çıkarları için çalışacak kişilerin elinde olmaz. Yöneticiler halkı temsil edemez.
2. Devlet, ülke giderlerini karşılayacak geliri elde edemez. Dolayısıyla vatandaşa karşı görevini yerine getiremez. İçte düzeni, dışta bağımsızlığı koruyamaz.
3. Ülke bütünlüğü, bağımsızlığı ve varlığı tehlikeye girer.
4. Demokratik yönetimin yerini baskıcı yönetim alır. İnsan hakları korunamaz. Bazı kii ve gruplara ayrıcalık tanınır.
* Millet: Aynı topraklar üzerinde yaşayan aralarında dil, duygu, ülkü, tarih, kültür ve çıkar birliği olan insan topluluğudur.
* Vatan: Bir milletin üzerinde yaşadığı toprak parçasıdır.
D – DAYANIŞMA
Dayanışma : İnsanların duygu, düşünce ve ortak çıkarlarda birbirine karşılıklı olarak bağlı duruma gelmesine dayanışma denir. Dayanışma, toplumda kişiler arasında sevgi, saygı ve işbirliğini geliştirir. Çünkü, dayanışma ahlâkî bir gerekliliktir.
Kurtuluş Savaşında verdiğimiz milli mücadele ve elde ettiğimiz zafer, milli birlik ve beraberliğin bir eseridir.
Birlik ve beraberliğin olmadığı bir toplumda kargaşa ve terör vardır.
* Dayanışmada Sevgi, Saygı ve Hoşgörünün Önemi:
Dayanışma, sevgi, saygı ve hoşgörü varsa gerçekleşebilir. Birbirini sevmeyen, hoşgörü sahibi olmayan, birbirinin haklarına saygı göstermeyen insanlar dayanışma içinde olamazlar.
II. ÜNİTE
İNSAN HAKLARININ KORUNMASI
A. İNSAN HAKLARINI KORUMANIN ÖNEMİ:
İnsan hakları, insanın sahip olduğu haklardır. İnsanın bazı özellikleri ve taşıdığı imkanlar onu diğer canlılardan ayırır. İnsan haklarının temelinde, hiçbir canlıda bulunmayan özellikleri nedeniyle ,insanın değerinin korunması gerekliliği yatar. İnsan hakları korunmazsa,insanın değeri yok sayılmış olur ve birçok sorun ortaya çıkar.
1. İnsan Haklarının Korunmaması Sonucu Ortaya Çıkan Sorunlar:
İnsan haklarının tanınması ve korunması uzun mücadeleler sonucunda mümkün olabilmiştir.
Eğer insan hakları korunmazsa şu olumsuz durumlar ortaya çıkar.
a)Toplumda huzur ve güven kalmaz.
b)Kimse başkalarının haklarına saygı göstermez.
c)İnsanların devlete olan güvenleri zayıflar.
d)Güçlü olanlar güçsüzleri ezerek, daha güçlü duruma gelirler.
e)Toplumdaki insanlar arasında eşitlik söz konusu olmaz.
f)Demokrasi, yerini baskıcı yönetime bırakır.
g)Toplum başka bir devletin egemenliğine girebilir.
* İnsan hakları korunduğu zaman bütün bu olumsuzluklar ortadan kalkar. İnsan haklarını korumak ve yaşatmak hepimizin en başta gelen görevidir.
2. İnsan Haklarını Korumanın Sonuçları:
İnsan haklarının korunması ,her zaman olumlu sonuçlara yol açar. Bu sonuçlar şöyle belirlenebilir.
a)Toplum huzur ve güven içinde olur. Adalet sağlanır.
b)Bireyler yeteneklerini geliştirebilir.
c)Demokratik siyasi yaşam gelişir.
d)İnsanların gelecek kaygısı azalır.
e)İnsanlar vatandaş olma bilincine sahip olurlar.
f)Herkes yasalara uyar.
g)Vatandaşlar birlik ve bütünlük içinde yaşarlar.
h)İnsanlar diğer ülkelerdeki insanların haklarının korunması içinde çaba gösterir , sonuçta yurtta ve dünyada barış sağlanır.
I)Sivil Toplum Örgütleri rahat çalışacakları için seslerini duyurarak kamuoyu oluşturur.
i)İnsanlar arasında dil,ırk,cinsiyet,siyasi düşünce ve mezhep ayrımı yapılmaz.
B-İNSAN HAKLARININ KORUNMASI
İnsan hakları ulusal ve uluslar arası düzeyde olmak üzere iki şekilde korunabilir.
1. İNSAN HAKLARININ ULUSAL DÜZEYDE KORUNMASI
İnsan hakları, anayasa ve yasalarla,insan haklarını korumakla yükümlü devlet organlarıyla,sivil toplum kuruluşları aracılığıyla ve insan hakları danışma kurullarıyla korunur.
a) İnsan Haklarını Korumakla Yükümlü Devlet Organları
1-Anayasa mahkemesi 2-Danıştay 3-Sivil Toplum Örgütleri 4-Yargı Organları
b) İnsan Haklarının Korunmasında Sivil Toplum Kuruluşları ve İşlevleri
İnsan haklarının korunması, devlet ve vatandaş olarak hepimizin görevidir. Tek tek vatandaş olarak yapabileceklerimiz sınırlıdır. Vatandaşların bir araya gelerek oluşturdukları örgütler,insan haklarının korunmasında daha etkili olurlar. Bu örgütler sivil toplum kuruluşlarıdır.
Ülkemizde İnsan Haklarıyla İlgili Olan Sivil Toplum Örgütleri Şunlardır.
1. İnsan Hakları Vakfı 2. Ankara Kadın Dayanışma Vakfı 3. Sokak Çocukları Derneği
4. Çevre Koruma Vakfı 5. Türkiye Erozyonla Mücadele ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA) 6. Tüketici Haklarını Koruma Derneği ve Sendikalar
c) İnsan Hakları Danışma Kurulları ve İşlevi
Her ülkede İnsan Hakları Danışma Kurulları oluşturulmuştur. Danışma kurulları; hukukçulardan,düşünürlerden,sivil toplum kuruluşlarıyla,kamu kuruluşlarından gelen temsilcilerden ve uzmanlardan oluşur.
Bu kurulların amacı insan haklarıyla ilgili sorunların incelenip yetkili birimlere bildirilmesi ve önerilerde bulunulmasını sağlamak içindir.
İnsan Hakları Ulusal Düzeyde Korunmazsa Şu Durumlar Ortaya Çıkabilir:
1. Devlet, bireyin haklarını korumaz.
2. Hükümetin uygulamaları,yargı denetimine açık olmaz.
3. Devlet memurları vatandaşın işlerini, aksatır.
4. İnsan haklarını çiğneyenler cezalandırılmaz.
5. Sivil Toplum Örgütleri kamuoyu oluşturamaz.
6. Devletin gerçekleştirmesi gereken özgürlük,eşitlik ve güvenlik gerçekleşemez. Hukuk devleti ortadan kalkar.
2. İNSAN HAKLARININ ULUSLAR ARASI DÜZEYDE KORUNMASI
Birleşmiş Milletlerin kuruluşunu izleyen dönemde bireyler,uluslar arası planda artık belli bir devletin vatandaşı olarak değil,tek tek insanlar olarak da korunmaya başlandı. Bu fikrin dünya çapında ilk önemli açıklaması, A. B. D başkanı Franklin ROOSVELT tarafından yapılmıştır. ROOSVELT 1941 yılında dört temel özgürlüğün bütün dünyada gerçekleşmesi gerektiğini söylemiştir. Bunlar;
a-Söz ve anlatım özgürlüğü
b-Vicdan özgürlüğü
c-Yoksulluktan kurtulma özgürlüğü
d-Korkudan kurtulma özgürlüğü
a) Uluslar Arası Kuruluşlar:
İnsan haklarının uluslar arası düzeyde örgütlü olarak korunabilmesi için Birleşmiş Milletler Örgütü 24 Ekim 1945’te kurulmuştur.
Birleşmiş Milletler Örgütüne bağlı olan komisyon ve komitelerin başlıcaları şunlardır:
1. Irk Ayrımcılığının Kaldırılması Komitesi
2. Apartheid’a Karşı Grup
3. İnsan Hakları Komitesi
4. Ekonomik-Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi
5. Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Kaldırılması Komitesi
6. İşkenceye Karşı Komite
7. Çocuk Hakları Komitesi
AVRUPA KONSEYİNE BAĞLI OLAN KOMİSYON VE KURULUŞLAR
a-İnsan Hakları Komisyonu b-İnsan Hakları Komisyonu c-Bakanlar Komitesi
b) Uluslar Arası Belgeler:
İnsan haklarının uluslar arası belgelerle de korunması gerekmiştir. Bu konudaki başlıca belgeler şunlardır:
1. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi
2. Kişisel ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslar Arası Sözleşme
3. Ekonomik,Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslar Arası Sözleşme
4. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme
5. Avrupa Sosyal Şartı
6. İşkence ve İnsani Olmayan Yada Küçültücü Ceza ve Muamelelerin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi
7. Her Türlü Irk Ayrımcılığının Önlenmesine Dair Uluslar Arası Sözleşme
8. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Hakkında Uluslar Arası Sözleşme
9. Çocuk Hakları Sözleşmesi
10. Paris Antlaşması
11. Güney Afrika’daki Sistemli Irk Ayrımcılığı Suçunun Cezalandırılması ve Kaldırılması Uluslar Arası Sözleşmesi
12. Helsinki Sonuç Belgesi
c) Uluslar Arası Gönüllü Kuruluşlar:
1. Uluslar Arası Kızılhaç Komitesi
2. // // Hukukçular Komisyonu
3. İnsan Hakları İçin Uluslar Arası Birlik
4. Uluslar Arası Pen Kulübü
5. // // Af Örgütü
ç) İnsan Haklarınının Korunmasında İnsan Hakları Eğitiminin Önemi:
Halkı insan haklarına saygılı yetiştirmenin ön koşulu , onlara eğitim yoluyla insan haklarını tanıtmak ve bu haklardan nasıl yararlanacaklarını öğretmektir. Bunun için de okul yanında kitle iletişim araçlarından yararlanmak gerekir. Televizyon ,radyo ve yazılı basın insan hakları eğitiminde devlete ve topluma destek olmalıdır.
İnsan Hakları Eğitiminin Amaçları Nelerdir?
1. Haberdar etme 2. Bilgilendirme 3. Davranış geliştirme 4. Duyarlı Vatandaş Yetiştirme
d) İnsan Haklarıyla İlgili Özel Günler:
1. Birleşmiş Milletler Günü ( 24 Ekim)
2. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin Kabul Edilişinin Yıl Dönümü (10 Aralık)
3. Çocuk Hakları Günü ( 20 Kasım)
4. Dünya Çocuk Günü ( Ekim ayının ilk pazartesi günü)
5. Dünya Kadınlar Günü ( 8 Mart)
6. Sakatlar Haftası ( 10-16 Mayıs)
7. Çevre Koruma Haftası ( Haziran ayının ikinci Pazar günü)
8. Avrupa Konseyi Günü (5 Mayıs)
9. Dünya Barış Günü ( 1 Eylül)

inkilap tarihi 3


 

ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILAP TARİHİ

 

İNKILAP: Köken olarak inkılap, Arapça “Kalb” kelimesinden türetilmiştir. İnkılap, değişme, bir halden diğer bir hale geçme demektir. Türkçe’de bu kelime “etmek” yardımcı fiiliyle “kalbetmek” şeklinde kullanılır. Türk Hukuk Lügatı’na göre ise; İnkılap; Bir devletin sahip olduğu siyasi, sosyal, askeri alanlardaki kurumların devlet eliyle, makul ve ölçülü metotlarla köklü  bir biçimde değiştirilerek yenileştirilmesidir. Yani inkılaplar, sanayi inkılabı, bilim inkılabı, kültür inkılabı gibi çeşitli alanlarda olabilir. Bu yüzden Atatürk’ün yaptığı yenilikler inkılap olarak kabul edilmektedir.  

Atatürk, inkılap kelimesini sık sık kullanmış, özellikle İnkılap ile İhtilal arasındaki farka dikkat çekmiştir.

İnkılap Olayının Gerçekleşebilmesi İçin Bazı Şartların Bir Araya Gelmesi Lazımdır. Bunlar:

a)                   Toplumun karşı karşıya kaldığı idari, adli, sosyal ve ekonomik buhranlar (Fransız İnkılabında bu durumu görmek mümkündür.)

b)                   Fikir hayatının gelişme göstermesi ve inkılabı hazırlayıcı çalışmaların yapılması. (Fikirsiz inkılap olmaz. Montesqieu, Voltaire, Jean Jacques Rousseau olmasaydı, Fransız İnkılabı olmazdı. Türkiye’de ise inkılap fikri 18.yy sonlarında ve 19.yy başlarından itibaren açılan modern okullarda eğitim gören mektepli gençler arasında yeşermeye başlamıştır. II.Meşrutiyet dönemine gelindiğinde, Fransız İnkılabı düşünürlerinin yanı sıra Namık Kemal, Şinasi, Ziya Paşa gibi Tanzimat Dönemi fikir adamlarının; Tevfik Fikret, Ziya Gökalp, Abdullah Cevdet gibi Meşrutiyet aydınlarının eserleri onların düşünce atmosferini oldukça etkilemiştir. Bu kuşaktan gelen Mustafa Kemal, bu düşünürlerin fikirlerini öğrenmiş, Türk toplum yapısına uygun bir hale getirmiş ve uygulamıştır.)

c)                   Lider ve kadro teşekkülü (Diğer bütün şartlar oluşmuş olsa bile lidersiz ve kadrosuz bir inkılap hareketi düşünülemez. Mustafa Kemal, Türk İnkılabı hareketini başarıyla gerçekleştirecek lider özelliklerine sahiptir.)

d)                   Tertip, disiplin, plan ve program: (Fransız İnkılabı’nda başlangıçta belirli bir plan yoktur. Ancak dana sonra işler bir plan ve programa bağlanmıştır. Türk inkılabında ise başlangıçtan itibaren belirli bir plan, program ve disiplin mevcuttur. Mustafa Kemal ve arkadaşları ancak bu şekilde dünyaya örnek olacak Türk İnkılabı’na işlerlik kazandırmışlardır.

İHTİLAL: İhtilal de Arapça “hal” kelimesinden gelmektedir. Anlamı bozukluk, karışıklık, tahttan indirme demektir. Kavram olarak ihtilal: Bir devletin siyasi teşkilatını, kanuni şekillere hiç uymadan değiştirmek üzere zor kullanılarak yapılan geniş çaplı bir halk hareketidir.

            Görüldüğü üzere inkılap, gelişmeye, ilerlemeye yönelik bir değişikliği ifade ettiği halde, ihtilal, mevcut düzeni bozmaya, çökertmeye yönelik bir anlam taşır. Yani ihtilal bozulan, altüst olan düzenin yerine yeni bir düzenin oluşturulmasını kapsamaz. Sadece inkılabın bir evresini, hareketin yıkıcı olan kısmını teşkil eder. İhtilal, mevcut müesseselerin yıkımını; inkılap ise yeniden müesseseleşmeyi ifade eder. Türkiye’de ihtilal ve inkılap kavramları genellikle ayırt edilmemekte, ihtilal inkılabın yerine kullanılmaktadır. Bunun sebebi Türkçe de her iki kavramın da, Fransız İnkılabı’ndan sonra kullanılmış olmasıdır. 1789 Fransız İnkılabı, sıklıkla telaffuz edildiği gibi bir ihtilal değil, bir inkılaptır. Atatürk’ün deyimiyle 1789 hareketi, tam yüz yıl süren bir ihtilaller serisidir, sonuç itibariyle bir inkılaptır.

DEVRİM: Zaman zaman ihtilal ve inkılap kavramlarının yerine kullanılan “devrim” kelimesi, “devirmek” fiil kökünden türetilmiş olup, daha çok ihtilal anlamındadır. Burada inkılap kavramı yok sayılmıştır.

İSYAN: Sözlük anlamı itaat etmemek, emre boyun eğmemek, ayaklanmak demektir. Kavram olarak ise toplum içinde belirli bir grubun veya herhangi bir teşkilatın sınırlı amaç ve hedefini gerçekleştirmek üzere devlete karşı başkaldırma hareketidir.

            İsyan gelişme gösterebilirse ihtilale, ihtilal gelişme gösterebilirse inkılaba dönüşebilir. Fransız İnkılabı’nda bu böyle olmuştur. Türk İnkılabı’nda ise isyan ve ihtilal safhası yoktur. Mustafa Kemal’in İstanbul Hükümeti’ne karşı gelmesi bir isyan olarak nitelendirilemez. Çünkü ortada baş kaldırılacak bir devlet yoktur. Mondros Mütarekesi’ni imzalayan Osmanlı Devleti, bir devlette bulunması gereken unsurlardan millet unsuru dışındakileri kaybettiği için hukuken varlığını yitirmiştir.

HÜKÜMET DARBESİ: Mevcut iktidara karşı yapılan harekettir. Devletin emri altındaki resmi kuvvetlerden birinin, örneğin ordunun mevcut hükümeti devirip, iktidarı ele alması demektir. Hükümet darbeleri sadece iktidardaki kişileri değiştirirler. Toplumdaki sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel yapıya dokunmazlar.

REFORM (ISLAHAT): Fransızca olan Reform kelimesi, sözlük anlamı olarak düzeltme, iyileştirme anlamına gelmektedir. Osmanlı Devleti’nde reform karşılığı olarak Islahat deyimi kullanılmıştır. Geniş anlamda reform; toplumun ihtiyaçlarına cevap vermeyen kurumları, çağın ihtiyaçlarına ve şartlarına uygun olarak yeniden düzenlemektir. Reformlar o ülkenin hukuk düzenine uygun olarak yapılır. Değiştirilebilir, zorlayıcı değildir.

TEKAMÜL (EVRİM): Arapça, “Kamil” kökünden türemiş olup, ilerleme, gelişme, olgunlaşma anlamına gelmektedir. Evrim kavram olarak mevcut kurumun veya herhangi bir varlığın ideale, daha iyiye doğru gelişmesini ifade etmektedir.

RÖNESANS: Kelime anlamı yeniden doğuş demektir. İlimde, sanatta, fikirde, edebiyatta yeniden doğuşu ifade etmektedir.

TANZİMAT: Kelime anlamı düzene koymak, çekidüzen verme olup Türk Tarihinde bir devreyi ifade eden özel bir kelimedir.

Türk İnkılabı İle Fransız İnkılabı’nın Karşılaştırılması:

 

1) Fransız İnkılabı’nın önceki evrelerinde bir isyan ve uzun bir ihtilaller serisi vardır. Bir asırlık bir sürecin sonunda Fransa’daki olay inkılap haline gelebilmiştir. Türk İnkılabı’nda ise isyan ve ihtilal evresi yoktur. Türk inkılabında doğrudan inkılaba geçilmiştir.

2) Fransız İnkılabı kendi devleti içinde doğmuş, kendi yönetimine karşı gerçekleştirilmiştir. Türk İnkılabı’nın başlangıç noktası ise işgal güçlerine karşı bir Milli Mücadele hareketidir.

3) Fransız İnkılabı öncesinde ülkede bir fikri hazırlık mevcut olup, hareket fiilen tabandan tavana doğru gelişme göstermiştir. Türk İnkılabı’nı ise Mustafa Kemal başta olmak üzere üstteki yönetim kadrosu tavandan tabana doğru gerçekleştirmiştir.

4) Fransız İnkılabı’nı, Burjuva sınıfı başlatmış ve başarıya ulaştırmıştır. Ancak Türk İnkılabı, Türk toplumunda tarihin hiçbir döneminde imtiyazlı sınıflar oluşmadığı için herhangi bir sınıfa mal edilemez.

5) Türk İnkılabı, Fransız İnkılabı gibi uzun ve kanlı değildir.

TÜRK İNKILABINI HAZIRLAYAN SEBEPLER:

           

            Türkler’in tarih boyunca kurdukları en büyük devletlerden biri olan Osmanlı Devleti, dünyanın üç büyük kıtasında önemli topraklara ve stratejik noktalara sahip olup, yükselme döneminde devrinin tek süper devleti durumundadır. Bunun sebebi; uyguladığı bilinçli politika, disiplinli ve güçlü bir askeri teşkilata sahip olması, idari siyasetteki inceliği, adilane davranışı, taassuptan uzak ve hoşgörüye dayanan bir dini anlayışa sahip olmasıdır. Osmanlı Devleti’nin gelişmesi, yeni toprak kazançları elde etmesi gelişigüzel değil, bir program dahilinde ve bilinçli bir biçimde gerçekleşmiştir.

            Ancak daha sonraları Avrupa’da meydana gelen Rönesans, Reform, Fransız İnkılabı gibi gelişmeler, Avrupa’da da önemli değişikliklere yol açmış ve Batı Medeniyeti denilen, bugün hala varlığı ve gücü devam eden bir medeniyet doğmuştur. Avrupa’da yaşanan gelişmeler Osmanlı Devleti’nde olmamış, Yeni Çağ’ın bu en büyük dünya devleti, Yakın Çağ’da hızlı bir gerilemenin içine girmiş ve 20. yy’ ın başlarında çöküşle karşı karşıya kalmıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına yol açan ve dış sebepleri şu şekilde irdelemek mümkündür:

A_İç Sebepler:

 

1. Mülki İdarenin Bozulması:

            Osmanlı Devleti, eski Türk hakimiyet anlayışına göre, veraset usulüyle tahta geçen hükümdarlarca yönetilmekte idi. Devletin başında Osmanlı Hanedanı’na mensup bir hükümdar vardı. Hanedan üyelerinden kimin hükümdar olacağı ile ilgili kesin çizgilerle belirlenmiş bir kural yoktu. Bununla birlikte Türk Örf Hukuku’na göre tahta geçiş, bir gelenek şeklinde bazı prensiplere bağlanmıştı. Buna göre; İktidar hanedan üyelerinin ortak malı idi. Başta bulunan hükümdar, kendisinden sonra tahta geçebilecek veliahtı tayin edebilirdi. Hükümdar eğer sağlığında yerine bir veliaht tayin etmemişse, bu durumda hükümdarın ölümünden sonra hanedan üyelerinin her biri gücü ve nüfuzu varsa, sonucuna katlanmak şartıyla taht üzerinde hak iddia edebilir ve mücadelesinde başarılı olması halinde iktidarı ele geçirirdi.

            Ancak daha sonraki yıllarda bu yöntem değiştirilerek yerine hanedanın en büyük erkeğinin tahta geçirilmesini öngören, “Ekberiyet yani yaşça büyük olma” sistemi getirildi. Bu sistem taht kavgalarını ve dolayısıyla kardeş kanı dökülerek devletin iç bunalıma itilmesini önlemiştir. Ancak iktidarı elde etmede sadece yaşın ölçü olması, şahsi yeteneklere bakılmayışı, yetersiz hanedan üyelerinin de devletin başına geçmesine yol açmıştır. Ayrıca Osmanlı Devletinin kuruluş döneminde uygulanan şehzadelerin sancaklara gönderilmesi anlayışı 18.yy. başlarında veraset sisteminin değiştirilmesi ile kaldırılmış, şehzadelerin sarayda tutulması, devleti yönetme alışkanlığından uzak, deneyimsiz padişahların ülkeyi kötü yönetmelerine neden olmuştur. Devleti iyi yönetemeyen, düşük seviyeli padişahların yönetime gelmesi de, yukarıdan-aşağıya doğru mülki idarenin tüm kademelerinde bozulmaya yol açmış, bu bozulma da Osmanlı Devleti’ni genel bir çöküntüye götürmüştür.
2. Ordu Teşkilatı’nın Bozulması:   

            Osmanlı ordusu başlangıçta yaya ve müsellem denilen atlılardan oluşan, savaş zamanlarında toplanan bir uç beyliği ordusu niteliğindeydi. Devletin kurulmasından sonra yaşanan gelişmelere paralel olarak ordu da yeniden teşkilatlandırılmıştır. Devlet tam anlamıyla kurulduğunda, Osmanlı kara ordusu Yeniçeri Ocağı (Kapıkulu) ve Tımarlı Sipahiler olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır.

            Yeniçeri Ocağı I. Murat döneminde kurulmuş olup, merkezde bulunan bir ordudur. II. Mahmut döneminde ocaktaki asker sayısı 100.000’i aşmıştır. Tımarlı Sipahiler ise toprak sistemine bağlı olarak memleketin çeşitli yörelerinde yetiştirilen askerlerdir. Devletin en güçlü olduğu dönemlerde, ordunun çoğunluğunu Tımarlı Sipahiler oluşturmaktadır. Ancak gerileme döneminden itibaren her iki askeri birlikte çağın gerektirdiği yeniliklere ayak uyduramamış, bunun sonucunda Osmanlı ordusu eski savaş gücünü yitirmiş, disiplinsiz, amirine başkaldıran, yeniliklere tavır alan bir insan topluluğu görünümüne bürünmüştür. Özellikle yeniçeri teşkilatı düşmandan çok kendi yönetimini ve halkını korkutan bir ordu haline dönmüştür.      

Preveze deniz zaferiyle Akdeniz’in en üstün gücü haline gelen Osmanlı donanması ise 17. y.y.da gerilemiştir. Avrupa’daki gemi teknolojisine ayak uyduramayan Osmanlı donanması 19. y.y’da büyük ölçüde çökmüştür.

            Kara ve deniz kuvvetlerinden oluşan Osmanlı ordusunun devletin kuruluş dönemindeki gücünü devam ettirememesinin ve çöküntüye uğramasının nedenlerini şu üç maddede özetlemek mümkündür:

 

a) Osmanlı devletinin kuruluş yıllarındaki dinamizmini sürdürememesi. Buna bağlı olarak Osmanlı ordusunun gelişen Avrupa orduları karşısında yetersiz kalması

b) Avrupa orduları ateşli silahlarla donatılırken; Osmanlı devletinin bu konuda gerekli duyarlılığı gösterememesi. Yakın çağda dışarıdan modern silah alma çabalarının da sonuçsuz kalması

c) Gerileme döneminden itibaren uğranılan yenilgilerin orduda moral çöküntüsü yaratması. Bu çöküntünün tedbir alınarak giderilmesi yerine teşkilatın ihmal edilmesi.

Bu sebeplerden dolayı çöküntüye uğrayan yeniçeri ocağı 1826’da  II. Mahmut tarafından kaldırılmıştır. Tımarlı Sipahi Sistemi’nin bozulmasında ise, bu teşkilatla doğrudan ilgili olan “dirlik” denen toprak sisteminin bozulması etkili olmuştur. Bir hizmet karşılığı verilen dirliklerin hakkı olanlarla değil de iltimasla rastgele şahıslara verilmesi tımarlı sipahi sisteminin de bozulmasına yol açmıştır.

III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinde yeni ordu düzenlemelerine gidilmişse de bu kolay olmamıştır. 20. yy başlarında dünya standartlarına yakın bir ordu oluşturulabilmiştir. Ancak siyasi çekişmeler bu ordunun da başarısını engellemiştir. Özellikle Balkan Savaşları’nda bu durum acı bir biçimde görülmüştür.

3. İlmiye Teşkilatı’nın Yetersiz Kalması:   

Osmanlı İlmiye Teşkilatı 15. ve 16. y.y’larda çağdaşlarına göre oldukça ileri seviyedeydi. Fatih Dönemi’nde Osmanlı Medreseleri gerek eğitim kadrosu, gerekse programı bakımından çok zengindi. Yükselme Devri’nin devlet adamlarını ve devlet kadrolarını yetiştiren Osmanlı İlmiye Teşkilatı 18. ve 19. y.y.lara gelindiğinde çok farklı bir mahiyet almış, Avrupa’daki ilmi gelişmeleri takip edemediği gibi, büyük program değişikliğine uğrayarak sahip olduğu zenginlikleri kaybetmiştir. Örneğin; Yakın Çağ Medreseleri program yönünden 15. y.y. Osmanlı medresesine göre çok gerilemiş ders programlarında pozitif ilimlere yok denecek kadar az yer vermiştir. Bu da devleti yönetecek kadroların kötü yetişmelerine neden olmuştur.

            Diğer taraftan medrese zamanla ilimle uğraşmayan bir kurum haline gelmiştir. Buna paralel olarak medrese siyasetle uğraşmaya başlamıştır. Bu durum medreseye hem itibarını hem de bağımsız hareket etme yeteneğini kaybettirmiş, onu siyasetin emrine sokmuştur. Medrese ilim yuvası,müderrislikte meslek olmaktan çıkmıştır. Medreselerin çöküşü medrese ile birlikte devleti ve toplumu da çöküşe sürüklemiştir. Medrese ne kendini yenilemeye teşebbüs etmiş ne de kendi dışında bir yeniliğe fırsat tanımıştır.

Osmanlı ilmiye teşkilatı yönetim bakımından da bütünlük göstermemektedir. Okullar tek bir elden yönetilmemekte, farklı kurumlara bağlı olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Yabancıların kurdukları azınlık okulları da eğitimde ayrı bir karışıklık yaratmaktadır.

Yakın Çağ’da özellikle 2. Mahmut devrinde eğitim ile ilgili reformlar yapılmaya çalışılmıştır. Ancak bu reformlar eğitimde ikiliğe yol açmış, bu durum cumhuriyet dönemine kadar sürmüş.

4. Adalet Sisteminin Çökmesi:

            Adalet kurumu, Osmanlı Devleti’nin sınırlarının genişlemesinde büyük rol oynamıştır. Osmanlının adalet sistemi ve anlayışı devletin güçlü olduğu dönemlerde, değişik toplumlar arasında büyük ilgi uyandırmıştır ancak, 19. y.y.da adalet sisteminde adaletin yerini rüşvet, adam kayırma ve menfaat almıştır. Adalet sisteminin çökmesi hukukun üstünlüğü anlayışının yıkılması Osmanlı Devleti’ni hızla çöküntünün eşiğine getirmiştir.

5. Ekonomik Yapının Bozulması:

 

            Osmanlı ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayanıyordu. Dirlik Sistemi içerisinde toprağı işleyenleri gelirlerine göre vergilendiriyordu. Osmanlı Devleti, yükselme devrinde çok iyi işleyen bir maliye sistemine sahipti. 16 y.y.da da ekonomik yönden Osmanlı Devleti güçlüdür. Ancak daha sonraki yıllarda diğer alanlardaki çöküşe paralel olarak ekonomik alanda da hızlı bir çöküş yaşanmıştır. Ekonomik alanda çöküşün başlıca sebepleri şunlardır:

  1. Başlangıçta Fransa’ya daha sonra diğer Avrupa devletlerine verilen kapitülasyon denilen ticari imtiyazların Osmanlı Devleti aleyhinde gelişme göstermesi.
  2. Batıdaki sanayii inkılabının Osmanlı Devletin’de gerçekleştirilememesi, sanayii ürünlerinin yerli Osmanlı el sanatlarını ezmesi ve eritmesi
  3. Kaybedilen savaşlar sonucunda ödenmek zorunda kalınan tazminatlar ve artan askeri giderler
  4. Dışarıdan alınan dış borçların ödenememesi sonucunda kurulan düyunu Umumiye Teşkilatı
  5. Artan rüşvet ve su istimal olaylarının devlet adamlarının bu sorunu çözememeleri
  6. Ekonomiyi yönlendirecek insan unsurunun yetiştirilmemesi
  7. Sömürgecilik hareketinin sonucunda İspanyolların güney Amerika’dan getirdikleri altınlar yüzünden Avrupa’yı sarsan enflasyonun Osmanlı devletini de etkilemesi
  8. Dirlik sisteminin bozulması yüzünden tarım faaliyetlerinin aksaması ve devletin vergi kaybına uğraması
  9. Coğrafi keşifler sonucu dünya ticaret yollarının değişmesi ve Osmanlı Devleti’nin daha önce elinde tuttuğu ticari avantajları kaybetmesi

 

6. Azınlıkların Osmanlı Devleti Aleyhindeki Faaliyetleri:

 

            Osmanlı Devleti’nin idaresi altında değişik din ve milliyetlere mensup topluluklar yaşamaktaydı. Bu toplulukların her biri Osmanlı çatısı altında yaşamaktan memnundu.Ancak yakınçağda Avrupalı devletlerin güçlenmesi ve Osmanlı azınlıkları azınlıkları ile ilgilenmeye başlaması,bu toplulukların her birinin Osmanlı Devleti aleyhinde din ve milliyetçilik unsurları etkin rol oynamıştır.Fransız ihtilali ile yayılan milliyetçilik fikrinin etkisi ve Rusların kışkırtması ile önce Balkan milletleri bağımsızlık hareketleri izlemiştir.Dolayısıyla azınlıklar Osmanlı Devletinin içten çökertilmesinde etkili olmuşlardır.

B_DIŞ SEBEBLER:

 

            1-_Batıdaki Coğrafi Keşifler, Rönesans ve Reform Hareketleri ve Bunların Osmanlı Devlet üzerindeki Etkiler:

            Osmanlı Devleti kuruluşundan kısa bir süre sonra hızla yükselerek, çağının en güçlü devletlerinden biri olmuştur. Dünyanın önemli ticaret yollarını kendi kontrolü altında bulunduran Osmanlı Devleti ekonomik açıdan da güçlüdür.Haçlı Seferleri’nden itibaren Doğu dünyasını ve onun zenginliklerini tanıyan Avrupalılar hep o zenginliklere kavuşmayı düşünmüşler, bunun içinde bilimsel araştırmalara yönelmişlerdir.Bilimi kilisenin dar kalıplarında çıkararak, gözlem ve deneye dayandıran Avrupalılar yeni icatlar ortaya koymuşlardır.Bu bağlamda pusulanın bulunması, gemi yapım tekniğinin geliştirilmesine ve açık denizlere kolaylıkla çıkılmasına imkan sağlanmıştır.Dünyanın şekli konusunda ortaya atılan doğru bilgiler ispatlanmış, bu bilgilerin ışığı altında çizilen haritalarla Avrupalı denizciler dünyanın başka kıtalarına ulaştırmıştır.Böylece Osmanlı Devleti’nin kontrolü altında olan ticaret yolları kullanılmaz hale gelmiş, bu durum Osmanlı Devleti’nin ekonomik üstünlüğünü yitirmesine yol açmıştır.Bunun yanı sıra Amerika kıtasının keşfedilmesi, buradaki yer altı zenginliklerinin Avrupa’ya aktarılması Osmanlını para düzenini bozmuştur.Avrupalı tüccarlar Osmanlı Devleti’nin ürettiği hammaddeyi daha fazla gümüş para vererek alması, o dönemdeki paranın değer kaybetmesine yol açmıştır.Ülkedeki para bolluğu enflasyonu doğurmuştur.Bu da altın fiyatlarını yükseltmiş, hayatı güçleştirmiştir ve sanayiinin gelişmesini engellemiştir.

            2-Kapitülasyonlar ve Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri :

 

            Kapitülasyon; yabancı bir devlet uyruğunun oturduğu ve iş yaptığı ülkede, o ülkenin vatandaşlarına tanınmayan bazı ayrıcalıklarda yaralanmasıdır. Bu ayrıcalıklar ticari, ekonomik, kültürel v.b olabilir Osmanlı Devleti’nin Kanuni döneminde Fransızlara verdiği kapitülasyonlar ticari nitelik taşımaktadır. Buna göre Osmanlı Devleti’nin de ticaret yapacak olan Fransız tüccarları on yıl vergi vermeyecekler, malların değeri üzerinden %3 gümrük alınacak, Fransızlar arasında çıkacak ticari anlaşmazlığa, anlaşmazlığın çıktığı yerdeki Fransız Konsolosu bakacak, taraflardan biri Türk ise sorunu Osmanlı kadısı Fransız elçilinin bir görevlisinin gözetiminde çözecektir.

Kanuni’nin ölümünden sonra bu ayrıcalıklar yenilenmiştir.Yenilenirken vergi muafiyeti süresiz olarak uzatılmıştır.Fransa’ya tanınan bu ayrıcalıklardan zamanla bütün Avrupa devletleri yararlanmışlardır.

 Avrupa’da teknolojik gelişim hızla ilerleyip,Sanayi İnkılabı yapılarak,üretim maliyeti düşürülmüş,fabrikasyon üretime geçilerek,mal miktarı çoğaltılmıştır.Bu gelişme Batılılar için,ucuz hammaddesi,kabalık nüfusu,kapitülasyonların kendilerine sağladığı düşük gümrük gelirleriyle Osmanlı Devletin’i cazip bir pazar haline getirmiştir.Avrupa’da fabrikalarda üretilen mallar,Osmanlı pazarına sürülünce,korumasız,zayıf Osmanlı sanayisi bunlarla rekabet edememiş ve büyük darbe yemiştir.

 Osmanlı devlet adamlarının,kapitülasyonların zararlarını örtmek için,sanayi yi koruyucu önlem almak amacıyla gümrük vergilerini artırma istekleri,büyük tepkilere yol açmıştır.Kapitülasyonlardan kurtulmak isteyen Osmanlı Devleti’nin bu yoldaki çabaları sonuç vermemiştir..Öyle ki,I.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin yanında yer alan Almanya ve Avusturya-Macaristan kapitülasyonların kaldırılmasına,diğer devletlerden daha fazla tepki göstermişlerdir.Türkiye ancak Lozan da kapitülasyonlardan kurtulabilmeyi başarmış ve Türk Sanayiini korumayı gerçekleştirmiştir.

 3.Sanayi İnkılabı ve Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri:

 

      Sanayi İnkılabı,buhar gücünün bulunması,bu gücün üretimde kullanılmaya başlanması sonucunda ortaya çıkan üretimin basit el aletleri ile pahalıya ve yavaş yapılması uygulamasının terk edilmesi,üretimin fabrikalarda hızlı ve ucuza gerçekleştirilmesi olayıdır.Yani Sanayi İnkılabı üretimde basit el aletlerinin yerini,makinenin almasıdır.Sanayi İnkılabı,”Globalleşme” denilen,pazarları ve üretimi dünya boyutuna taşıyan ekonomik dönüşümün de başlangıcını teşkil etmektedir.

       Sanayii İnkılabı küçük sermayeden,büyük sermayeye,yani kapitalizme geçilmesini sağlamış,küçük sanayii kuruluşlarının yıkılması,ucuz ve bol üretimi dünya ticaret dengesini değiştirmiştir.Sanayii İnkılabı ile birlikte Avrupa’da hammadde ve Pazar problemi yaşanmıştır.Bu problem batılı ülkeleri hem milli sınırları içinde,hem de sömürgelerinde koruyucu tedbirle almaya ve yeni pazarlar bulmaya zorlamıştır.Kalabalık nüfusu,yer altı ve yerüstü zenginlikleriyle Osmanlı Devleti bu açıdan Batılılar için önemli bir Pazar niteliği taşımıştır.Osmanlı Devleti’nin Sanayii İnkılabı’ndan olumsuz yönde etkilenmemek için alması gereken önlem yüksek gümrük uygulayarak Avrupa mallarına karşı yerli sanayisini korumak ve sanayiini çağdaş teknolojiyle güçlendirerek,Batı malları ile rekabet edebilecek duruma getirmektir.Ancak bunların hiçbiri yapılmadığı için Osmanlı Devleti,Sanayii İnkılabı’ndan olumsuz yönde etkilenmiştir.

       Mal üretimi çoğaldıktan sonra,artık kapitülasyonların tanıdığı ayrıcalıkları da yeterli görmeyen Batılılar,Osmanlı Devleti’nin uyguladığı ticaret yasaklarından,tekel uygulamalarından şikayetçi olmaya başlamışlardır.İngilizler,Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşanın çıkarttığı isyan ortamından faydalanarak,1838 Ticaret Antlaşmasıyla bu şikayetlerden kurtulma imkanını elde etmiş,bunu diğer büyük Batılı   devletler izlemiş ve ülke adeta bir yarı sömürge ağı içine düşmüştür.Avrupa malı ucuz ve bol miktarda Osmanlı pazarına girerken,Osmanlı ülkesindeki hammadde daha ucuza yurt dışına çıkarılmış,bu da yerli sanayiinin gelişmesini engellemiştir.

 Osmanlı Devleti’nin savaşlar yüzünden mali durumunun bozulması ve izlediği yanlış ekonomik politika,Onu Batılı devletlerden borç almaya zorlamıştır.Alınan borçlar yerinde kullanılmadığı için,devlet bu paraların faizlerini bile ödeyememiş ve iflas ettiğini açıklamıştır.Batılıların,Osmanlı Devleti’nden alacaklarını tahsil etmek gayesiyle 1881’de kurulan Duyun-u Umumiye Teşkilatı,devletin gelirlerinin önemli bir bölümünü el koydurmuştur.Bu da Osmanlı Devleti’nin mali bağımsızlığını yitirmesine neden olmuştur.Osmanlı Devleti’nin bu şekilde borçlanması yabancı müteşebbise yaramış,Türk müteşebbisler ya tamamen ortadan silinmiş,ya da yabancılarla anlaşarak çalışmalarına devam etmek zorunda kalmışlardır.Bunun sonucunda demiryolu,limanlar,elektrik-havagazı,su ve maden ocakları hep Avrupalı işletmeciler tarafından işletilmiştir.amacı kar etmek olan bu şirketler,milli kaynakları rasyonel olmayan bir şekilde kullanarak zenginleşirken,ülke kaynaklarını kurutmuşlardır.

 4.Fransız İnkılabının Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri:

 

            Fransız İhtilali birden ortaya çıkmış bir olay değildir.Fransız İhtilalin’e yol açan gelişmeleri Ortaçağın karanlıklarında aramak lazımdır.Ortaçağ Avrupa’sında insanların düşünce yapısına dinin katı kuralları egemendi.(Skolastik Düşünce Sistemi)Avrupalı Rönesans ile kiliseyi kendi kabuğuna çekilmeye mecbur ederek,bilimde,teknikte,kültürde ve güzel sanatların her dalında hür düşünmek imkanı elde etmiştir.Ancak Rönesans ve Reforma rağmen Avrupa insanı hala siyasi hürriyetini yakalayamamıştır.Avrupa’da insanların siyasi haklarını elde edebilme yönetime katılabilme,kendilerini yönetecek olan kişileri belirleyebilme arayışları sınıf mücadelelerinin yaşandığı ve halkının çok kötü yönetildiği Fransa’da başarıya ulaşmış ve Fransız İhtilali ile Fransız insanı kralın mutlak otoritesini kırmış,temel hak ve hürriyetlerini elde etmiştir.

            Fransız İnkılabı ile ortaya çıkan fikir akımlarından biri olan liberalizm;tüm insanların eşit olması lazım geldiği,her insanın anayasal çerçevedeki temel hak ve hürriyetlerine sahip olması icap ettiği anlayışını benimser ve kralın yetkilerinin daraltılmasını,vatandaşların da yönetime katılmaları anlayışını kabul eder.Liberalizm,ekonomide de benimsenmiştir.

 Fransız İnkılabı ile ortaya çıkan ikinci fikir akımı ise Liberalizmin(Kişi Hürriyeti),milletlere uyarlanmış şekli olan,bir devletin egemenliği altında yaşayan millet veya milletlerin hür ve bağımsız olması lazım geldiği anlayışını savunan Nasyonalizm(Milli bağımsızlık veya Milliyetçiliktir)’dir.

 Böylece Fransız İhtilali sonucunda ortaya çıkan Liberalizm ve Nasyonalizm anlayışı ile baskıcı,eşitliğe dayanmayan,devlet anlayışı Fransa’da kuvvet yoluyla yıkılmıştır.

 Fransa’da mutlakıyetin sonunu getiren bu gelişme,Avrupalı mutlak kralları korkutmuştur.Fransız Kralının başına gelenleri yaşamak tahtını iktidarını kaybetmek istemeyen Batılı krallar,İhtilal Fransa’sına savaş ilan ederek  Fransa Kralının başını yiyen bu fikir hareketlerini Fransa’da etkisiz hale getirme yoluna gitmişlerdir.Ancak cephelerde Avrupalı askerlerin,Fransız askerlerinden eşitlik,özgürlük gibi kavramları duymaları,olayı tersine çevirmiştir.Avrupalılar krallarına yönelerek,Fransızların sahip oldukları hak ve özgürlükleri onlardan talep etmeye  başlayınca 1815’de Fransa ile savaşa son verilmiş Avusturya Başkanı Meternick’in öncülüğünde toplatılan Viyana Konferansı’nda Avrupa’da filizlenmeye başlayan eşitlik,özgürlük fikirlerine karşı ortak ve etkili mücadele kararı alınmıştır.Avrupa’da kralların iktidarlarını koruyabilmek için halka karşı şiddet kullanmaya yönelmeleri yıllar boyu sürecek iç savaşlara yol açmıştır.1818-1848 yılları arasında çıkan ayaklanmalar sonucunda Avrupalı halk,kralların otoritesini yenmiş ve böylece Avrupa’da da mutlakıyetçi devlet yapısı terkedilmiştir.

 Böylece Fransız İnkılabı önce Fransa’nın sonra Avrupa’nın daha sonra da tüm dünyanın siyasi,hukuki ve toplumsal yapısını değiştirecek bir düzenin temellerini atmıştır.Bu düzenin dayanakları;her vatandaşın özgür olduğu,yasalar karşısında eşit haklara sahip bulunduğu,milletin kendi kendisini yönetmesi(yani demokratik bir düzen),bu düzenin temel yapısını belirleyen anayasaların yapılması,devletin laikleştirilmesi ve milliyetçi bir niteliğe büründürülmesidir.

            Fransız İhtilali sonucunda ortaya çıkan Nasyonalizm (Milliyetçilik) kavramı,çok milletli devletlerin parçalanmalarına yol açmıştır.Nasyonalizmden en çok etkilenen devletlerden biri de Osmanlı Devletidir.Fransız İhtilalinin getirdiği milliyetçilik anlayışı Osmanlı topraklarında yaşayan azınlıkları harekete geçirmiş,Osmanlı Devletini çökertmek isteyen dış güçlerin kışkırtmaları sonucu Sırplar,Rumlar,Bulgarlar,Romenler ayaklanmışlardır.Bu ayaklanmaları bastırmak Osmanlı Devletini ekonomik yönden sarstığı gibi,siyasi açıdan da büyük devletlerin Osmanlıların iç işlerine karışmalarına yol açmıştır.Bu milletlerin önce özerklik,daha sonra da bağımsızlıklarını kazanmaları,Osmanlı Devletinin giderek küçülmesine neden olmuştur.

 Fransız İnkılabının Osmanlı Devleti üzerindeki bu olumsuz etkisine karşın,bu olay Türk İnkılabı düşüncesinin doğmasında etkin rol oynamıştır.Fransız İnkılabı sonucunda azınlıkların milliyetçilik anlayışını benimsemeleri,Türklere de örnek teşkil etmiş,Türkçülük yani milliyetçilik anlayışı doğmuştur.Demokrasi,anayasa,özgürlük gibi kavramları Türk aydını da tanımış,Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları bu kavramların etkisi altında yetişmiş ve Kurtuluş Savaşıyla çağdaş Türk Devletini kurmuşlardır.

OSMANLI DEVLETİNİN JEOPOLİTİK KONUMU

 

      Jeopolitik;( Jeo:Yer-Politik:Siyasi)Ekonomik,coğrafi,siyasi,kültürel vb. unsurların bir ülkenin dış politikasına etkisini inceleyen bilim dalıdır.Günümüzde olduğu gibi geçmişte de Anadolu,dünya güç dengelerini etkileyecek sürekli çıkar çatışmalarının odak noktasını oluşturmuştur.Çünkü Anadolu,Avrupa-Asya-Afrika kıtalarını kontrol altında tutabilecek önemli bir noktada bulunmaktadır.Türkiye dünya üzerindeki konumu dolayısıyla Avrupa,Asya ve Afrika kıtalarının düğüm noktası olarak nitelendirilen Akdeniz ve Ortadoğu’nun Doğu-Batı ve Kuzey-Güne-y ekseni üzerinde bir köprü özelliğine sahiptir.Yine Türkiye konumu nedeniyle farklı özelliklere sahip Avrupa,Asya ve Afrika ülkelerinin fiziki,sosyo ve ekonomik mihverleri üzerinde çakışmakta,başka bir ifade ile mihverler Türkiye’den geçmektedir.Ayrıca Türkiye’nin tüm kara,deniz ve hava sahası;Avrupa ve Asya’dan;Ortadoğu,Basra Körfezi ve Afrika’ya stratejik düzeyde kuvvet intikali için lüzumludur.

 Tüm bu özellikleri Ona dünya güç merkezleri için mutlak kontrol edilmesi ve elde bulundurulması gerekli bir hedef olma niteliği kazandırmaktadır.Ayrıca bu bölgenin boğazlara sahip olması dolayısıyla Doğu Akdeniz ve Basra Körfezine hükmetmede büyük bir avantaja sahip olması imkanını yaratmaktadır ki bu da bu topraklarda kurulu olan devletin stratejik önemini artırmaktadır.Günümüzde Türkiye’nin geçmişte de Osmanlı Devleti’nin jeopolitik,jeostratejik değeri onun hassas coğrafi konumundan kaynaklanmaktadır.Günümüzde Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik değeri artarak devam etmektedir.Yeni dünya düzenini oluşturmaya çalışan büyük güçlerin Balkanlar,Kafkaslar,Ortadoğu ve Orta Asya’da söz sahibi olabilmek için Türkiye’ye büyük önem vermeleri bunun göstergesidir.

Büyük Devletlerin Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri

 

 Yakınçağ da Osmanlı siyasi literatürüne “Düvel-i Muazzama” olarak geçen büyük devletler;İngiltere,Rusya,Fransa,Almanya,ABD,İtalya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğudur.Bu devletlerin Osmanlı toprakları üzerindeki emelleri şöyledir:

 1.İngiltere’nin Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:

 

 Türklerin İngilizler ile ilk karşılaşmaları Haçlı Seferleri ile başlar.İngilizler,Osmanlı Devleti üzerine Haçlı Seferleri’ne katılarak Niğbolu’da Türklerle savaşmışlardır.Görüldüğü gibi Türk-İngiliz ilişkileri düşmanca başlamıştır.Bu düşmanlığın sebebi,büyük ölçüde din farklılığıdır.1453’te İstanbul’un Türkler tarafından fethi üzerine,Papanın çağrısı ile İngilizler Türklerle olan ticari ilişkilerini kesmişlerdir.XVI.yüzyılın ortalarında İngiliz-İspanyol rekabeti,İngilizleri Türklerle yaklaştırmış ve İngilizler XVII.yüzyıl boyunca İspanya-Fransa ve Portekiz ile olan sömürgecilik rekabeti ve Türkiye’deki karlı ticaret sebebiyle Osmanlı Devleti ile iyi ilişkiler kurmaya özen göstermiştir.Bu iyi ilişkiler XVIII.yüzyılın sonuna değin devam etmiştir.XIX.yüzyılda ise İngiltere,Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü savunan bir politika izlemesi Hindistan meselesi ile ilgilidir.İngiltere ancak kendi etkisi altındaki bir Osmanlı Devleti sayesinde,en önemli sömürgesi olan Hindistan’a uzanan yolları güven altında tutabilirdi.Fransa’nın 1798’de Mısır’a saldırması,Rusya’nın boğazlara hakim olma arzusu İngilizleri,Hindistan’a giden ve Osmanlı egemenliğinde olan yolları,bu güçlü devletlere kaptırmaktansa,kendisinin yardımıyla güçlenecek bir Osmanlı Devleti’nin bırakmaya zorlamıştır.Osmanlı Devletini yardımlarıyla Rusya’ya ve Fransa’ya karşı ayakta tutmaya çalışan İngilizler,bunun karşılığı olarak da Osmanlı Devletini Pazar olarak kullanmışlardır.1877-78 Osmanlı-Rus savaşını Osmanlı Devleti’nin kaybetmesi,İngilizleri Osmanlı Devletine yönelik politikalarını tekrar gözden geçirmeye zorlamıştır.Osmanlı Devleti’nin bir türlü güçlenemediğini,kendi bağımsızlığını koruyamayacak kadar zayıfladığını düşünen İngilizler,Osmanlı Devleti’ne verdiği desteği çekerek,onu yıkma politikalarını uygulamaya koymuşlardır.İngilizlerin bu yeni politikalarını uyguladıklarının iki önemli kanıtı vardır: 1)İngilizlerin 1878’de Kıbrıs’a asker çıkarmaları ve Mısır’ı işgal etmeleri. 2)Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti’nin kurulmasına öncülük etmeleri.

 2.Rusya’nın Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:

 

Çar I.Petro ile Rusya dış siyasetinde ilk denizlere açılma politikasını uygulamaya koyulmuştur.Boğazlardan geçerek,sıcak denizlere inmeyi ve Rusya’yı denizlere hakim bir ülke konumuna getirmeyi hedefleyen Çarlık Rusya’sı,XVIII.yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti aleyhinde bir büyüme ve gelişme göstermiştir.XVIII.yüzyılda Osmanlı Devleti henüz Rusya’ya karşı koyabilecek güçtedir.XIX.yüzyılda iyice zayıflayan ve Rusya’ya karşı tek başına mücadele demeyecek duruma düşen Osmanlı Devleti,bu yüzyılda da Rusya ile çıkarları çatışan İngiltere,Fransa,Avusturya gibi ülkelerle zaman zaman işbirliğine giderek bu güçlü düşmanına karşı varlığını koruyabilmiştir.

 Milli Mücadele sırasında Rusya kendi çıkarları yüzünden Türkiye’ye maddi destek sağlamışsa da,Rusya hiçbir zaman Türk toprakları üzerindeki emellerinden vazgeçmemiştir.Montrö Boğazlar Sözleşmesi görüşmeleri sırasındaki tavrı bunun delilidir.Türkiye 1946’da Rus tehdidine karşı NATO’ya girmiştir.

 3.Fransa’nın Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:

 

            Türk-Fransız ilişkileri de Haçlı Seferleriyle başlamıştır.İngiltere’nin Osmanlı toprakları üzerindeki en önemli emeli,Orta doğuya özellikle de Suriye ve Lübnan’ı ele geçirebilmektir.Fransa özellikle Tanzimat sonrası kültürel alandaki Batılılaşma çalışmalarımızda toplumumuz nazarında model bir ülke olmuştur.Ancak bütün bunlar Fransızların,Osmanlı Devleti aleyhindeki politikasını değiştirmemiştir.I.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarının İtilaf Devletleri arasında paylaşımı gayesiyle yapıla gizli antlaşmalara Fransa da katılmış ve kendisine büyük bir pay verilmiştir.

 4.Avusturya-Macaristan’ın Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:

 

Bu devlet de yükselme döneminden itibaren Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki en büyük rakibidir.XVI. ve XVII:yüzyıllarda Osmanlı Devleti Avusturya’ya üstünlüğünü kabul ettirmiştir.1683 yılında Osmanlı Devleti’nin Avusturya karşısında uğradığı Viyana bozgunu ile Osmanlı karşısında güçlü duruma geçmiş,zaman zaman Rusya ile ortak hareket ederek Osmanlıyı Avrupa’dan atmaya çalışmıştır.Daha sonra dikkatini Balkanlar üzerine yoğunlaştıran Avusturya,bu bölgeden Ege’ye uzanmak istemiştir.Bu dönemde benzer emeller taşıyan Rusya ile Balkanlar’da menfaatleri çatışan Avusturya,1908’de Bosna-Hersek’i Osmanlı Devletinde almıştır.Bundan sonraki siyasi ve askeri olaylarda Avusturya,Almanya ile birlikte hareket etmiş,onun adeta tabii müttefiki olmuştur.Bu yüzden de Avusturya,I.Dünya Savaşı’nda Almanya ve Osmanlı Devleti ile aynı ittifakın içinde yer almıştır.I.Dünya Savaşı sonunda Avusturya-Macaristan da Osmanlı Devleti gibi parçalanmıştır.

 5.Almanya’nın Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:

 

1871’de Prusya’nın önderliğinde milli birliğini tamamladıktan sonra,takip ettiği siyasi ve iktisadi politikalar sayesinde Avrupa’nın en güçlü devletlerinden biri olmayı başaran Almanya’nın Osmanlı Devleti ile doğrudan sınır komşuluğu yoktur.Bu nedenle Almanya’nın,Osmanlı topraklarını ele geçirmeye yönelik politikası olduğu söylenemez.1878’de İngiltere’nin,Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruma politikasını sona erdirmesi İngiliz donanmasını Basra Körfezi’nde kontrol altında tutmak isteyen Almanya’nın,Osmanlı Devletine yakınlaşmasına neden olmuştur.Almanya bu sayede hem Türk topraklarından geçerek,Kızıldeniz ve Hint Okyanusuna kadar olan toprakları,İngiliz İmparatorluğu’nun sömürge yollarını kontrol etme imkanını elde ediyor,hem de Osmanlı Devleti’nden ekonomik ve siyasi çıkarlar sağlamayı hedefliyordu.Bu ilişkiler çerçevesinde Berlin-İstanbul-Bağdat demiryolu projesinin yapılmasına başlanmış,bu proje İngilizleri oldukça rahatsız etmiştir.Türk-Alman yakınlaşması I.Dünya Savaşı sırasında da sürmüş Osmanlı Devleti gücüne hayranlık duyduğu Almanya’nın yanında yer alarak,I.Dünya Savaşı’nın bitimi ile tarihi ömrünü tamamlamıştır

 6.İtalya’nın Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:

 İtalya da Almanya gibi milli birliğini XIX.yüzyılın ikinci yarısında tamamlamış bir devlettir.Sanayileşmesini tamamlayamadığı için,şansını Osmanlı topraklarında denemek istemiştir.Bu doğrultuda hareket eden İtalya,Osmanlı egemenliğindeki Trablusgarp ve Bingaziyi sömürge olarak kullanabilmek amacıyla 1911’de Osmanlı Devleti’ne savaş açmış,bu topraklara asker çıkarmıştır.Ardından Rodos ve 12 Adayı işgal etmiştir.1912’de Trablusgarp Savaşı sonucunda imzalanan Qundy (Uşi) Antlaşmasıyla,İtalya hedefine ulaşmış,Trablusgarp ve Bingaziyi kendi sömürgesi yapmıştır.

I.Dünya Savaşı sırasında,Osmanlı Devleti karşısında İtilaf Devletleri safında yer alan İtalya,Türk topraklarının paylaşımını öngören gizli antlaşmalara katılmış,kendisine İzmir’in verilmesi benimsenmiştir.Ancak Paris Barış Konferansı kararıyla İtalyanların yerine İzmir’e Yunanlıların çıkartılması,İtalyanları İtilaf Devletlerine kırgın hale getirmiştir.Bu yüzden İtalyanlar,Kurtuluş Savaşı’nda diğer devletler gibi karşı tavır almamışlardır.

 7.ABD’nin Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:

 

İlk Amerikan Konsolosluğu 1824’de İzmir’de açılmış,başlangıçta kültürel amaçlara yönelik olan ABD-Osmanlı ilişkileri giderek ekonomik alana yönelmiş ve 1830’da ABD ile bir ticaret antlaşması imzalanmıştır.Dış politikasında 1823’de kabul ettiği Monröe Doktrini’ni uygulayan ABD kendi kıtası dışındaki olanlarla pek ilgilenmemiştir.Ancak Monröe Doktrini’nin varlığına rağmen,ABD zaman zaman başka ülkelerin sorunlarına karışmış (Örneğin:Ermeni Meselesi)bu da iki ülke arasındaki ilişkilere bazen gölge düşürmüştür.Amerika’nın Türkiye ile ilgili dış politikası,I.Dünya Savaşı’nın ardından ağırlık kazanmıştır.ABD Başkanı Wilson Barış Prensipleri’nin 12.maddesi,Osmanlı Devleti ile ilgilidir.Ancak Türklerin lehine olan bu madde diğer devletler tarafından uygulanmamıştır.

Büyük Devletlerin Osmanlı Devleti Üzerindeki Emellerine Ulaşmak İçin Uyguladıkları Baskı Metotları

 

 1.Kültürel Baskı:

 

Kapitülasyonlar kapsamında Batılılara verilmiş olan okul açma izni,Batılılar tarafından Osmanlı Devletine bir baskı olarak kullanılmıştır.Bu ayrıcalıktan önce Fransa daha sonra da İngiltere,ABD,Almanya;Avusturya ve İtalya yararlanmıştır.Yabancılar Osmanlı toprakları üzerindeki açtıkları okullar sayesinde hem misyonerlik faaliyetlerini yürütmüşler,hem de kendi kültürlerini benimseyecek genç aydınlar yetiştirmeye çalışmışlardır.Ayrıca bu okullar Fransız İnkılabı sonucunda sloganlaşan milliyetçilik,eşitlik,hürriyet,adalet gibi kavramların toplumda yayılmasına ve Osmanlı Devleti’nin çökmesine öncülük etmişlerdir.

 2.Ekonomik Baskı:

 

Ekonomik baskı aracı olarak da yine kapitülasyonlar ön plana çıkmaktadır.Bunun yanı sıra Osmanlı Devleti’nin nakit sıkıntısı içine düşerek 1854 Kırım Savaşı’ndan itibaren yaptığı borçlanma,Osmanlı Devletini ekonomik iflasa sürüklemiştir.Ancak Duyun-u Umumiye’nin kurulmasıyla dışarıdan yeni krediler bulunabilmiş,devletin gelir kaynaklarının büyük bölümüne hükmeden bu teşkilat,Osmanlı Devletinin sömürge durumuna düşmesine neden olmuştur.

 3.Siyasi Baskı:

 

 XVII.yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa devletleri,çeşitli siyasi toplantı ve kongrelerde aldıkları kararlarla Osmanlı Devletine siyasi baskı uygulamışlardır.Viyana,Paris ve Berlin Konferansları’nda bu açıklıkla görülmektedir.Osmanlı Devletini zor durumda bırakan kararların alınmasında Rusya,İngiltere,Fransa ve Avustralya çok etkili olmuşlardır.Bu devletler “Hasta Adam” olarak nitelendirdikleri Osmanlı Devleti’nin mirasından pay alma yarışına girişip,aralarında yaptıkları gizli antlaşmalarla Ona hayat hakkı tanımak istememişlerdir.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                  

 4.Askeri Baskı

 

Büyük devletler Osmanlı üzerindeki emellerine ulaşabilmek için zaman zaman askeri baskıya başvurmaktan çekinmemişlerdir.Başta Rusya olmak üzere,Avrupa devletleri askeri işgallerle Osmanlı ülkesini yağmalamaya çalışmışlardır.Rusya;Balkanlar da ve Kafkaslar da,Fransa;Kuzey Afrika da(Cezayir,Tunus),İngiltere;Kıbrıs ve Mısır da,Avusturya;Bosna-Hersek de,İtalya ise Trablusgarp da ki Türk topraklarını işgal etmişlerdir.

 Osmanlı Devleti kültürel,ekonomik,siyasi baskı metotlarıyla Büyük devletler tarafından yıpratılmış,nihai amaç askeri baskılarla gerçekleştirilmiştir.

 

ŞARK MESELESİ

 1815 Viyana Konferansı’nda Batılıların ortaya attığı Şark Meselesi’nin kökü çok eskilere dayanmaktadır.Avrupa’yı oldukça uğraştıran Şark Meselesini iki safhada incelemek mümkündür.Şark Meselesinin birinci safhası 1071-1683 yılları arasındaki devredir. Bu safhada Avrupalılar savunmada, Türkler ise taarruz halindedir. 1071_1683 yılları arasında Şark Meselesi’nin esasları şunlardır:

 

  1. 1.                   Türkleri Anadolu’ya sokmamak.
  2. 2.                   Türkleri Anadolu’da durdurmak.
  3. 3.                   Türklerin Rumeli’ye geçişini engellemek.
  4. 4.                   Türklerin Balkanlar üzerinden Avrupa’ya ilerleyişine engel olmak.

 

   Şark Meselesi’nin bu hedeflerine rağmen Türkler Anadolu’ya girmiş, yerleşmiş, Rumeli’ye geçmiş, Balkanları tamamen zaptetmiş ve 1683’de Türklerin Viyana önlerinde yenilmesiyle Şark Meselesi’nin birinci safhası kapanmış, ikinci safhası açılmıştır.

     Şark Meselesi’nin ikinci safhasında ise Türkler savunmada, Avrupalılar ise taarruzdadır. 1920 yılına kadar süren Şark Meselesi’nin bu safhada gelişmesi şu seyri izlemiştir :

           

  1. 1.                   Balkanlardaki Hıristiyan milletleri Osmanlı hakimiyetinden kurtarmak.
  2. 2.                   Osmanlı topraklarında yaşayan Hıristiyanların haklarını korumak amacıyla, Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahale etmek
  3. 3.                   Türkleri Balkanlardan tamamen atmak
  4. 4.                   İstanbul’u Türklerden geri almak.
  5. 5.                   Osmanlı Devleti’nin Asya’daki topraklarında yaşayan Hıristiyan azınlıkların bağımsızlıklarına kavuşmalarını sağlamak. (Ermeniler)
  6. 6.                   Anadolu’yu paylaşarak, Türkleri Anadolu’dan çıkartıp, Orta Asya’daki yurtlarına sürmek.

 

    Şark Meselesi’nin 1920’ye kadar süren safhasında Batılılar başarılı olmuşlardır. Tırablusgarp  Savaşı ile İtalyanlar Kuzey Afrika’ya yerleşmiş, Balkan Savaşları ile Osmanlı Devleti Balkanlarda büyük toprak kaybına uğratılmış, Osmanlı topraklarında yaşayan azınlıklar bağımsızlıklarını kazanmada başarılı olmuşlar, Ermeniler ayaklanma çıkartarak, Osmanlı Devleti’ni içten çökertmişler, 1. Dünya Savaşı sırasında yapılan gizli antlaşmalarla Türk toprakları büyük devletler arasında paylaşılmış, Mondros Mütarekesi’nden sonra İtilaf Devletleri bu paylaşıma uygun olarak Türk topraklarını işgal etmişlerdir. Sadece İstanbul’un işgali Çanakkale Savaşları sırasında M. Kemal’in çabalarıyla önlenmiştir. Şark Meselesi projesini son anda iflasa sürükleyen gelişme, Anadolu’da M. Kemal’in önderliğinde Milli Mücadele harekatının başlatılması ve başarıya ulaştırılmasıdır.

    Genel tanımıyla Müslüman Türkleri Balkanlardan ve Anadolu’dan atmayı hedefleyen Şark Meselesi, Lozan Antlaşması ile iflas etmiştir.

 19. Yüzyılda Osmanlı Devleti’nde Yenilik Hareketleri

 

    18. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı Devleti’nde planlı ve programlı bir ıslahat hareketinden söz etmek mümkün değildir. Devletin kötüye giden durumu karşısında, bu gidişatı durdurmak için alınması gereken tedbirler hakkında bazı raporlar hazırlanmış, ancak bu teşebbüsler bilinçli bir kadroya dayanmadığı ve kişiler bağlı kaldığından başarılı olamamıştır.

    Karlofça Yenilgisi ile birlikte Osmanlı yöneticilerinin ve aydınlarının Batı’ ya bakış açısı değişmiştir. O döneme kadar kendilerini Batı’ dan üstün gören Osmanlılar, artık Batı’ nın üstünlüğünü kabul etmiş ve Osmanlı Devleti’nde Batı tarzında yenilikler yapılmasını zorunlu görmüşlerdir.

     Osmanlı yöneticileri bir yandan çeşitli nedenlerle Avrupa’dan kaçıp, Osmanlı Devleti’ne sığınan aydınların görüşlerinden yararlanmaya çalışmış, bir yandan da Avrupa’nın çeşitli ülkelerine elçilik heyetleri göndererek, o ülkeleri yakından tanımaya çalışmışlardır. Nitekim bunun sonucu olarak 1727’de ilk Türk Matbaası kurulmuştur. 1773’de çağdaş bilgilerle donatılmış denizciler yetiştirmek üzere Mühendishane-i Bahr-i Hümayun adı altında bir okul açılmıştır. Avrupa’dan Osmanlı Devleti’ne çeşitli yollarla gelip devlet hizmetine girenlerin yardımlarıyla açılan askeri okullardan yetişen kişilerin gayretleri sonucu, Osmanlı Devleti’nde batılı anlamda ıslahat hareketleri başlamıştır. Ancak 3.Selim  dönemine kadar önemli bir gelişme gösterilememiştir.

III. Selim Dönemi Islahatları

     III.Selim tahta çıktıktan sonra (1789_1807), devletin kötü gidişatını durdurmak için alınması gereken tedbirleri belirlemek üzere, ülkenin ileri gelen devlet adamlarından oluşan bir danışma meclisi  (Meşveret Meclisi) toplamıştır. III.Selim, bu meclisin hazırladığı raporlar doğrultusunda “Nizam_ı Cedid” adı verilen yenilikleri yapmak amacıyla bir dizi ferman yayınlamıştır. 1793’de Yeniçeri ocağının yanı sıra Nizam_ı Cedid adıyla Avrupa tarzında bir askeri ocak kurulmuştur. Bu ocağın subay ihtiyacını karşılamak için de 1794’de Mühendishane-i Berri Hümayun adlı bir okul açılmıştır.

     III..Selim döneminde Avrupa başkentlerinde (Paris, Londra, Berlin, Viyana) daimi elçilikler açılmıştır. Batı dillerinde yazılmış önemli eserler Türkçe’ye çevrilerek, Batı düşüncesinin ülkeye girmesine hız verilmiştir. Ancak yeniliklere karşı olanların Kabakçı Mustafa’nın önderliğinde çıkarttıkları isyan sonucunda III.Selim tahttan indirilmiş, böylece ilk ciddi ve geniş boyutlu yenileşme hareketi bu şekilde engellenmiştir. Yeniçeri teşkilatını kaldırmayı, ulemanın nüfuzunu kırmayı, Osmanlı Devleti’ni Avrupa’nın ilim, sanat, ziraat, ticaret ve medeniyette gerçekleştirdiği ilerlemelere ortak etmeyi amaçlayan Nizam_ı Cedid hareketi, III.Selim döneminin kapanmasıyla bu hedefleri tutturamadan sonuçsuz kalmıştır.

                                    II. Mahmut Dönemi Islahatları

     III..Selim’in izinden giden II.Mahmut (1808_1839), onun ıslahatlarını canlandırmaya çalışmıştır. II.Mahmut, öncelikle orduyu ele alarak Sekban_ı Cedid adında bir ocak açtırmış, bu gelişme Yeniçerilerin isyanı ile son bulmuştur. Yeniliklerin önündeki en büyük engelin Yeniçeri Ocağı olduğunu gören II. Mahmut, bu ocağın kaldırılması yönünde çalışarak, 1826’

da Yeniçeri Ocağını ortadan kaldırmıştır. Onun yerine Asakir_i  Mansure_i muhammediye adıyla yeni ve modern bir ordu kurmuştur. 1826’da ilk defa  Avrupa’ya öğrenci gönderilmiştir. Yabancı uzmanların yardımlarıyla Harbiye ve Tıbbiye gibi yeni askeri okullar açılmıştır. İlköğretim mecburi hale getirilmiştir. Medreselerin dışında Rüştiye mektepleri açılmış, 1831’ de Takvim_i Vekayi adıyla ilk resmi gazete yayınlanmaya başlamıştır. Yurt dışına çıkışlarda pasaport uygulanmasına yine bu dönemde başlanmıştır. Kıyafette yenilik yapılarak, fes ve pantolon giyilmeye başlanmıştır. II. Mahmut döneminde Vezir_i Azam’ın gücü zayıflatılarak, padişahın otoritesi kuvvetlendirilmiştir. Hükümet teşkilatında değişiklikler yapılarak, bakanlıkların kurulmasına başlanmıştır. Bu şekilde II.Mahmut döneminde yapılan yeniliklere Tanzimat döneminin fikri yapısı oluşturulmuştur.

                                               TANZİMAT FERMANI

                                                   (3 KASIM 1839)

 

      Tanzimat dönemi (1839-1876), Osmanlı tarihinde yeni bir devrin başlangıcıdır. Bu dönem, devletin siyasi, sosyal, askeri ve kültürel alanlarda kötüye gidişini önlemek gayesiyle daha geniş ıslahatların yapıldığı bir devirdir. Yapılması düşünülen düzenlemelerle ilgili ferman hazırlandıktan sonra, Gülhane Parkı’nda halka okunduğu için Gülhane Hatt_ı  Hümayunu diye de anılır. Bu ferman Mustafa Reşit Paşa tarafından hazırlanmıştır. Tanzimat Fermanı’nda çıkarılacak olan yeni kanunların dayandırılacağı temel ilkeler şunlardır:

 

  1. 1.    Müslüman ve Müslüman olmayan bütün halkın can, mal ve namus güvenliğinin sağlanması.
  2. 2.    Herkesten belli uluslara ve kazancına göre vergi alınması
  3. 3.    Herkesin kanun önünde eşit tutulması, mahkemelerin açık yapılması ve kimsenin yargılanmadan öldürülmemesi.
  4. 4.    Herkesin mal, mülk edinmesinin sağlanması, istediğinde bunları satması ve ya yenisini alması, çocuklarına miras bırakma hakkının bulunması.

 

Padişah,  bu fermana ve ona dayandırılarak yapılacak kanunlara saygı göstereceğine dair yemin etmiştir. Böylece Osmanlı padişahı kendi gücünün de üstünde bir kanun gücünün varlığını tanımak durumunda kalmıştır. Tanzimat Fermanı ile Osmanlı Devleti’ne ilk kez hukukun üstünlüğü anlayışı girmiştir. Bu ferman ile Batılılaşma belirli bir program dahilinde uygulamaya koymuş, Batılılaşma sistemleşmiş, eşitlik anlayışı benimsenmiştir. Tanzimat Fermanı’nın getirdiği yenilikler başlangıçta hem Müslüman, hem de Müslüman olmayan kesimi memnun etmiş, ancak daha sonra Tanzimat Fermanı’nda yer alan hususların çoğu yerine getirilememiş ve başlangıçta fermana duyulan hoşgörünün yerini, memnuniyetsizlik almıştır. Tanzimat Fermanı’nın istenilen şekilde uygulanmayışının temel sebepleri şunlardır :

  1. 1.           Batı’ dan alınan yeniliklerin derinliğine anlaşılamamış olması, sadece şeklen benimsenmiş olması.
  2. 2.           Azınlıklara verilen hakların büyük devletleri tarafından istismar edilmesi. Büyük devletlerin , azınlıkların haklarını koruma adı altında fermandaki ilgili maddeye dayanarak, Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmaları ve bunun, Tanzimat Fermanı’nın uygulanmasını Osmanlı Devleti açısından zorlaştırması.
  3. 3.           Tanzimat Fermanı ile amaçlanan ıslahatları yapacak kadroların olmaması.

 

     Bu nedenlerden dolayı, Osmanlı tebaasını dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin Osmanlı vatandaşlığı altında birleştirmeyi hedefleyen Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını önleyememiş, devlet içinde iki başlılığa yol açmıştır.

                        ISLAHAT FERMANI

                                                   (28 şubat 1856)

Osmanlı Devleti’nin Kırım Savaşı’ndaki müttefikleri tarafından hazırlanmış olup,

Osmanlı Devleti’ne zorla kabul ettirilmiş bir fermandır.  Azınlıklara Tanzimat Fermanı ile verilen ayrıcalıkları kabul eden bu fermanla, azınlıklara haklarını iyileştirici bir dizi yenilikler getirmiştir. Islahat Fermanı ile azınlıklara devlet memuriyetine girebilme, askeri ve sivil bütün okullarda okuyabilme, Müslümanlarla Müslüman olmayanların kanunlar önünde eşit sayılması azınlıkların seçme ve seçilme hakkını kullanabilmeleri ayrıcalığı tanınmıştır.

1.MEŞRUTİYET

(23 Aralık 1876)

 

     Osmanlı Devleti’nde padişahın yetkilerinin ve yönetimin anayasa (Kanun_i Esasi) ile belirlendiği dönemdir. Avrupa’yı yakından gören, devletin gidişini beğenmeyen ve yapılan yenilikleri yeterli görmeyen Türk aydınları, Avrupa’da olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de halkın devlet işlerini denetleyebileceği Meşrutiyet idaresine geçilmesi kanaatinde idiler. Bu görüşü benimseyenlerin başında Namık Kemal ve Ziya Paşa geliyordu. Bu iki Türk aydının başını çekiği gruba Genç Osmanlılar (Jön Türkler) deniyordu. Genç Osmanlılar, Meşrutiyet ilan edilir, Mebuslar Meclisine Müslüman olmayan halkın temsilcileri de katılırsa, Müslümanlarla aralarındaki ayrılığın giderilebileceğine ve bir Osmanlı Milleti oluşacağına inanıyorlardı. Böylece Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışması engellenmiş olacaktı. Genç Osmanlıların düşüncelerini Mithat Paşa gibi ileri gelen bazı devlet adamları da benimsiyordu. Yalnız Meşrutiyet yönetiminin kurulabilmesi için, bu idare tarzını benimsemeyen Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi gerekiyordu. Neticede Mithat Paşa, Hüseyin Avni Paşa, Sadrazam Mehmet Rüştü Paşa Abdülaziz’i tahttan indirerek yerine V. Murat ‘ı geçirdiler.  Akli dengesi bozuk olan V. Murat tahtta sadece üç ay kalabilmiştir. Yerine Meşrutiyet’ i ilan edeceğine söz veren II. Abdülhamit tahta çıkarılmıştır.

      Abdülhamit’ in sadrazam olarak atadığı Mithat Paşa’nın başkanlığına bir kurul tarafından anayasa (Kanun_i Esasi) hazırlanmıştır. Bu anayasa Abdülhamit’ in bazı düzeltmelerinden sonra 23 Aralık 1876’ da törenle halk önünde ilan edilmiştir. Böylece Osmanlı Devleti’nde Meşrutiyet idaresi yürürlüğe girmiştir. Üyelerini halkın seçtiği Meclis-i Mebusan ile Padişahın atadığı kişilerden oluşan Ayan Meclisi toplanmıştır. Bu iki meclis bir araya gelerek Genel Meclisi  oluşturmaktadır. Bu ilk anayasa ile padişaha bakanlar kurulunu atama, görevden alma, dış ülkelerle antlaşma yapabilme, savaş ilan edebilme, meclisi açma ve kapama yetkisi verilmiştir. Başkanlığını sadrazamın yaptığı Bakanlar kurulu, devlet işlerini yürütmekle görevlidir. Bu kurulun aldığı kararlar padişahın onayı ile yürürlüğe girebilecektir. Kanun teklifi yetkisi bakanlar kuruluna, yasama görevi Mebuslar Meclisi ile Ayan Meclisi’ne verilmiştir. İki mecliste kabul edilen kanunlar, padişahın onayından sonra kabul edilmiş olacaktır.

     Bütün Osmanlı halkının kanunlar önünde eşit olduğu Meşrutiyet’ in ilanıyla kabul edilmiş, herkese şahsi mesken, eğitim, yayın, ortaklık kurma hürriyeti tanınmıştır. Kimseden kanunsuz para alınmayacağı, vergilerin herkesin gelirine göre alınacağı ve angaryanın yasak olduğu belirtilmiştir.

     1877_78 Osmanlı Rus Savaşı’nın Osmanlı Devleti’nin yenilgisiyle sonuçlanması, Meclis_i Mebusan’ın bu başarısızlığı padişaha ve bakanlar kuruluna fatura etmeye kalkışması, II. Abdülhamit’i anayasal yetkisini kullanarak Mebuslar Meclisi’ni kapatmaya yöneltmiş, böylece 1. Meşrutiyetin idaresi de sona ermiştir.

2.MEŞRUTİYET

(23 Temmuz 1908)

 

     Osmanlı Devleti’nde padişahın yetkilerinin ve yönetiminin anayasa ile ikinci kez düzenlendiği dönemdir. II. Abdülhamit’in 1. Meşrutiyetin sona erdirilmesinden itibaren uyguladığı baskı politikasına rağmen, devlet içinde bazı gizli siyasi faaliyetler devam etmiş ve cemiyetler kurulmuştur. Bu cemiyetleri kuranlar, devletin kurtuluşu için değişik fikirlere sahip olduklarından aralarında bir birlik yoktur.

     Aydınların bir bölümü, Osmanlı Devleti’nin çöküntüye uğramasının önlenmesi için yeniden Meşrutiyetin ilan edilmesi ve anayasal düzene geçilmesi görüşündedirler. Bir kısım aydın da, güçlü olabilmek için dünyadaki büyün Müslümanları birleştirecek bir İslam birliğinin oluşturulmasından yanadır. Bir başka grup aydın da, dünyadaki bütün Türklerin bir yönetim altında birleştirilmesi düşüncesini taşımaktadır.

     Böyle farklı düşüncelerin benimsendiği bir ortamda meşrutiyet idaresine taraftar olan aydınlar, İttihat ve Terakki adı altında gizli bir dernek kurmuşlardır. Bu derneğe üye olanların amacı, II. Abdülhamit’e meşrutiyet yönetimini zorla kabul ettirmektir. İngiltere ve Rusya’nın Reval şehrinde yaptıkları gizli görüşmelerde, Makedonya’nın Osmanlı Devleti’nden ayrılması konusunda fikir birliğine vardıklarını öğrenen İttihat ve Terakki yönetimi hemen harekete geçmeye karar vermiştir. Cemiyete bağlı 3. Ordu subayları arasında amaç birliği sağlanmış, Niyazi Bey ve Eyüp Sabri Bey Manastır bölgesinde; Enver Bey Selanik yakınlarında birlikleriyle dağa çıkarak ayaklanmışlardır. Cemiyet, Selanik’te, Manastır’ da ve diğer Rumeli şehirlerinde hürriyetin ilanına karar vermiştir. Ayaklanmanın genişlemesinden korkan II. Abdülhamit, 2. Meşrutiyet’ i ilan ederek, Kanun-i Esasi’ yi yeniden yürürlüğe koymuştur. Ardından da seçimler yapılarak, Mebusan Meclisi açılmıştır. 2. Meşrutiyet ile birlikte 1876 anayasası üzerinde 1909’da yapılan değişiklikle padişahın yetkileri sınırlandırılmıştır. Yeni düzenlemeye göre padişah sadrazamı atayacak, bakanları sadrazam belirleyecek ve padişahın onayına sunacaktır. Bakanlar kurulu yasama meclislerine karşı  sorumlu kılınmıştır. Her iki meclise de kanun teklif etme yetkisi tanınmıştır. Padişahın kanunları veto etme yetkisi sınırlandırılmıştır. Basına sansür konulamayacağı belirtilmiştir. Ancak bu anayasa iç karışıklıklar, savaşlar, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin tutumu yüzünden gerektiği biçimde uygulanamamıştır. Özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bir yıl sonra Abdülhamit’i 31 Mart ayaklanması sonucunda tahttan indirterek, onun sahip olduğu hak ve yetkileri kendi üzerlerine almaları yüzünden 2. Meşrutiyet de beklenen faydayı sağlamamıştır. 2. Meşrutiyet Devletin çöküşünü önleyemediği gibi, 2. Meşrutiyet yıllarında Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi, Yunanistan’ın Girit’ i ele geçirmesi, Avusturya_Macaristan’ın Bosna_Hersek’ i topraklarına katması gibi olaylar yüzünden devlet büyük kan kaybına uğramıştır.      

Osmanlı Devleti’nin Son Döneminde Ortaya Atılan Devleti Kurtarmaya Yönelik        Fikir Hareketleri:

 

  1. 1.    OSMANLICILIK:

 

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan, Tanzimat Dönemi’ne kadar ülkede devlete adını veren Osman Bey’ in hanedanına dayanan bir “Osmanlılık” fikri vardır.

Osmanlı Devleti’nde 1789 Fransız İnkılabı’nın etkisiyle milliyetçilik fikrinin yayılmaya başlaması, Osmanlı topraklarında en fazla refah içinde yaşayan kesim olan gayri_müslimlerin kendi devletlerini kurmaya başlamaları, Osmanlı Devleti’ni ciddi bir bunalıma itmiştir. Batının gücüne karşı koyamayacaklarını anlayan Osmanlı yöneticileri, ona karşı çıkmak yerine, onun sempatisini kazanarak, yardımını elde etmeyi tercih etmişlerdir. Bu anlayışın etkisiyle II. Mahmut döneminde Osmanlı Devleti’nde batı anlayışına uygun ıslahatlar yapılmıştır. Böylece Osmanlı Devleti’nde bu yenilikler sonucunda batıyı yakından tanıyan, yabancı dil bilen bir yeni genç nesil yetişmiştir. Osmanlıcılık fikri işte bu genç neslin ürünüdür. Genç Osmanlılar adı altında örgütlenen bu genç kadro, Osmanlı tabakasına eşit haklar tanınması, bu hakların yasalarla güvence altına alınması, Meşrutiyet yönetimine geçilmesi görüşündedir. Osmanlıcılık fikrini savunan Genç Osmanlılara göre; Osmanlı Devleti’nin kurtuluşu, ancak Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan tüm insanlar arasında dil, din, ırk, mezhep farkı gözetmeksizin herkesin Osmanlı vatandaşı olduğunu kabul etmekle sağlanabilecektir.

Genç Osmanlılar, II. Abdülhamit’ e meşrutiyeti kabul ettirerek, Osmanlıcılık fikrini uygulamaya koymuşlarsa da, ülkedeki milliyet isyanlarının durmaması, bu isyanların gelişimine paralel olarak Osmanlıcılık fikrinin de önemini kaybetmesine yol açmıştır.

  1. 2.    İSLAMCILIK:

 

Ülkede İslamiyet’e ve dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlara önem veren ve tüm Müslümanlar arasında bir birliğin sağlanmasını gerçekleştirmeye çalışan, devletin sosyal bağlarını din birliğinde arayan bir akımdır. İslamcılık fikir akımının öncüsü II. Abdülhamit olup, onun saltanatı süresince, iç idare ve dış siyasette bu fikir akımının gelişme göstermesine çalışılmıştır. İslamcılık fikir akımının ortaya çıkmasında, Osmanlı topraklarında yaşayan Müslümanlara, gayrı_Müslimlerin ilişkilerinin bozulması, 1877_78 Osmanlı Rus Savaşı sırasında Balkanlar’ da çok sayıda Müslüman’ın işkence görerek ölmesi, pek çoğunun malını, mülkünü, terk ederek Anadolu’ya kaçmak zorunda kalması, Avrupa’nın Osmanlı topraklarında yaşayan gayrı_ Müslimler’ in  lehine olacak gelişmeler için, Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmaları, Müslümanların yaşadıkları toprakların Hıristiyanlar tarafından işgal edilmesi gibi etkenler rol oynamıştır.

II.Abdülhamit’in İslamcılığı devletin temel prensibi haline getirmeye çalışmakla dış politikada ulaşmak istediği biri yakın, diğeri uzak iki amacı vardır. Yakın amaç; Osmanlı Devleti’nin varlığını korumak. Uzak amaç ise; Hilafet etrafında dünya İslam birliğini kurmaktır. Ancak İslamcılık da milliyet hareketleri karşısında başarılı olamamıştır.

  1. 3.    TÜRKÇÜLÜK:

 

Türkçülük, II. Abdülhamit döneminde bir fikir hareketi olarak gelişmiştir. Osmanlıcılık veya İslamcılık gibi bir idare ve siyaset sistemi haline getirilmesi düşünülmemiştir. Bu sebeple Türkçülük hareketi bir siyasi partinin veya belirli bir grubun malı değildir. Az sayıda aydının üzerinde kafa yorduğu bir akımdır. Bu aydınlar içinde siyasete girmemiş tarafsızlar bulunduğu gibi, İslamcılık veya Osmanlıcılık fikirlerini benimseyenler de vardır. Türkçülük fikir hareketinin doğmasına yol açan etkenleri şu şekilde sıralamak mümkündür;

 

a)   Batılı devletlerin teşvikiyle milliyetçilik hareketinin Osmanlı topraklarında yaşayan Hıristiyan tebaa arasında yayılması ve bunun sonucunda isyanların çıkması.

b)   Türk olmayan Müslüman toplulukların yine batılı devletlerin propagandaları sonucunda Osmanlı Devleti’nden ayrılmaya başlamaları.

c)    Büyük Hıristiyan eyaletlerin müstakil veya muhtar bir statüye kavuşması sonucunda, bu eyaletlerde yaşayan Müslümanların Anadolu’ya göç etmek zorunda kalması ve bu insanların karşı karşıya kaldıkları felaketin uyandırdığı tepki.

d)   Avrupa’nın Türkler üzerindeki baskısı ve aleyhte propagandaları.

e)   Yabancı dil öğrenen ve Avrupa’ya giden Türk aydınlarının, Avrupalıların Türkler hakkındaki çalışmalarından haberdar olmaları ve bunun onlara vicdanlarında uyandırdığı rahatsızlık.

Bir kültür hareketi olarak başlayan Türkçülük akımı, daha sonra giderek bir siyasi cereyan haline gelmiştir. Osmanlıcılık ve İslamcılık fikir akımlarının Osmanlı Devleti’nin sorunlarını çözmede yeterli olmayacağını düşünen Türkçülük akımı, devletin kurtuluşunu ırk esasına dayalı Türk Milleyetçiliğinin geliştirilmesinde görmüştür. Türkçülük akımını benimseyenlere göre devlet; ancak dili, dini, soyu ve ülküsü bir olan topluma dayanarak ayakta durur. Bunun için de Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan Türklerin milli bilince ulaştırılması gerekir. Türkçülük akımına ilmi bir boyut kazandıran Ziya Gökalp’ e göre; Osmanlı Devleti’nin güçlenmesi yeniden yapılanmasına ve hayat tarzına bağlıdır. Bu üç esas üzerinde gerçekleşir. Bunlardan birincisi Türkçü olmaktır. (Dilde, güzel sanatlarda, ahlakta ve hukukta Türk kültürünü devam ettirmek.) İkincisi İslam ümmetinden olmaktır. Üçüncüsü ise Batı uygarlığını benimsemektir. Yani bilimde, teknikte tam bir Batı kafasına sahip olmaktır. Gökalp görüldüğü üzere kültürle, medeniyeti birbirinden ayırmış, kültürde Türk kalmayı savunmuştur.

İttihat ve Terakkiciler, Türkçülük akımını genişleterek, Asya’da yaşayan tüm Türkleri Osmanlı Padişahının yönetimi altında birleştirmeyi amaçlayan Pantürkizm(Turancılık) görüşüne kaymışlardır. Almanların propagandası ile İttihatçılar, bu projeyi gerçekleştirmek gayesiyle devleti I.Dünya Savaşına sokmuşlarsa da, savaşın gidişatı buna imkan vermemiştir. I.Dünya Savaşından sonra Atatürk tarafından daha gerçekçi temellere oturan Anadolu Türkçülüğü savunulmaya başlanmış, Milli Mücadele bu temele dayandırılmıştır.

4-Batıcılık:

 

Bu üç fikir akımından başka, Batı’da ortaya çıkan fikir ve sistemleri aynen benimseyen Türk aydınlarının savunduğu Batıcılık akımı, ortaya çıkmıştır. Batıcılar kendi aralarında birlik oluşturamamışlardır. Öncülüğünü Celal Nuri’nin çektiği bir grup batıcı, batının sadece teknolojisinin alınması, kültürünün alınmaması tezini savunmuştur. Öncülüğünü Abdullah Cevdet’in çektiği grup ise Batı medeniyetinin tek bir medeniyet olduğunu kabul etmekte, bu medeniyetin olduğu gibi alınmasını savunmaktadır. Bu akım küçük bir çevre ile sınırlı kalmış, fazla taraftar bulamamıştır.

XX. Yüzyıl Başlarında Osmanlı Devleti

 

  1. 1.           İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Kuruluşu ve İktidara Gelmesi:

 

        Osmanlı Devleti’nin son döneminde içte meydana gelen en önemli olay, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasıdır. Bu cemiyetin doğuşu, devrin siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik şartlarının bir sonucudur. Cemiyet kısa sürede büyüyüp, gelişerek iktidarı ele geçirmiştir.

       3 Haziran 1889’da Tıp öğrencilerinden İbrahim Temo, İshak Sükuti, Abdullah Cevdet ve Mehmet Reşit tarafından İttihad-ı Osmani Cemiyeti adıyla kurulan cemiyetin kurucuları, Genç Türkler olarak isimlendirilmişlerdir. Kısa sürede Harbiye ve Mülkiyede yayılan bu hareket, cemiyetin varlığının II. Abdülhamit tarafından öğrenilmesinden sonra sıkıntı yaşamış, cemiyetin yöneticileri yurtdışına kaçarak, oradan çalışmalarda bulunmuşlardır.

       1907’de İttihat Cemiyeti ve Osmanlı Terakki Cemiyeti birleşmiş, M. Kemal ve arkadaşlarının Şam’da kurdukları Vatan ve Hürriyet Cemiyetinin Selanik şubesi de bu oluşuma M. Kemal’den habersiz katılmıştır. Bu birleşmeden sonra cemiyet, Makedonya’da büyük bir ayaklanma hareketine girişerek, bu hareketle 1908’de II. Meşrutiyeti II. Abdülhamit’e kabul ettirmiştir. 31 Mart Olayı ile II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesinin ardından, Bab-ı Ali Baskını ile cemiyet iktidarı tam anlamıyla ele geçirmiş ve Osmanlı Devletinin yıkılışına kadar devam ettirmiştir.

İttihatçılar vatansever, dürüst, cesaretli olmalarına rağmen, devleti yönetecek vasıflardan yoksundurlar. Toplumu çöküntüye götüren aksaklıkları doğru teşhis edip, bunları ortadan kaldıramamışlardır. Bu yüzden de başarılı olamamışlardır.

2- Trablusgarp Savaşı (1911-1912): 

 

Almanya gibi milli birliğini geç tamamlayan İtalya sömürgecilik yarışına geç katılmıştır. Bu döneme kadar dünyanın en iyi bölgeleri İngiltere ve Fransa başta olmak üzere, büyük devletler arasında paylaşılmıştır. Sömürgecilikte geride kalmak istemeyen İtalya, büyük devletlerle yaptığı bir dizi antlaşmadan sonra, Osmanlı Devletinin K. Afrika’daki toprağı Trablusgarp ve Bingazi’ye göz dikmiştir. Buraların kendisine bırakılması için 28 Eylül 1911’de Osmanlı Devletine bir nota veren İtalya, bu isteğinin reddedilmesi üzerine Trablusgarp ve Bingazi’ye asker çıkartmıştır. M. Kemal, Enver Paşa ve Fethi Bey gibi genç ve idealist subayların organize ettiği direniş karşısında başarısız olan İtalyanlar, savaşı  Osmanlı Devletinin başka topraklarına yaymak suretiyle isteklerini Osmanlı Devleti’ne kabul ettirme yoluna gitmişlerdir. Kızıldeniz’deki Osmanlı limanları topa tutularak, savaş gemileri batırılmış, Beyrut bombalanmış, Rodos ve 12 Ada işgal edilmiştir. Daha sonra Ege’ye çıkarak Çanakkale Boğazını geçmeye çalışan İtalyanlar başarılı olamamışlardır. Bütün bunlar Osmanlı Devletinin tavrını değiştirmesinde etkisiz kalmışken, Balkan Savaşının patlak vermesi Osmanlı Devletini Trablusgarp’ı feda etmeye mecbur etmiş ve 1912 yılında İtalyanlarla Quchy (Uşi) Antlaşması yapılmıştır. Bu antlaşma ile İtalyanlar; Trablusgarp ve Bingazi’yi alacak, Osmanlı Devleti buradaki bütün askeri ve sivil memurlarını çekince, İtalya işgal ettiği adaları Osmanlı Devletine iade edecektir. Yapılan gizli bir antlaşma ile bu adaların savaş bitinceye kadar İtalyan kontrolünde kalınması istenmiştir. Ancak savaşın bitiminden sonra bu adaların Türk yönetimine kazandırılması mümkün olmamıştır.

3- Balkan Savaşları (1912-1913):

   

            Osmanlı Devleti’nin İtalya ile uğraşmasını fırsat bilen Balkan Devletleri, Rusya’nın kışkırtmasıyla aralarında bir ittifak oluşturmuşlardır. Bu çerçevede 13 Mart 1912 Sırp-Bulgar; 29 Mayıs 1912 Bulgar-Yunan; Ağustos 1912 Karadağ-Bulgaristan; 6 Ekim 1912 Karadağ-Sırbistan ittifakı gerçekleştirilmiştir. 8 Ekim 1912’de bu ittifaklar zincirinde yer alan Karadağ’ın Osmanlı Devletine savaş ilan etmesi ile I. Balkan Savaşı başlamıştır. Karadağ’ın Balkan Savaşını başlatmasından iki hafta sonra Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan’da Osmanlı Devletine savaş ilan etmiştir. Savaş coğrafi durumun çıkardığı sonuçlar, savaşa iyi hazırlıklı olmayan Osmanlı ordusunun seferberlik ve tahkimat işlerini zamanında yapamaması, yönetimden kaynaklanan hatalar ve ordu içindeki ittihatçı subayların iktidarı yıpratmak için görevlerini yapmamaları gibi sebeplerden dolayı bütün cephelerde Osmanlı Devletinin yenilgisiyle sonuçlanmıştır.

1.Balkan Savaşı sonunda Osmanlı Devleti Makedonya’yı, Batı Trakya’yı,Edirne’yi, İtalyan işgali dışında kalan Ege adalarını kaybetmiş, 1912 yılında Londra Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştır. Bu antlaşma ile; Ege adalarının geleceğinin belirlenmesi Arnavutluk sınırlarının çizilmesi büyük devletlere bırakılmış, Girit hukuken Yunanistan’a bırakılmış, Midye-Enez hattının batısında kalan topraklarda Balkan Devletlerine bırakılmıştır. Edirne Bulgaristan’da kalmıştır.

      Balkan devletleri, I. Balkan savaşı sonunda Osmanlı Devletinden aldıkları toprakları paylaşmada anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Sorun özellikle Bulgaristan’ın müttefiklerinden daha fazla toprak kazanması yüzünden çıkmıştır. Bunun sonucunda Sırbistan, Yunanistan ve Romanya Bulgaristan’a saldırmışlardır. Bu durumdan yaralanmak isteyen Osmanlı Devleti harekete geçerek, Edirne dahil bütün Doğu Trakya’yı geri almıştır.

Balkan Savaşı sonunda imzalanan 1913 Bükreş Antlaşmasıyla Balkan Devletleri, Osmanlı Devletinden aldıkları Balkan topraklarını aralarında paylaşmışlardır. Bulgaristan ile Osmanlı Devleti arasında yapılan İstanbul Antlaşması ile Meriç nehri sınır kabul edilmiştir.

    Balkan Savaşı sonunda Adriyatik Denizinden, Karadeniz’e kadar olan Balkanlar’daki Türk hakimiyeti çok küçülmüştür. Savaşın sosyal ve ekonomik alanda da ağır sonuçları olmuştur. Milyonu aşkın göçmen kitlesi, Doğu Trakya ve Anadolu’ya göç etmiştir. Bu durum ekonomik yönden zaten çok zayıf olan Osmanlı Devletini, daha da zayıflatmıştır. Balkanlar’daki ve Anadolu’daki nüfus yapısı değişmiştir. Savaşın kaybedilmesi ve Balkanlar’da büyük toprak kaybına uğranılması, Türk Milleti’nin hafızasında derin izler bırakmıştır.

1.Dünya Savaşı (1914-1918)

Dünyanın büyük devletlerinin Avrupa’da, Ortadoğu’da, Afrika’da ve Uzakdoğu’da geniş bir alanda ve açık denizlerde, o zamana kadar görülmemiş büyüklükte ve uzun süreli savaşına I. Dünya Savaşı denilmektedir. I. Dünya Savaşına yol açan sebepler şunlardır:

1-Ekonomik Rekabet ve Sömürgecilik:

 

Sömürge edinme ve dış yatırımlarla gelişen ekonomik rekabet, savaşın en önemli sebeplerinden biridir. Sömürgecilik anlayışı, Rönesans’tan sonra Sanayi İnkılabı ile önem kazanmış, ham madde ve Pazar arayışı gelişmemiş, ham madde kaynakları zengin ülkelerin sömürge olarak kullanılması arzusunu kamçılamıştır. Öncülüğünü İngiltere’nin yaptığı sömürgecilikte İngiltere’yi Fransa, Belçika, Hollanda, Almanya, Rusya gibi ülkeler izlemiştir. Sömürgecilik kervanına ABD’nin de katılmasıyla sömürgecilik anlayışı Pasifik Okyanusuna da egemen olmuştur. Bunun yanı sıra büyük devletlerin çeşitli ülkelerde maden, demiryolu, deniz işletmeleri vb dış yatırımları da vardır.

2-Avrupa’da Alman-Fransız; Balkanlar’da Rus-Avusturya Rekabeti:

 

Avrupa’daki Alman-Fransız anlaşmazlığı savaşın diğer bir nedenini oluşturmaktadır. Alman milli birliğinin kurulması aşamasında Almanlar Fransızları yenmişler ve yer altı kaynakları açısından zengin Alsace-Lorraine’i Fransa’dan almışlardır. Bu tarihten itibaren Fransızlar bunu milli bir mesele haline getirmişlerdir.

Diğer yandan Balkanlar’da da Rusya ile Avusturya arasında çekişme vardır. Akdeniz’e açılmak isteyen Rusya, Panislavizm politikasıyla Balkanları nüfuzu altına almak istemektedir. Aynı şekilde Avusturya’da Balkanlar’da hakimiyet kurmak istemektedir. Çıkar çatışması bu iki devlet arasında şiddetli rekabete yol açmaktadır.

3-Milliyetçilik:

 

1789 Fr. İnkılabı ile ortaya çıkan milliyetçilik fikri, milli devletler kurma düşüncesini geliştirmiş, bu anlayış daha sonra da Avrupa milletlerinin benimsediği kendi milletini üstün görme politikasının kaynağı olmuştur. Panislavizm, Pan-Germenizm gibi milliyetçi akımların ortaya çıkması bu anlayışın ürünüdür.

1-Osmanlı Topraklarının Paylaşılması İsteği:

 

Osmanlı toprakları üzerindeki nüfuz mücadelesi ve ileride “Hasta Adam” ın mirasının ne şekilde paylaşılacağı meselesi, I. Dünya Savaşına yol açan bir diğer önemli nedendir. XIX. Yüzyıl başlarındaki Rus, İngiliz, Fransız rekabetine, yüzyılın sonlarında Almanya’nın da katılması bu rekabeti hızlandırmıştır.

2-Hızlı Silahlanma-Militarizm:

 

Milli birliğini oluşturan Almanya kısa sürede sanayileşmiş ve sanayisinin bir kısmını savaş sanayiine yöneltmiştir. Alman Krupp fabrikalarında büyük toplar, diğer ülkelerini yaptıklarından farklı silahlar yapılırken, tersanelerinde denizaltılar ve savaş gemileri yapılmakta idi. Almanya’nın bu davranışı, diğer Avrupa devletlerini de silahlanma yarışına yöneltmiştir. Bu da militarizmin güçlenmesine ve yönetenlerin yönettikleri halkı savaşa özendirmelerinde etkili olmuştur.

3-Bloklaşma:

 

Almanya milli birliğini kurduktan sonra, dış politikada farklı bir yol izlemiştir. Alman milli birliğinin kurucusu Bismarc, Almanya’yı Avrupa’nın karada en güçlü devleti haline getirmek arzusundadır. Bismarc’in bu arzusunu gerçekleştirmesini engelleyecek tek güç Fransa’dır. Çünkü Alman milli birliği kurulurken Fransızlar, Almanlara yenilmişlerdir. Bismarc, Fransa’nın en kısa sürede kendisini toparlayacağı ve Almanya’dan bu yenilginin intikamını almaya çalışacağı inancındadır. İşte bu inanç Almanya’yı güçlü devletle Fransa’ya karşı Almanya’nın yanına çekme arayışına yöneltmiştir. Böylece dünya devletleri arasında ilk kez gruplaşma hareketi başlatılmıştır. 1860-1890 yılları arasında yapılan antlaşmalarla Almanya, Ç.Rusya’sı, Avusturya-Macaristan’ı yanına almıştır. Bu birliğe “Üçlü İttifak” adı verilmiştir. İtalya da daha sonrada Üçlü İttifaka katılmıştır. 1890’a kadar Üçlü İttifak da her hangi bir çözülme yaşanmamıştır.

         1890’da Almanya’da bir taht değişikliği yaşanmış yeni imparatorla Başbakan Bismarc arasında dış politikada ciddi görüş ayrılıkları yaşanmaya başlamış, bu yüzden de Bismarc başbakanlıktan istifa etmiştir. II. Wilhelm döneminde Almanya, Ç.Rusya’sının kendi yanında yer almasını gereksiz görmüş ve 1890’da Ç.Rusya’sı ile süresi dolan ve yenilenmesi gereken antlaşma yapılmayarak, Rusya devletlerarası alanda Almanya’nın karşısına itilmiştir. Bu durum Rusya’yı 1894’de Fransa ile anlaşmaya yöneltmiştir. Bu birlikteliğe İngiltere’nin de katılmasıyla Üçlü İttifaka karşı “Üçlü İtilaf”  bloğu oluşturulmuştur. Zamanla bloklar arasındaki ekonomik rekabet, silahlanma yarışı gerginlik yaratmış, bu gerginlik de I. Dünya Savaşının çıkışında etkin rol oynamıştır.

I. Dünya Savaşı’nın Başlaması-Gelişmesi

Osmanlı Devleti’nin Savaşa Girmesi

 

 

Osmanlı Devleti birkaç asır süren Gerileme Döneminde, özellikle de son yıllarda devletler arası alanda yalnızlığa itilmiştir. Büyük devletler açısından bir güç olarak görülmemektedir. Buda Osmanlı Devleti’ni, dünyada gruplaşmalar hızla sürerken, ittifak yapabileceği bir ülke bulabilme sıkıntısına sokmuştur. Üçlü İtilaf grubu, Osmanlı Devleti ile ittifak yapmaya sıcak bakmamakta, Osmanlı Devleti’nin ittifak yapmak zorunda bırakıldığı Üçlü İttifak grubuna dahil olmak ise Osmanlı Devletine sıcak gelmemektedir. Osmanlı Devleti’nin Üçlü İtilaf devletlerine ayrı ayrı yaptığı ittifak tekliflerini reddedilmesi, Osmanlı Devletini yalnız kalmamak için Almanya’nın dahil olduğu Üçlü İttifak ile anlaşmaya mecbur etmiştir.

            Artık Avrupa’da bu gerginliği savaşa dönüştürecek bir kıvılcım beklenmektedir. Avusturya-Macaristan veliahdının Saraybosna’yı ziyareti sırasında bir Sırplı tarafından öldürülmesi ile beklenen bu kıvılcım çıkmıştır. Bu olayın intikamını almak için Sırbistan’a savaş açmaya karar veren Avusturya-Macaristan, müttefiki Almanya tarafından cesaretlendirilmiştir. Böylece I. Dünya Savaşı Avusturya-Macaristan ile Sırbistan arasında başlamıştır. Rusya’nın Sırbistan’ı yalnız bırakmamak amacıyla savaşa katılması, Almanya’nın da Avusturya-Macaristan’ın yanında savaşa girmesini kaçınılmaz kılmıştır.

             Almanya savaşa katıldığını dünyaya ilan etmeden önce, 2 Ağustos 1914 gecesi İstanbul’da üst düzey İttihat ve Terakki yöneticileriyle gizli bir ittifak görüşmesi yapmış ve bu görüşme sonunda Osmanlı Devleti ile Almanya arasında gizli bir ittifak anlaşması yapılmıştır. Bu ittifaka göre; Almanya’nın savaşta Avusturya-Macaristan’ın yanında yer alması halinde Osmanlı Devleti de Almanya’nın yanında yer alacaktır. Osmanlı topraklarına yönelik bir saldırı halinde, Almanya Osmanlı Devleti’ni koruyacaktır. Bu ittifakla bir anlamda Osmanlı Devleti’nin kendi ihtiyaç duyduğu anda yanında yer alması imkanını elde eden Almanya’nın; 2/3 Ağustos 1914 gecesi I. Dünya Savaşına katılmasıyla savaşın alanı genişlemiştir.

           Almanya savaşa girmesi ile birlikte Alman Genel Kurmayının 1900’lerde hazırladığı savaş planını uygulamaya koymuştur. Bu plana göre Almanya savaşa girdiği andan itibaren bütün gücüyle Fransa üzerine yüklenecek ve 6 haftalık süre zarfında Avusturya-Macaristan Rus kuvvetlerini oyalayacaktır. 6 haftalık sürenin tamamlanması ile birlikte Fransızların işini bitirmiş olan Almanlar, Avrupa topraklarından geçerek Rusya üzerine yürüyecekler ve Avusturya kuvvetleri ile birlikte Rusya’ya kesin darbeyi indireceklerdir. Almanya’nın savaşa katılmasından sonra uygulamaya konan bu plan başarılı olamamış, Almanlar Fransızları yenemedikleri gibi, Fransız topraklarında ağır kayba uğramışlardır. Öte yandan Avusturya da, Rus kuvvetlerini oyalamada yetersiz kalmıştır. Fransızları yenemeyen Almanların, Avrupa topraklarını çiğnemeleri ve Belçika’ya saldırmaları, Belçika’nın yanı sıra, İngiltere’nin de Almanya’ya karşı savaşa katılmasına yol açmıştır. Kafkasya topraklarında Avusturya ile birlikte, Ruslara yok edici darbeyi indiremeyen Almanların Avrupa’da uyguladıkları savaş planları tümüyle başarısız olmuştur. Bu başarısızlık Almanları zinde yeni kuvvetler bulmaya ve yeni cepheler açmaya yöneltmiştir.

        Almanların bu amaçlan kullanabilecekleri hazırdaki kuvvet Türk kuvvetleri idi. Osmanlı Devletini savaşın içine çekmek için bir mizansen gerekmekte idi. Akdeniz de İngiliz gemileri ile çarpışan ve Türk Boğazlarına giren iki Alman savaş gemisi Türkiye’yi savaşa sokacak bahane oldu. Osmanlı devleti önce bu gemilerin Almanya’dan satın alındığını duyurdu. Yavuz ve Midilli adı verilen Alman mürettebatlı, Türk bayraklı bu gemiler, Enver Paşanın bilgisi dahilinde Karadeniz’e çıkarılmışlardır. Amiral Şusan komutasındaki bu gemilerden Rus kalelerine ateş açılması, Rusya’nın bu olayı Osmanlı Devleti’nin kendisine savaş ilanı olarak değerlendirip karşılık vermesi, Osmanlı Devletinin bir anda kendisini savaşın içinde yer almaya mecbur etmiştir.

         Bütün bu gelişmeler yaşanırken, Almanya’nın Avrupa’da savaşması, Uzakdoğu da yayılmacı bir politika izleyen Japonya’nın işine yaramıştır. Almanya’ya 23 Ağustos 1914’de savaş ilan eden Japonya, Almanya’nın Uzakdoğu’daki sömürgelerini ele geçirmiş ve Kasım 1914’de savaşı kendi açısından sonuçlandırmıştır.

I Dünya Savaşında Türk Cepheleri

 

Osmanlı Devletinin savaşa katılmasıyla savaş alanı genişlemiştir. Bir çok cephede savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti’nin hareket planının esasını, İttifak Devletleri’nin Avrupa da ki yükünü hafifletmek oluşturmaktadır. Bu amaçla 3 aşamalı şu plan uygulanacaktır:

1-           Ruslara karşı; Orta Asya’daki ve Kafkasya’daki Müslümanların, halifenin ilan edeceği cihat çağrısı ile harekete geçirilmesi.

2-           İngilizlere karşı; Habeşistan, Sudan, Trablusgarp’daki Müslümanların yine halifenin cihat çağrısı ile harekete geçirilmesi.

3-           Boğazların Türk ve Alman kuvvetlerince ortak savunulması.

        Bu planla; Kafkasya’da Ruslar, Suveyş’de İngilizler meşgul edilerek, Almanya ve Avusturya’nın yükü hafifletilecek, İngiltere’nin Hindistan ile olan deniz yolu bağlantısına engel olunacak ve güneyde ki zengin petrollerden ittifak devletlerinin yararlanması sağlanacaktır. I. Dünya Savaşında bu amaçla Türk Ordusu şu cephelerde savaşmıştır.

1-Çanakkale Cephesi:

 

İngiliz ve Fransız ortak saldırılarına karşı savaşılan bu cephede gerçekleşen muharebeler, Türkler açısından savaşın en önemli olayıdır.

Çanakkale’de bir cephe açılmasının sebebi, İtilaf devletleri açısından şöyledir: Çanakkale boğazını geçmek, İstanbul’u ele geçirmek, Osmanlı devletini savaş içinde çökertmek, sonrada müttefikleri Rusya’ya yardımda bulunmaktır. İtilaf devletleri yetkililerinin düşüncesine göre; Osmanlı Devletinin savaş dışı bırakılmasıyla Süveyş kanalı ve Hint Yolu üzerindeki Osmanlı baskısı kalkacak, Balkan Devletleri’nin İttifak Devletleri saffında yer almaları önlenecektir.

         Çanakkale Savaşlarında Tümen Komutanı M. Kemal Düşmana ilerleme imkanı tanımamış, düşmanın Çanakkale’den geçerek İstanbul’u işgal etmesine izin vermemiştir. Emsalsiz bir zafer olarak tarihe geçen Çanakkale Savaşının sonuçları şöyle sıralanabilir:

 

 A-) İnsan kaybı açısından dünya tarihinde en yüksek kaybın savaşlardan biridir. Yaklaşık olarak 254.000 Türk, 250.000 yabancı olmak üzere toplam 504.000 insanın hayatına malolmuştur.

 B-) Türk Ordusu’nun hesaba katılmayan savaş gücü, direnme azmi ve başarısı I. Dünya Savaşı’nın uzamasına neden olmuştur.

 C-) İstanbul ve Boğazlar mutlak bir istiladan kurtulmuşlardır.

 D-) İngiltere ve Fransa boğazları geçip, Rusya’ya yardım ulaştıramadıkları için Rusya’da sıkıntı artmış, bu da Bolşevik İhtilali’nin başarıya ulaşmasına ve Rusya’nın savaştan çekilmesi Kars, Ardahan, Batum’un geri alınması imkanını sağlamıştır.

 E-) Türk Milletine moral kazandırmıştır.

 F-) Çanakkale’de yeni Türk Devleti’nin ilk temelleri atılmış, Milli Mücadele hareketinin lideri M. Kemal’in büyük kabiliyeti ortaya çıkmıştır.

 

2-Kafkas Cephesi:

 

Bu cephede Ruslara karşı savaşılmıştır. Enver Paşa komutasında ki 150.000 kişilik Türk ordusu, Sarıkamış Taarruzunu başlatmış ancak taarruz ağır kış şartları yüzünden 100.000 kayıp verilerek, başarısızlıkla sonuçlandırılmıştır. Bu başarısızlıktan yararlanan Rus birlikleri Erzurum, Muş, Bitlis, Trabzon ve Erzincan’ı ele geçirmişlerdir. 1916 yazında Diyarbakır’da ki 16. Kolorduya komutan olarak atanan M. Kemal, Rus birliklerinin Diyarbakır yönündeki ilerleyişlerini durdurmuş, karşı taarruzla Muş ve Bitlis’i geri almıştır. 1917 Bolşevik İhtilali ile Kafkas Cephesi’nde harekat durmuştur.

3-Kanal Cephesi

Mısır’da Osmanlı hakimiyetini yeniden sağlamak ve Süveyş Kanalını ele geçirerek, İngiltere’nin Hindistan yolunu kesmek amacıyla girişilen Kanal Harekatı, 1915 yılı başından itibaren iki kol halinde ilerlemişlerdir. Gerekli ulaşım imkanlarının sağlanamaması yüzünden harekat başarısızlıkla sonuçlanmış, karşı taarruza geçen İngilizler, Türk ordusunu geri çekilmeye mecbur etmişlerdir.

4-Filistin Cephesi:

 

         Kanal Harekatının başarısızlıkla sonuçlanması yüzünden, bu bölgedeki savaşın ağırlık noktası Filistin ve Suriye’ye kaymıştır. Bu arada Mekke Emiri Şerif Hüseyin ile anlaşan ve onlara Suriye, Irak ve Hicaz’ı içine alan, müstakil bir Arap Devleti kurmaları vaadinde bulunan İngilizler, aynı zamanda Siyonistlere de Filistin ‘de bir devlet kurmaları sözünü vermiştir. Böylece İsrail Devleti’nin kurulması için gerekli zemin hazırlanarak, Filistin  Meselesi olarak bilinen olayların tohumları saçılmıştır.

         1917’de İngilizlerle Kudüs’ü ele geçirmişler, 1918’de M. Kemal ‘ in komuta ettiği 7.Ordu  mevzilerini başarıyla  savunmuştur. 8. Orduya bozan İngilizler, M. Kemal Paşa’ nın ordusunu da yok etmek istediler. Bunu anlayan M. Kemal İngilizlere karşı başarılı savaşlar vererek, ordusunu imhadan kurtarmıştır.

 

            5. Irak Cephesi:

            1914’te Basra’ya asker çıkaran İngilizler, Abadan petrollerini korumak ve kuzeye doğru ilerleyerek, Ruslarla birleşip Anadolu’yu çember içine  almak düşüncesindedirler.  Ayrıca; Türk kuvvetlerinin İran’a  girmesini ve Hindistan’ı tehdit etmesini önlemeyi de düşünmüşlerdir. Kütulamara’ya ve oradan da kuzeye ilerleyen İngilizler, 1915 sonlarında kuvvetlerin büyük bölümünü kaybederek, geri çekilmişlerdir. İngilizler karşısında elde edilen bu başarılar uzun sürmemiş ,yeniden Basra’ya kuvvet çıkaran İngilizler, 1917‘de  Bağdat’a girmişlerdir. 1918’de Kerkük’ü ele geçiren İngilizler, Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada Musul yakınlarına  kadar gelmiş bulunmaktadırlar.

            6.Galiçya ve Makedonya Cephesi:

            Türk kuvvetleri ve müttefiklere yardım amacıyla Osmanlı sınırları dışındaki Galiçya ve Makedonya’da savaşmışlardır. Galiçya cephesinde  Alman-Avusturya kuvvetlerine yardım eden Türk kuvvetleri  Romanya kuvvetlerini yenmişlerdir. Makedonya’da da Türk askerleri Bulgar kuvvetlerine yardımcı olmuşlardır.

    

            I. Dünya Savaşı Yıllarında Yapılan Gizli Antlaşmalar

            Türklerin I.Dünya Savaşında İtilaf Devletlerine karşı cephe alması, öteden beri İtilaf Devletleri tarafından düşünülen, Osmanlı topraklarının paylaşılması projesini hem kolaylaştırmış, hem de  hızlandırmıştır. 1915-1917 yılları arasında yapılan  gizli antlaşmalar zinciri ile Osmanlı toprakları, İtilaf Devletleri arasında  şu şekilde paylaşmışlardır.

            1.İstanbul Antlaşması:

 

            Ruslar, İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale  Savaşına giriştikleri sırada bu devletleri sıkıştırarak, Boğazlar ve İstanbul ile ilgili bazı isteklerde  bulunmuşlardır. 1915 baharında  yapılan görüşmeler sonunda İngiliz ve Fransızlar,  İstanbul ve boğazları Ruslara vermeyi kabul etmişlerdir. Ayrıca Trakya’da  Midye’den Enez’e çekilen bir hattın doğusunda kalan arazi ile Sakarya ağzından başlayarak  Gemlik körfezine inen bir hattın batısında kalan bir toprak parçası da  Ruslara veriliyordu.  Rusya’ya verilecek topraklar arasında  Gökçeada ve Bozcaada da vardı. Buna karşılık  Ruslarda  İngiltere  ve Fransa’nın Anadolu ve orta doğudaki Osmanlı toprakları ile İskenderun körfezi ve Toroslara kadar Çukurova üzerindeki haklarını tanımayı kabulleniyorlardı.

            2.Londra Antlaşması:

 

            1915 ‘de Londra da İngiliz ve Fransız ve İtalyanlarla arasında yapılmıştır. Bu antlaşma ile zaten İtalya’nın elinde bulunan 12 adada İtalya tam hakimiyet kazanıyordu.  İngiltere ,Fransa ve Rusya’nın Osmanlı Devleti’nin  Asya’daki topraklarını paylaşmasına karşılık İtalya’ya da Antalya bölgesinde  buna eşdeğer  bir pay verilmesini kabul ediyordu.

 

            3.Sykes-Picot Antlaşması:

 

            Bu antlaşma ile ilgili görüşmeler  İtalya’nın savaşa katılmasından önce başlamış, ancak; İtalya savaşa  katıldıktan sonra  sonuçlanmıştır. Bu antlaşma ile Aladağ , Kayseri, Akdağ , Yıldızdağ , Zara ,Eğin ,Harput ile sınırlanan arazi ile Kilikya, Suriye, ve Musul Fransa’ya bırakılıyordu. Hayfa , Akka limanları ile  Irak ve Fransızlara  verilen arazinin güneyi de İngiltere’ye kalıyordu.

 

            4.St.Jean de Maurienne Antlaşması:

            Rusya’nın 1917 Bolşevik İhtilali sonucu savaştan çekilmesi üzerine İngiltere ve Fransa  İtalya ya daha fazla önem vermeye başlamışlardır. İtalya ile yapılan   St.Jean de Maurienne Antlaşması ile İtalya ya Sykes-Picot Antlaşmasını tanıması kaydıyla İzmir ve Konya ya kadar olan bölge veriliyordu. Ancak  uygulama da bu antlaşmaya bağlı kalınmamış, İzmir’e İtalyanlar yerine Yunanlıların çıkarılması kararı verilmiştir.

 

                          A.B.D ’nin  I. Dünya Savaşına Katılması

            1917 Nisanından itibaren  Rusya’nın savaşı  terk etmesi ile İtilaf kanadında ortaya çıkan  boşluğu, savaşa katılan A.B.D doldurmuştur. A.B.D’nin savaşa katılması, Almanya’nın  1915’den itibaren başlatmış olduğu denizaltı savaşlarının bir sonucudur. İngiltere savaşın başından itibaren donanması ile Almanya’yı abluka altına alarak Almanya’nın ticari gücünü kırmaya çalışmıştır. Almanya da , İngiltere’nin bu ablukasını kırmak için  geniş çaplı bir denizaltı savaşı  başlatmıştır. 1915 Mayısında iki İngiliz yolcu gemisi (Lusitania ve Arabic) Alman denizaltları tarafından batırılmış  ve birçok Amerikalı yolcuda  bu olaylarda hayatını kaybetmiştir. Bu olaylar  Amerikan-Alman ilişkilerini gerginleştirmiş ise de , Almanya’nın  geri adım atması , bir daha  bu tür olaylar olmayacağına dahi teminat vermesi üzerine  ABD daha ileri gitmemiştir. Buna rağmen 1916’da  bu kez de bir Fransız yolcu gemisinin Alman denizaltlılarınca batırılması ve  bu olayda da bazı Amerikan vatandaşlarının ölmesi üzerine , iki devlet arasındaki ilişkilere yeniden gerginlik kazandırmıştır.

            Almanya denizaltı savaşlarını sürdürürken, diğer taraftan da İtilaf güçlerine yardım eden Amerika’ya karşı, özellikle Lâtin Amerika ülkelerinde Amerikan  aleyhtarı  faaliyetlere girişmişlerdir. 1917 de Almanya, Amerika ile arası bozuk olan  Meksika’dan  faydalanma yoluna gitmiştir. Amerika , Almanya ‘ya karşı  savaşı başlattığı taktirde Meksika Almanya’nı yanında yer alacak, Almanya  Meksika’ya ekonomik yardım yapacak  ve ayrıca  Amerikan topraklarından olan  Teksas, Yeni Meksika  ve Arizona eyaletlerini Meksika’ya verecektir. Buna karşılık Meksika , Japonya ile Almanya arsında  aracılık yaparak  Amerika ya karşı  bir Japon Alman Meksika ittifakını kurulmasını sağlayacaktır. Bu olayı Amerikanın dış politikasının esaslarını çizen Monröe Doktrinine aykırı bulan Amerika’nın artık sessizce kalabilmesi imkansızdır.1917 de iki amerikan ticaret gemisinin alman denizatlılarınca batırılması bardağı taşıran son damla olmuş ve 2 nisan 1917 de ABD Almanya ya karşı olarak 1. Dünya savaşına katılmıştır. A.B.D. ‘nin üstün teknolojisi ile ve zinde kuvvetleri ile yorgun İtilaf Devletleri’nin yer alması İtilaf Devletleri’nin savaşı kazanma şansını artırmıştır.

            Savaşın taraflara çok ağır gelmeye başladığı sırada , herkesin barışa özlem duyduğu bir atmosferi oluşturmayı ABD başkanı Wilson düşünmüş  ve 14 maddelik Wilson Prensiplerini açıklamıştır.

            Wilson İlkelerine göre; Avrupa’da  milliyetler arası tutularak, siyasi harita bu esasa göre düzenlenecektir. İşgal edilen yerler hemen boşlatılacak, küçük devletlerin bağımsızlıkları büyük devletlerin teminatı ile sağlanacaktır. Osmanlı Devleti’nin Türklerle mesken kısımlarında Türk hakimiyeti sağlanacaktır. Ancak; Türk olmayan milletlere muhtar  gelişme imkanı sağlanacaktır. Çanakkale Boğazı devamlı  olarak bütün milletlerin gemilerine açık tutulacak ve bu durum uluslar arası garanti altına alınacaktır.

I.            Dünya  Savaşını Sona Erdiren Antlaşmalar

 

            Rusya’nın Bolşevik İhtilâli üzerine savaştan çekilmesiyle Rusya, Brest-Litovsk Antlaşması ile savaşı sona erdirmiştir. Rusya bu antlaşma ile tüm Doğu Anadolu’dan çekiliyor; Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlı devletine geri veriyordu.

            Romanya , Bükreş Antlaşması ile savaşa son vermiştir. Bulgaristan ile Neuilly Antlaşması yapılmıştır. Avusturya Saint-German Antlaşmasını, Macaristan ise Trianon Antlaşmasını imzalayarak, I Dünya Savaşına son vermiştir.

            Almanya ile Versailles Antlaşması yapılmıştır. Osmanlı Devleti ile  Mondros Mütarekesi imzalanmıştır. Mondros Mütarekesinin imzalanmasında Wilson Prensiplerinin Osmanlı Devletini  ilgilendiren 12. Maddesi etkili olmuştur. Antlaşması önemli bazı maddeleri şunlardır.

 

            1)Boğazlar açılacak, bu bölgelerdeki  istihkamlar  müttefikler tarafından işgal edilecek.

            2)Anlaşma devletleri güvenliklerini tehdit eden bir durum halinde , herhangi bir stratejik noktayı işgal edebileceklerdir.(7.Madde)

            3)Ermenilere bırakılması düşünülen Doğu Anadolu’daki altı ilde (Erzurum, Van, Diyarbakır,Bitlis, Sivas, Harput) karışıklık çıktığı taktirde , Antlaşma Devletleri bu bölgeleri de işgal edebileceklerdir.

            4)Tüm haberleşme istasyonları Anlaşma Devletlerince denetim altında tutulacaktır.

            5)Sınırların denetlenmesi ve iç düzenin korunması için gerekli olacak birlikler dışında, Osmanlı ordusu terhis edilecek, bütün savaş gemileri ordunun araç, gereç ve cephanesine el konacaktır.

            6)Tüm liman ve tersanelerden Anlaşma Devletleri yararlanabileceklerdir.

 

            Bu maddelerden de anlaşılacağı üzere Mondros Mütarekesi tam bir teslimiyet belgesidir. Bu müzakere ile İtilaf Devletleri’nin Osmanlı topraklarını istila etmesi kolaylaşmıştır.

1.Dünya Savaşı’nın Sonuçları

 

            a)Siyasi Sonuçları:

 

            Dünya haritası değişmiştir. Avusturya-Macaristan imparatorluğu parçalanmış, Çarlık Rusya’sı ve Osmanlı Devleti yıkılmıştır. Osmanlı toprakları üzerinde yeni devletler ortaya çıkmıştır.Yeni rejimler doğmuştur. Çarlığın yıkılması üzerine Rusya’da ilk kez  sosyalist sistem uygulanmıştır. Anadolu’da  M. Kemal’in önderliğinde  Milli Mücadele hareketi başlatılarak, Yeni Türk Devleti’nin  temelleri atılmış ve Cumhuriyet idaresine geçiş süreci başlatılmıştır.

            b)Ekonomik Sonuçları:

 

            Avrupa, savaş öncesindeki ekonomik gücünü yitirmiş, bu güç A.B.D. ve Japonya’ya geçmiştir. Avrupa’da  ekonomi de devlet müdahalesi dönemi başlamıştır. Avrupa Devletleri savaş sonrasında  planlı  kalkınma dönemi başlamıştır. Avrupa’da savaş sonrasında  yüksek enflasyon yaşanmıştır.

            Osmanlı devleti ise savaş sonrasında ekonomik açıdan tam olarak çökmüştür. Bu da Osmanlı Devleti’nin  sonunu getirmiştir.

            c)Toplumsal Sonuçları

 

            10 milyon insanın ölümüne 20 milyon insanın yaralanmasına ve sakat kalmasına yol açmıştır. Özellikle Avrupa’da üretici genç nüfusun azalmasına , tüketici  nüfusun  çoğalmasına , dolayısıyla da ekonominin alt üst olmasına neden olmuştur. Pek çok Batılı ülke savaş sırasında cepheye giden askerlerinin üretimde ortaya  çıkardığı boşluğu dolduran   ve ekonomik özgürlüklerini  kazanan  kadınlarına siyasi haklarını tanımak zorunda kalmıştır.

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ

 

            M. Kemal’in Mondros Mütarekesinin imzalanmasından sonraki dönemdeki faaliyetlerini iki kısımda incelemek mümkündür;

            a)İstanbul’daki siyasi faaliyetleri:

            b)Anadolu’daki siyasi faaliyetleri:

            M. Kemal’in İstanbul’daki siyasi faaliyetleri, onun Yıldırım Orduları Grubu’nun lağvedilmesi üzerine  13 Kasım 1918 günü İstanbul’daki çalışmalarının esasını, “İktidardaki Tevfik Paşa   hükümetini düşürmek, Ahmet  İzzet Paşa  başkanlığında yeni bir hükümet kurdurmak ve  bu hükümette kendisinin tüm Osmanlı kuvvetlerinin  emir ve komutasından sorumlu bir Harbiye Nazırı olarak görevlendirilebilmesi sağlamak, oluşturmaktadır.  M. Kemal bu amaçla  bir taraftan arkadaşı Fethi Okyar’ın sahibi bulunduğu “Minber” gazetesinde  yayınlanan yazısıyla , bir taraftan da milletvekilleriyle tek tek  görüşmek suretiyle Tevfik Paşa hükümetinin  düşürülmesi yönünde  kamuoyu  oluşturmaya çalışmıştır. Ancak; Şubat  1919 ortalarında  Tevfik Paşa hükümeti , meclisten güvenoyu almış, Ahmet İzzet Paşa  başkanlığın kurdurulacak bir hükümette M. Kemal’in Harbiye Nazırı olarak görevlendirilmesi imkansızlaşmıştır. Artık  M. Kemal için İstanbul’da kalmanın bir anlamı yoktur.

            Şubat 1919 ortalarından itibaren M. Kemal’in  yeni hedefi belirmiştir. En kısa zamanda kendisine Anadolu’ya geçmesini sağlayacak bir görev almak , Anadolu halkı ile bütünleşerek, kurtuluş hareketini Anadolu’dan başlatmak . İşte  M. Kemal şubat 1919 ortalarından, 16 mayıs1919 günü O, 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla İstanbul’dan ayrılmıştır. 19 Mayıs 1919 günü  Samsun’da karaya ayak basan  M. Kemal çok karanlık bir tablo ile karşı karşıyadır. M. Kemal karşılaştığı bu durumu Nutuk’da şöyle ifade etmektedir;

 

            Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, I. Dünya Savaşında yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta dağılmış, şartları ağır bir ateşkes antlaşması imzalanmıştır. Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca millet, yorgun ve fakir bir durumda. Milleti ve memleketi I Dünya Savaşına sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlardır. Saltanat ve Hilafet makamında oturan Vahideddin soysuzlaşmış, şahsını ve tahtını koruyabileceği tedbirler  peşinde koşmakta . Damat Ferit başkanlığındaki hükümet ise aciz, onursuz ve korkak.

 

            Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta. İtilaf devletleri Mondros Mütarekesi hükümlerine uymayı gerekli görmüyorlar. Birer bahane ile İtilaf Donanmaları ve askerleri İstanbul’da Adana ili Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askeri birlikleri; Merzifon ve Samsun ‘da İngiliz askerleri bulunmakta… 15 Mayıs 1919’da İtilaf Devletlerinin olayı ile Yunan birlikleri İzmir’e çıkarılmış.

            Bundan başka memleketin her tarafında Hıristiyan azınlıklar gizli veya açıktan açığa emellerini gerçekleştirmeye, devleti bir an önce çökertmeğe çalışmaktadırlar.

            M. Kemal’in ifade ettiği devleti çökertmek gayesi ile çalışan zararlı cemiyetler, “Mavr-I Mira Cemiyeti, Pontus Rum cemiyeti ve Kürt Teali Cemiyeti”dir. M. Kemal , Osmanlı saltanatının ve hilafetinin devamını temin gayesiyle kurulan cemiyetleri de zararlı cemiyetler olarak değerlendirmiştir. Bu cemiyetler de “ Teali-i İslam Cemiyetleri Sulh ve Selamet Cemiyetleri, İtilaf ve Hürriyet Cemiyetleri ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti”’dir.

            M. Kemal Nutuk’da Türk halkının Samsun’a çıktığı günlerde üç farklı kurtuluş modeli üzerinde durduğu belirtilmektedir. Bunlar;

            1)Amerikan Mandacılığı:

            2)İngiliz Mandacılığı:

            3)Bölgesel kurtuluş çareleri:

           

            Amerikan mandacılığı  tezini savuna aydınlar, kuruluşundan itibaren Türk toprakları üzerinde hiçbir istila emeli taşımadığına inandıkları, güçlü bir devlet olan Amerika’nın himayesinin sağlanması halinde  Osmanlı Devleti’nin kurtulacağına inanmakta idiler. Bu düşüncenin öncüleri Halide Edip ve Necmettin Sadak idi.

 

            İngiliz mandacılığı tezini savunanlar ise padişah ve yönetim çevreleri idi. Bu çevrelere göre hilafetin geleceğini tehlikeye atmadan Osmanlı  saltanatını kurtarmanın  tek yolu İngiliz himayesinin sağlanması idi.

            Bölgesel kurtuluş peşinde koşanlar ise işgal altında  olan ve Osmanlı Devleti’nden ümidini kesmiş olan bölgelerin insanlarıydı. Bu insanlar kendi başlarının çaresini bakmaktan başka seçenekleri olmadığı düşüncesinde idiler.

            M. Kemal’e göre bu üç model de , Türk Milleti için gerçek kurtuluş yolu olamazdı. M. Kemal’e göre tek kurtuluş şansı vardı, o da “Milli hakimiyete dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız, yeni bir Türk devleti kurmak” Türk Milleti’nin esir yaşamasındansa, yok olmasını hayırlı bulan M .Kemal, “ya istiklal ya ölüm” parolası ile kurtuluşun top yekun mücadele etmekle sağlanacağını ifade etmiştir. Milli Mücadele kararını veren M. Kemal için ilk önemli iş bu doğrultuda yurt genelinde  yapılan düzensiz çalışmaları, belirli bir düzen çerçevesinde örgütlemek ve Milli Mücadele hareketine yöneltmektir. M. Kemal’in Samsun’a çıktığı günlerde yurt genelinde faaliyet gösteren, Yararlı Cemiyetler olarak nitelendirdiğimiz teşkilatlar şunlardır;

 

            a)Milli Kongre Cemiyeti: Türkçülük ve Türk Milliyetçiliği fikrini benimseyen Milli talim ve Terbiye Cemiyeti üyeleri tarafından 29 Kasım 1918 de İstanbul’da  kurulmuştur. Cemiyetin amacı, dünyada Türkler hakkında yapılan yanlış ve ön yargılı yayınlara ilmi çalışmalar ve belgelerle cevap vermektir. Cemiyet M. Kemal’i ve onun Ankara’da kurmayı düşündüğü meclis fikrini desteklemiştir.

            b)Trakya Paşaeli Müdafaa-I Hukuk-u Heyeti Osmaniye’si:Trakya’nın ve Edirne’nin bir Yunan istilasına maruz kalabileceği tehlikesi üzerine  2 Aralık 1918 de kurulmuştur. Merkezi Edirne’dedir. Cemiyetin amacı; Trakya Türklerinin haklarını savunmak, Trakya’yı Osmanlı devletinden koparmaya yönelik her türlü girişime  engel olmak, bu mümkün olmazsa Doğu ve Batı Trakya’yı  içine alan bağımsız bir Trakya devleti kurmaktır.

 

c)İzmir Müdafaa-I  Hukuku Osmaniye Cemiyeti:İzmir’in  Yunalılarca  işgal edileceği haberleri üzerine  2 Aralık 1918 ‘de kurulmuştur. Cemiyetin gayesi; muhtemel bir Yunan işgaline karşı silahlı  müdafaada bulunmaktır. Cemiyetin  kurulmasında etkin rol oynayan Kolordu Komutanı ve İzmir vali vekili Nurettin Paşa ‘nın çalışmalarının İngilizleri rahatsız etmesi ve Paşanın İngilizlerin  hükümete yaptıkları baskı sonucu görevinden alınması, cemiyetin faaliyetlerini büyük ölçüde aksatmıştır. Cemiyet,  İzmir’in Yunanlılarca işgali öncesinde Reddi İlhak adını alarak, çalışmalarını bu isimle yürütmüştür. 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’e asker çıkartması üzerine bölgede başlayan mahalli direniş,düzenli ordu kurulana kadar sürmüştür.

            d)Vilâyet-ı  Şarkiye Müdafaa-I Hukuk-u Millîye Cemiyeti:

 

            Mondros Mütarekesi öncesinde ve sonrasında İtilaf Devletleri’nin Doğu Anadolu için tasarladıkları Ermenistan ve Kürdistan projelerine karşı, yöredeki  Müslüman-Türk ahalinin haklarını savunmak gayesiyle 4 Aralık 1918 de İstanbul’da kurulmuştur. Kazım Karabekir ’in Erzurum’daki  15. Kolordu Komutanlığı görevine atanmasıyla cemiyetin faaliyetleri hız kazanmıştır. Cemiyet, Trabzon Muhafaza-I Hukuk Cemiyeti ile birlikte Erzurum Kongresini  düzenlemiştir.

            e)Trabzon Muhafaza-I Hukuk-u Milliye Cemiyeti:

 

            Trabzonlu aydınlar tarafından, Karadeniz kıyılarında hak iddia eden Pontus Rumlarına karşı mücadele etmek gayesiyle kurulmuştur. Cemiyet Erzurum Kongresi sonrasında Vilâyet-ı Şarkiye Cemiyetine katılarak, faaliyetlerine devam etmiştir.

            Anadolu’da bu şekilde düzensiz, dağınık ancak iyi niyetli çalışmaların yapıldığı günlerde Samsun’a çıkan M. Kemal hemen çalışmalara başlamış  ve 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa ile sürekli olarak haberleşmiştir. M. Kemal Samsun’dan Harbiye Nezaretine gönderdiği ilk raporunda, bölgede karışıklıklara sebep olanların Türkler olmadığını , yörede  yaşanan olaylara sebep verenlerin Pontus Rumları olduğu belirtilmiştir., 15 Mayıs 1919’da gerçekleştirilen  İzmir’in Yunanlılarca  işgalini haklı kılan  hiçbir gerekçesi olmadığını, bu nedenlerle de  bu olayın  hükümet tarafından her platformda, özellikle İtilaf Devletleri nezrinde  protesto edilmesi lazım geldiğini bildirmiştir. O’nun  Anadolu’da ne yapmak istediği, bu ilk faaliyetlerinden  ve yazışmalarından anlaşılmaktadır. Amacının kolaylıkla fark edileceğini  anlayan  M. Kemal , İngilizlerin yoğun bir biçimde bulunduğu Samsun’daki karargahını, Mayıs ayı sonunda Havza’ya taşımıştır.

            M. Kemal’in  Havza’daki , hatta bundan sonraki Anadolu’daki faaliyetlerin eksenini , yurdun her köşesini bir bütün haline getirerek, hep birlikte bir direnişi gerçekleştirebilme olmuştur. Bu amaçla O , Havza’dan Anadolu’daki askerî  ve sivil yetkililere gönderdiği şifre telgraflarla yurdumuzdaki yabancı işgalini, düzenlenecek mitinglerle, protesto yürüyüşleriyle ve telgraflarıyla şiddetle kınaması istenmiştir. Ayrıca komutanlara gönderdiği telgraflarda, onlardan gayeye hizmet eden her türlü faaliyetin desteklenmesini, ancak toplum psikolojisinden doğabilecek taşkınlıklara da izin verilmemesi istemiştir. Bunun üzerine yurt genelinde pek çok miting tertip edilmiş ve protesto telgrafı çekilmiştir. İstanbul mitinglerine ve M. Kemal’in Havza’daki çalışmalarına yönelik ilk tepki, işgal kuvvetlerinin O’nu İstanbul’a geri çağırması şeklinde olmuştur.

Amasya Tamimi (Genelgesi) 21/22 Haziran 1919

 

            M. Kemal o güne kadar Ordu Müfettişi sıfatıyla, kişisel ağırlığını ortaya koyarak hareket etmiştir. Ancak; bu sıfatın tehlikeye düştüğünü görmektedir. Bu nedenle M. Kemal, kişisel olmaktan çıkarıp, halka mal etmek gerektiği inancındadır. Bu amaçla M. Kemal, esaslarını hazırladığı Amasya Tamimini 21/22 Haziran 1919 ‘da tüm ilgililere duyurmuştur. Bu tamimde özetle şu noktalara yer verilmektedir;

 

            1)Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir.

            2)İstanbul Hükümeti üzerine düşen sorumluluğun gereğini yerine getirememektedir. Bu durum  milletimizi aşağılanmış göstermektedir.

            3)Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.

            4)Milletin içinde bulunduğu durumu anlatmak ve haklı sesini duyurmak için her türlü baskıdan uzak bir milli heyet kurulmalıdır.

            5)Anadolu’nun her bakımdan en güvenilir yeri olan Sivas’ta bir milli kongrenin toplatılması kararlaştırılmıştır.

            6)Bunun için bütün vilâyetlerin her sancağından, milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin hemen yola çıkması lâzımdır.

            7)Her ihtimale karşı bunun bir milli sır olarak saklanması şarttır.

            8)Doğu vilayetleri adına 10 Temmuz’da bir kongre toplanacaktır. Bu kongrenin delegeleri de Sivas’da ki genel kongreye katılacaktır.

 

Amasya Tamiminin Siyasi Açıdan Önemi

 

            Amasya genelgesi ile Türk İnkılâbının ihtilal safhası su yüzüne çıkmış, millet iradesi haksızlığa karşı bir isyan parolası olarak belirmiştir. Amasya Tamimi bir ihtilal beyannamesidir. Anadolu’da ihtilalin başladığını göstermektedir.

            Amasya Tamimi, Anadolu’da kurtuluş hareketlerini tek elden düzenlemek yolunda milli bir birliğe yol açmış ve milli bir kongrenin toplanmasını öngörmüştür.Amasya Tamimi,yürütme yetkilerini kullanmak imkanını vermekle,Sivas’ta bir milli kongrenin toplatılmasını amaç edinmekle,İstanbul’daki merkezi hükümetin yerine geçmeyi öngörmüştür.Tamim aynı zamanda vatanın bütünlüğünü ve milletin istiklalini ele alması konusunda halkı isyana davet ettiği kadar,milletçe yapılacak işlerin hangi plan ve program doğrultusunda gerçekleştirileceğini göstermesi açısından da önemli bir belgedir.Amasya Tamimi’nin diğer bir önemli yanı ise,Türk milliyetçiliği akımını inkılâbın temel prensibi olarak değerlendirmesidir.Milliyetçilik Amasya Tamimi’nden itibaren Milli Mücadele’nin esası,özü,temel yapısı olmuş,milleti harekete geçiren,ona milli şuur ve vicdanının sesini duyuran politik tutumun hedeflerini göstermiştir.

AMASYA TAMİMİ’NİN HUKUKİ AÇIDAN ÖNEMİ

          İhtilal beyannamesi niteliği taşıyan Amasya  Tamimi ile bir taraftan sultana karşı gelinerek,milli hakimiyet ilkesi ortaya atılmış,diğer taraftan da tehlikede olan bağımsızlığın kurtarılmasına çaba gösterilmiştir.Dolayısıyla Amasya Tamimi ile hem millet iradesi,hem de kayıtsız şartsız bağımsızlık ön plana çıkartılmıştır.Yani Amasya Tamimi , yeni Türk Devleti’nin kuruluşunu  hazırlayan temel bir belgedir.Nitekim Amasya Tamimi ile birlikte İstanbul’a yollanan mektuplarda artık İstanbul’un Anadolu’ya egemen değil,bağımlı olmak zorunda olduğu belirtilmektedir.

                                 AMASYA TAMİMİ’NİN SONUÇLARI

          İstanbul’daki işgal kuvvetleri makamları,Anadolu’da gelişmekte olan ve Amasya Tamimi ile şuur kazanan gelişmeleri endişe ile izlediklerinden,bu hareketi söndürmek amacıyla M.Kemal’i İstanbul’a getirtmek için İstanbul Hükümetine baskıda bulunmuşlardır.İçişleri Bakanı Ali Kemal 23 Haziran 1919’da vali ve mutasarrıflara yolladığı gizli bir genelge ile M.Kemal’in azledildiğini,resmi hiçbir sıfatı kalmadığı için emirlerinin dinlenmemesi gerektiğini duyurmuştur.Amasya Tamimi kararlarının uygulanması işiyle bizzat komutanlar uğraştıkları için,İstanbul’un bu emrinin Anadolu’da dinlenmesi imkansızdı.Sonuçta İçişleri Bakanı Ali Kemal Bey istifa etmek zorunda kalmıştır.

         Bu sıralarda M.Kemal,doğu illerindeki milli direnişi  toparlamak ve Sivas Kongresi’nin ilk basamağını oluşturmak üzere Erzurum’a hareket etmiştir.O,Sivas’tan geçerken,İçişleri Bakanı’nın emri doğrultusunda kendisini görevinden alıkoymak için çalışan Elazığ Valisi Ali Galip ile görüşmüş ve O’nun bu girişimini önlemiştir.M.Kemal Erzincan’dan geçerken Padişah’tan İstanbul’a geri dönmesi  yönünde bir telgraf almış,ancak görevinden ayrılmayacağını İstanbul’a ileterek,zaman kazanmaya çalışmıştır.7/8 Temmuz 1919 gecesi M.Kemal Paşa’ya İstanbul’dan görevden alındığını bildiren emir ulaşmıştır.Bunun üzerine M.Kemal Harbiye Nezaretine hem görevinden,hem de askerlikten ayrıldığını bildiren cevabi telgrafını göndermiştir.M.Kemal’in en büyük kaygısı,tüm görev ve yetkilerini bırakmasının, başlattığı milli hareketin geleceğini tehlikeye sokmasıdır.Ancak M.Kemal Paşa’nın korktuğu olmamış,O’nun askerlik görevinden ayrılması hiçbir şeyi değiştirmemiş,başta K.Karabekir Paşa olmak üzere bütün komutanlar O’nun emri altına girmişlerdir.Bu gelişme M.Kemal’in milli hareketin lideri olarak ortaya çıktığının göstergesidir.

                             ERZURUM KONGRESİ (23 Temmuz-7 Ağustos 1919)    

           Kongre,Vi layat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti’nin  Erzurum şubesi ve Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti’nin işbirliği ile düzenlenmiştir.Kararlaştırılan tarihten 13 gün sonra toplanabilmiştir.Gecikmesinin sebebi,kongreye katılmak üzere  Erzurum’a gelmesi beklenen delegelerin zamanında gelememiş olmalarıdır.

            3 Temmuz 1919 günü Erzurum’a gelen ve 7/8  Temmuz gecesi tüm yetkilerinden vazgeçen M.Kemal’in Erzurum Kongresine katılması ve başkanlığı konusunda muhalif görüşte olanlar vardır.Ancak bu problem,Erzurum’dan seçilmiş olan iki delegenin M.Kemal ve Rauf Orbay adına haklarından feragat etmeleri ile aşılmıştır.Böylece M.Kemal’in hukuken kongreye katılmasına engel oluşturacak bir durum kalmamıştır.54 üyenin katılımıyla 23 Temmuz günü çalışmalarına başlayan kongrede M.Kemal,kongre başkanlığına seçilmiştir.Kongrede alınan başlıca kararlar şunlardır:

1-Milli sınırlar içinde vatan birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

2-Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı Osmanlı Hükümeti’nin dağılması halinde millet topyekun mücadele edecektir.

3-İstanbul Hükümeti vatanın bütünlüğünü koruyamadığı taktirde,bu amaca ulaşmak için Anadolu’da geçici bir hükümet kurulacaktır.

4-Milli kuvvetleri etkin ve milli iradeyi egemen kılmak esastır.

5-Hıristiyan azınlıklara siyasi hakimiyetimizi ve sosyal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez.

6-Manda ve himaye kabul edilemez.

7-Milli meclisin bir an önce toplanmasını ve hükümet işlerinin bu meclisin denetimi altında yürütülmesini sağlamak için çalışılacaktır.

          Kongre alınan bu kararları uygulamak üzere,başkanlığına M. Kemal’in getirildiği  9 kişilik bir Temsil Heyeti oluşturarak çalışmalarını tamamlamıştır.

                   ERZURUM KONGRESİ’NİN ÖNEMİ VE SONUÇLARI

        Doğu Anadolu bölgesinin kaderini görüşmek gayesi ile toplanan Erzurum Kongresi,  memleketin bütününü ilgilendiren konularda kararlar alarak, Milli Mücadele’nin esas programını hazırlamıştır. Programın temel fikri kayıtsız şartsız bağımsızlık ve milli hakimiyettir. Kongrede vatan sınırları belirtilerek,  vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı ilan edilmekle, emperyalistlere Türk’ün ata yurdunun işgal edilemeyeceği anlatılmak istenmiştir. Temsil heyetinin gerektiğinde bir hükümet gibi görev yapacağı açıklanarak, milli devletin yürütme organı olma çabası ortaya konmuştur.

         Erzurum Kongresi toplanışı itibariyle bölgesel bir kongre olmasına rağmen, aldığı kararlar açısından milli bir kongre niteliğindedir. Milli heyet tarafından gerçekleştirilecek daha sonraki girişimlerin (Sivas Kongresi ve TBMM’nin açılması)  temelini Erzurum Kongresi oluşturmuştur.

         Erzurum Kongresi kararları İstanbul Hükümeti ve İtilaf Devletleri’nce hoş karşılanmamıştır; çünkü onlara göre kongre bir ihtilal demektir. Milli egemenlikten söz etmek ve Mebuslar Meclisi’nin toplanmasını istemek İtilaf Devletleri’nin emellerini söndürecek tehlikeli bir gelişmedir. Bunun üzerine sadrazam Damat Ferit Paşa ihtilalin ele başısı saydığı M. Kemal ve Rauf Bey ile onlara yardım eden diğer bazı aydınların yakalanarak İstanbul’a teslim edilmesi için asker ve sivil yöneticilere 30 Temmuz’da yeni bir emir daha vermiştir. Ancak İstanbul Hükümeti’nin bu yeni girişimi de sonuçsuz kalmıştır. Aydınlar ve ordu M. Kemal Paşa’nın etrafında iyice kenetlenmişlerdir.

         Erzurum Kongresi’ni takip eden günlerde M. Kemal’in amacı en kısa zamanda Anadolu’da milletin temsilcilerinden oluşan bir meclis toplamak ve bu meclisin kuracağı hükümet ile Milli Mücadele’yi bir merkezden yönetmektir. Bu nedenle M. Kemal Erzurum Kongresi’nin bu amaca hizmet etmesini istemiştir. Bu amaçla M. Kemal Erzurum Kongresi’ni Sivas Kongresi’ne bağlıyarak Milli Mücadele’ye ülke çapında yaygınlık kazandırmıştır.

BALIKESİR VE ALAŞEHİR KONGRELERİ

         Yunanlılar İzmir’e asker çıkarıp, Batı Anadolu’yu işgale başladıktan sonra Ege Bölgesi’nin yurt sever halkı kurdukları direnme örgütleriyle düşmana karşı koymaya başlamışlardır. Bu örgütleri bir araya getirip, düşmana karşı daha düzenli bir savunma gücü oluşturmak gayesiyle Balıkesir’de bir kongre düzenlenmiştir. 26-31 Temmuz 1919 tarihleri arasında gerçekleşen kongrede, tüm güçlerin birleştirilmesi, Yunanlılara karşı savaşmak üzere asker toplanması gibi önemli kararlar alınmıştır. Kongre padişaha bağlı kalınacağını bildirmiştir.

         Erzurum Kongresi’nden sonra Batı Anadolu’da 16-25 Ağustos 1919 tarihleri arasında toplanan bir diğer kongre ise Alaşehir Kongresi’dir. Bu kongrede Erzurum ve Balıkesir Kongreleri’nin sonuçları tartışılmış, ölünceye kadar Yunanlılarla savaşma kararı alınmıştır.

SİVAS KONGRESİ (4-11 EYLÜL 1919)

         Sivas Kongresi, memleketin en sıkıntılı günlerinde gerçek bir vatan aşkıyla her türlü tehlikeyi göze alarak M. Kemal Paşa’nın başkanlığında bir araya gelen 38 vatanseverin eseridir.

         Sivas Kongresi’ni engelleme girişimleri: Sivas Kongresi’nin toplanışı sırasında da Erzurum Kongresi’nde olduğu gibi, İstanbul Hükümeti kongreyi engelleme çabalarını sürdürmüştür. Bu sebeple Ankara ve diğer bazı şehirlerden valilik baskısı ile delege seçtirilmemiştir. Bazı vilayetlerden seçilen delegeler de aynı baskı nedeniyle yola çıkmaktan alı konulmuş ve kongreye katılamamışlardır.           

          Sivas Kongresi’nin  toplanmaması için, Sivas’ta bulunan Fransızlar da Vali Reşit Paşa’ ya baskı yapmışlar ve kongrenin gerçekleşmesi halinde Sivas’ın işgal edilebileceği tehdidinde bulunmuşlardır. İngilizler de Samsun üzerinden Sivas’ı işgal edecekleri tehdidini savurmuşlardır.

        İstanbul Hükümeti, Sivas Kongresi sırasında bütün gücüyle M. Kemal’i tevkife yönelmiştir. Anadolu’daki tüm valilere telgraf göndererek, M. Kemal’in tutuklanmasını istediği gibi, valiliklere yeni atamalar yaparak, bu isteğinin gerçekleşmesini sağlamaya çalışmıştır. Ancak İstanbul Hükümeti’nin ve İtilâf Devletleri’nin bütün bu girişimleri sonuçsuz kalmış, Sivas Kongresi 4 Eylül günü çalışmalarına başlamıştır.

 

SİVAS KONGRESİ’NDE YAPILAN ÇALIŞMALAR

 

        Sivas Kongresi sırasında üzerinde en çok tartışılan konu “manda” ve “himaye” meselesidir. Delegelerin önemli bir bölümü  manda fikrine taraftar gözükmekte, ancak İngiltere’nin mi, yoksa Amerika’nın mı himayesinin sağlanması konusunda tereddüt yaşamaktadırlar. M. Kemal’e göre ise manda düşüncesi, tam bağımsızlık düşüncesiyle çelişmektedir. Bu nedenle M. Kemal ve birkaç arkadaşı manda ve her çeşit koruyuculuğu reddetmiş, kendilerini bazı üyeler de desteklemiştir. Sonunda Rauf Bey’ in Amerika’dan bir heyet çağrılması teklifi ile bu konudaki tartışmalar sona erdirilmiştir.

        Kongrenin ilk üç günü söylevler, usul hakkında görüşmeler, bu kongrenin İttihat ve Terakki Cemiyeti ile bir ilgisi olmadığının yeminle kanıtlanması ile geçmiştir. Erzurum Kongresi kararları küçük bazı değişikliklerle bu kongrece de kabul edilmiştir.

SİVAS KONGRESİ KARARLARI:

 

1)               Türk toprakları hiçbir sebeple birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

2)               Milli kuvvetleri etkin, milli iradeyi egemen kılmak esastır.

3)               İşgale uğrayan yurt toprakları hep birlikte savunulacaktır.

4)               Azınlıklara sosyal dengeyi bozacak ayrıcalıklar tanınamaz.

5)               Ülkemize karşı istila emeli taşımayan herhangi bir devletin ekonomik yardımları memnuniyetle kabul edilecektir. Adil bir barışın yapılmasına çalışılacaktır.

6)               Milli Meclis’ in derhal toplanması ve geleceğinin bu meclisin kontrolüne bırakılması şarttır.

7)               Yurt sathındaki tüm Milli Cemiyetler, “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında tek isim ve tek amaç etrafında birleştirilmiştir.

8)               Kongrenin seçtiği Temsil Heyeti, Milli Meclis açılana dek işleri yürütecektir.

9)               Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, köylere kadar teşkilatlanacaktır.

Bu kararlar bir süre sonra İstanbul Meclis-i Mebusan’ında “Milli Ahid”       olarak onaylanmış ve Türk tarihine “Misak-ı Milli” olarak geçmiştir.

 

 

 

 

 

SİVAS KONGRESİ’NİN MİLLİ MÜCADELEDEKİ YERİ VE ÖNEMİ:

 

        Yurdun dört bir yanından gelen delegelerin katılımıyla toplanması ve yurdun bir bütün halinde kurtarılmasına yönelik kararlar alması açısından milli bir kongredir. İstanbul Hükümeti’nin Elazığ Valisi Ali Galip’ i Sivas Kongresi’ni basıp, kongreyi dağıtmakla görevlendirmesi, ancak bu olayın milli kuvvetlerce önlenmesi, bu olayın sorumlusu Damat Ferit Paşa hükümeti ile Anadolu’nun ilişkisinin kesilmesi sonucunu doğurmuştur. Anadolu ile mücadelede başarısız kalan Damat Ferit, İngilizler’ den de yüz bulamayarak istifa etmek zorunda kalmıştır. Damat Ferit hükümetinin yerine, 2 Ekim’ de milliyetçi bir kimlik taşıyan Ali Rıza Paşa hükümetinin kurulması, M. Kemal ve milli dava açısından bir zaferdir. Ali Rıza Paşa hükümeti ile birlikte, Anadolu’daki   Milli Mücadele hareketi ile ilgili haberler artık İstanbul basınında yer almaya başlamıştır.

        Sivas Kongresi’nde yeni Türk Devleti’nin iç ve dış politikasının esaslarını çizen Misak-ı Milli kararları tespit edilmiştir. Sivas Kongresi’ nden bir hafta sonra da M. Kemal, yeni bir Türk Devleti kurma kararında olduğunu ifade etmiştir. Dolayısıyla Sivas Kongresi yeni Türk Devleti’nin temellerinin atılması açısından önemlidir.

        Sivas Kongresi ile Milli Mücadele hareketi Türk Milletine mâl edilmiş, Milli Mücadele fikri yurt sathına yayılmıştır. Sivas Kongresi ile M. Kemal, milli hareketin tartışmasız lideri olmuştur.

        Sivas Kongresi yabancı işgaline karşı konulacağı kararını alarak, İtilâf Devletlerine karşı top yekun mücadele kararı vermekte ve Erzurum Kongresi’ne göre daha ihtilâlci bir nitelik taşımaktadır. Sivas Kongresi kararlarını yurt genelinde duyurmak gayesiyle M. Kemal’in isteği üzerine Sivas’ta 13 Eylül’ de “İrade-i Milliye” gazetesinin yayınına başlanmıştır. 27 Aralık 1919’da Ankara’yı milli hareketin merkezi yapmak üzere bu şehre gelen M, Kemal, orada da Şubat 1920’de “Hakimiyet-i Milliye” gazetesinin çıkarılmasına öncülük etmiştir. Halide Edip’ in gayreti, M. Kemal’in desteğiyle Haziran 1920’de de bu gazetelere haber kaynağı oluşturacak “Anadolu Ajansı” hizmete sokulmuştur.

AMASYA GÖRÜŞMELERİ ve PROTOKOLÜ (22 Ekim 1919)

 

        Anadolu, İstanbul üzerinde kurduğu bu egemenlikten yararlanmak düşüncesinde idi. M. Kemal yeni hükümetten özellikle Milli Mücadele’ ye karşı olan asker ve sivil yöneticileri görevden almasını, onların yerine Anadolu’daki millicilerin güvenini taşıyan isimlerin  getirilmesini, ordunun milli amaçlara uygun olarak yeniden düzenlenmesini ve Meclis-i Mebusan’ın biran önce toplanmasını sağlamasını istiyordu. Anadolu’nun bu istekleri karşısında İstanbul Hükümeti, M. Kemal ile yüz yüze görüşmenin faydalı olacağı kanaatine vararak, Bahriye Nazırı Salih Paşa’ yı Amasya’ya göndermiştir. 16 Ekim 1919’da Hüseyin Rauf ve Bekir Sami Beylerle Sivas’tan hareket eden M. Kemal, iki gün sonra Amasya’ya varmış, 20 Ekim’ de başlayan görüşmeler 22 Ekim’ de sonuçlanmıştır. Bu görüşmeler sonunda taraflar, karşılıklı olarak birbirlerinden bekledikleri hareketleri ve davranış tarzlarını protokoller şeklinde düzenlemişlerdir. Beş protokol halinde düzenlenen bu esasların ilk üçü açık ve imzalı, diğer ikisi ise gizli ve imzasız olarak düzenlenmiştir.

        İlk protokolde genellikle İstanbul Hükümeti’nin Anadolu’dan istekleri yer almaktadır. Bu istekler; ordunun siyasetle uğraşmaması, İttihatçılığın ülkede tekrar canlandırılmaması, Temsil Heyeti’nin hükümeti küçük düşürecek beyanlarda bulunmaması, seçimlere müdahale edilmemesi, hükümet aleyhinde yazılar yazılmaması şeklinde ifade edilebilir.

        İkinci protokol ise tarafların ortaklaşa kararlaştırdıkları hususları içermektedir. Örneğin; Hıristiyanlara sosyal dengeyi bozacak ayrıcalıkların verilmemesi, Meclisin İstanbul’da toplanmasının uygun olmayacağı hususları gibi.

        Üçüncü protokol daha ziyade seçimle ilgilidir. Temsil Heyeti’nin seçimlere müdahale etmemesi, Hıristiyanların seçimlere katılmalarının sağlanması, İttihatçıların Tehcirle ilgili olanlarının seçilmemesine dikkat edilmesi gibi esaslar yer almıştır.

        Gizli ve imzasız olan dördüncü protokolde tamamen Temsil Heyeti’nin İstanbul Hükümeti’nden istek ve beklentileri yer almıştır. Bunların başlıcası, görevlerinden alınan ve mahkemeye verilen subaylar hakkındaki emirlerin düzeltilmesi, Malta sürgünleri hakkındaki kararın, kişilerin yargılanmasından sonra verilmesi, İzmir’den Yunanlıların çıkartılması için hükümetin protesto girişimlerinde bulunması, İstanbul’daki zararlı cemiyetlerin yayınlarının engellenmesi, Kuva-yı Milliye’nin mali açıdan desteklenmesidir.

        Yine gizli ve imzasız olan beşinci protokolde barış görüşmelerine gönderilecek kurulda bulunması gereken delegelerin isimleri yer almıştır.

        Salih Paşa İstanbul’a döndükten sonra taahhüt ettiği bu esasların bir çoğunu yerine getirememiş, ancak Meclis-i Mebusan ‘ın yeniden toplanabilmesi için çalışmaların başlatılmasını sağlamıştır. Ayrıca Amasya Görüşmeleri ile isyancılar olarak nitelendirilen Kuva-yı Milliyecilerin, İstanbul Hükümeti’nce muhatap kabul edilmesi, Temsil Hükümeti’nin varlığının meşrulaşması açısından önemlidir.

SİVAS KOMUTANLAR TOPLANTISI (16-29 KAsım 1919)

 

        Salih Paşa Amasya’da Meclis-i Mebusan’ın Anadolu’da toplanmasına çalışacağına söz vermiştir. Ancak hükümet ve padişah buna razı olmadıklarından, Meclisin nerede toplanacağı yeniden büyük bir soruna dönüşmüştür. Temsil Heyeti, meclisin toplanacağı yer ve seçimler hakkında ortaya çıkan görüş ayrılıklarını tartışıp, kesin karara varmak için, Milli Mücadele’ yi destekleyen kolordu ve tümen komutanlarıyla bir toplantı düzenlemeyi zorunlu görmüştür. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adına M. Kemal’in kolordu ve tümen komutanlarıyla yaptığı toplantı sonunda sakınca ve tehlikesine rağmen, Meclis’ in İstanbul’da toplanması, milletvekillerinin İstanbul’da güven içinde yaşama görevini yapacakları ana kadar Temsil Heyeti’nin görevine devam etmesi, Paris Barış Konferansı’nın Türkiye hakkında olumsuz bir karar vermesi ve bu kararın meclis tarafından kabul edilmesi halinde milletin düşüncesinin öğrenilmesi ve ona göre hareket edilmesi esası kabul edilmiştir.

TEMSİL HeYeTİ’NİN ANKARA’YA GELİŞİ (27 Aralık 1919)

 

        Sivas Kongresi ve Amasya Görüşmeleri sonunda milli heyetin istekleri uygulanmaya başlamıştır. İstanbul’da Meclis-i Mebusan’ın bir an önce toplanabilmesi için hazırlıklar hızla devam ederken, Anadolu’dan seçilerek bu meclisin çalışmalarına katılacak olan milletvekilleri birer birer İstanbul’a hareket etmişler, temsilcilerini henüz belirlemeyen bölgelerde ise seçim işlerinin tamamlanmasına çalışılmıştır. Kısacası Anadolu tarafından hazırlanan milli teşkilatın programı, batıda hayata geçirilmeye başlanmıştır. Bu durumda M. Kemal, Temsil Heyeti’nin karargâhını, çalışmalarını daha yakından takip edebileceği uygun bir yere taşıma ihtiyacı duymuştur. Gelişmelerin en sağlıklı bir biçimde takip edilebileceği yer olarak da Ankara seçilmiştir. Çünkü Ankara, ulaşım ve haberleşme şartlarının elverişliği, Batı Cephesi’ne yakınlığı, şehir halkında Milli Mücadele ruhunun çok güçlü olması, İstanbul’a gidecek pek çok milletvekilinin yolunun üstünde yer alması gibi sebeplerden dolayı Heyet-i Temsiliye’ ye merkez yapabilecek bir şehir konumundadır.

        18 Aralık 1919’da Sivas’tan ayrılan ve 27 Aralık 1919 günü Ankara’ya ulaşan M. Kemal bu tarihten itibaren Ankara’yı Milli Mücadele hareketinin merkezi ve daha sonra da kurulacak olan yeni Türk Devleti’nin başşehri yapmıştır.

SON OSMANLI MECLİS-İ MEBUSAN’ININ AÇILMASI ve MİSAK-I MİLLİ

 

        Seçilen 168 milletvekilinden, İstanbul’a ulaşabilen 72’sinin katılımıyla 12 Ocak 1920 günü çalışmalarına başlayan Meclis-i Mebusan’ın üyelerinden biri de Erzurum milletvekili olarak seçilmiş olan M. Kemal’dir. Ancak M. Kemal İstanbul’a gitmeyi ve Meclis-i Mebusan’ın çalışmalarına katılmayı düşünmemiştir. Daha önce Sivas Komutanlar Toplantısı’nda alınan kararlar gereğince, İstanbul’a gidecek olan milletvekilleriyle M. Kemal’in Ankara’da görüşmesi, milletvekillerinden M. Kemal’i İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın başkanlığına gıyaben seçtirmelerinin istenmesi, Milli Teşkilatın şimdiye kadar kongrelerde aldığı kararları mecliste onaylatacak “Müdafaa-i Hukuk Grubu” adıyla bir grup oluşturmalarının sağlanması kararlaştırılmıştı.

        Anadolu’dan gelen milletvekilleri, meclis çalışmalarına başladıktan sonra M. Kemal’i gıyaben meclis başkanlığına seçtirmeyi başaramamışlardır. Mecliste tavsiyeler doğrultusunda Milli Mücadele’ yi destekleyen milletvekilleri bir grup oluşturmuşlardır. Ancak grubun adına tembih edildiği gibi Müdafaa-i Hukuk değil de, “Felâh-ı Vatan Grubu” adı verilmiştir. Felâh-ı Vatan Grubu’ nun meclise getirdiği, Temsil Heyeti’nin kurtuluş için ileri sürdüğü fikirler, grubun 22 Ocak 1920 tarihli gizli oturumunda ele alınarak son şekline kavuşturulduktan sonra, 28 Ocak 1920 günkü gizli oturumunda oy birliğiyle kabul edilmiştir. Böylece Misak-ı Millî adı verilen  belgenin Meclis-i Mebusan tarafından kabul edilmesiyle milli kurtuluş hareketi tam anlamıyla hukukî kimlik kazanmıştır.

 

        Misak-ı Millî metninde yer alan kararlar şunlardır:

1)                  Osmanlı Devleti’nin Mondros Mütarekesini imzaladığı 30 Ekim 1918 tarihinde İtilâf Devletleri’nin işgali altında bulunan Arap çoğunluğun yaşadığı Osmanlı topraklarının geleceği, halkın serbestçe verecekleri oy ile belirlenmelidir. Bunun dışında, mütareke sınırları içinde kalan Türk ve İslâm ahalinin yaşadığı kısımlar hiçbir şekilde parçalanamaz bir bütündür.

2)                  Daha önce halk oyu ile anavatana katılmış olan Kars, Ardahan, Batum için gerekirse yeniden halk oyuna gidilmelidir.

3)                  Türklerle yapılacak barışa bırakılan Batı Trakya’nın durumu da, yine bölge halkının hür iradesi ile belirlenmelidir.

4)                  İstanbul ile Marmara Denizi’nin güvenliğinin tam olarak sağlanması şartıyla, boğazların dünya ticaret ve ulaşımına açılması konusu da, bizimle birlikte ilgili devletlerin ortaklaşa verecekleri karar geçerli olacaktır.

5)                  İtilâf Devletleri ile düşmanlarımız ve bazı ortakları arasında kararlaştırılmış olan anlaşma esasları çerçevesinde azınlıkların hakları, komşu ülkelerdeki Müslüman halkın aynı haklardan yararlanmaları şartıyla tarafımızdan kabul edilecektir.

6)                  Milli ve İktisadi gelişmemizin gerçekleşmesi ve daha düzenli bir irade şeklinde işleri yürütmemizi sağlayabilmek için, her devlet gibi bizim de gelişmemizin sağlanmasında tam bir serbestliğe sahip olmamız, varlı ve yaşamımızın esasıdır. Bu nedenle siyasi, iktisadi, sosyal gelişmemize engel olacak unsurlara karşıyız. Borçlarımızın ödeme şartları da, bu esaslara ters düşmemelidir.

 

        Osmanlı Mebusan Meclisi’nde Misak-ı Millî adıyla alınan kararlar bunlardır. Meclis toplanma aşamasındayken İngilizler ile ciddi bir problem yaşanmamıştır. İngilizler 1920 yılında Türklerle kalıcı barış yapmayı düşündükleri için, meclisin açılmasına, bu anlaşmanın meclis tarafından onaylanarak hukuki prosedürün tamamlanması açısından sıcak bakmışlardır. Çünkü İngilizler toplanacak meclisten teslimiyet kararına onay çıkacağı düşüncesindedirler.

İSTANBUL’UN İŞGALİ ve MECLİS-İ MEBUSAN’IN DAĞITILMASI

 

 

        Meclis-i Mebusan, Misak-ı Milli kararlarını bir süre tehlikeli olacağı düşüncesiyle Türk ve dünya kamuoyuna duyurmamıştır. 17 Şubat 1920’de Misak-ı Millî kararları ilan edilmiştir. Meclis-i Mebusan’ dan teslimiyet kararı çıkmasını beklerken, Misak-ı Millî adı altında bir nevi bağımsızlık beyannamesinin çıktığını gören İngilizler, bu gelişmeden doğrudan Anadolu’daki Milli Mücadele taraftarlarıyla arası iyi olan Ali Rıza Paşa hükümetini sorumlu tutmuşlardır. Ali Rıza Paşa hükümeti artan baskılar yüzünden istifa etmek zorunda kalmıştır. İngilizler bununla da kalmayarak, 13 Kasım 1918’den beri fiilen işgalleri altında bulundurdukları İstanbul’u 15/16 Mart 1920 gecesi resmen işgal etmişlerdir. Aynı gün meclisi de basan İngilizler, ele geçirdikleri milletvekillerini Malta’ya sürmüşlerdir. Son Osmanlı Meclisi’nin İngiliz işgal ve baskınından kurtulabilen vekilleri 18 Mart 1920’de meclis çalışmalarını süresiz ara verilmesi kararı almışlardır.

İLK T.B.M.M.’NİN AÇILMASI

 

        M. Kemal’in Meclis-i Mebusan’ın İstanbul dışında bir yerde toplanması gerektiği düşüncesinde ısrar etmesine rağmen, meclisin İstanbul’da toplanması kabul edilmek zorunda kalınmış ve M. Kemal korktuğu gelişme yaşanarak İstanbul işgal edilmiş ve Meclis-i Mebusan çalışmalarına süresiz ara vermiştir. Bu gelişme millet iradesinin tecelli etmesi imkanını ortadan kaldırmıştır. Dolayısıyla gelişmeler İngilizler’ in arzu ettiği yöndedir. İngilizler Damat Ferit Hükümeti’nin iş başına getirilmesini sağlatarak hazırlayacakları barış şartlarını İstanbul Hükümeti’ne rahatlıkla kabul ettirebilecekleri ortamı oluşturmuşlardır. Bir aksilik halinde Yunan kuvvetleri zaten saldırıya hazır bekletilmektedir. M. Kemal’den kaynaklanabilecek bir hareket için de Kuva-yı İnzibatiye adlı bir kuvvet hazırlanmıştır.

Ancak Anadolu’ya geçtiği günden itibaren Milli Mücadele hareketini Türk Milletine mal etme kararı ile hareket eden M.Kemal boş durmamaktadır. Artık M.Kemal’in gençliğinden beri kafasında tasarladığı millet egemenliğine dayalı yeni bir devlet kurmanın zamanı gelmiştir. M..Kemal ilk adım olarak işe, 19 Mart 1920 de askeri ve sivil yetkililere bir genelge göndermekle başlamıştır. Bu genelge ile durumu yetkililere izah eden M..Kemal, Ankara’da her livadan seçilerek belirlenen beşer temsilcinin bir kurucu meclis oluşturulacağını açıklamıştır. Bu genelgenin yayınlanmasından sonra hızla seçimlere başlanmış ve seçilen üyeler Ankara’ya ulaşmaya çalışmışlardır. M..Kemal 21 Nisan ‘da ikinci bir genelge daha yayınlayarak, meclisin 23 Nisan 1920 Cuma günü çalışmalara başlayacağını açıklamıştır. 23 Nisan günü Ankara’ya ulaşabilen 78 üyenin katılımı ile ilk BMM resmen açılmıştır.

İlk TBMM ‘nin Özellikleri

 

1.Milli bir meclistir:

 

İlk Meclisin üyeleri tamamı ile Türklerden oluşturmuştur. 1876 tarihli I.Meşrutiyet Meclisinde 130 üyeden 50 si gayr-ı müslimdir. Gayr-ı müslim üyeler bu konumlarını kullanarak birtakım ayrılıkçı emellerini gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Bu nedenle II.Abdülhamit o dönemki Meclis-i Mebusanı feshederek, memleketin parlamento aracılığı ile parçalanmasını engellemek istemiştir.II.Meşrutiyet Meclisinde de durum bundan farklı değildir. İlk BMM de gayr-ı müslim milletvekili yer almamıştır.

2.İlk Meclis İdealist ve Demokratik Bir Meclistir:

 

İlk TBMM çok zor şartlar altında, fakat demokratik kurallar ile yapılan bir seçim sonunda kurulmuştur. Halkın sosyal yapısı göz önünde bulundurulduğunda, hemen her kesimden, her tabakadan üye meclis çatısı altında görev yapmıştır. İlk meclisin üye sayısı 390 dır. Bu üyeler farklı inanç ve görüşe sahiplerdir. Ancak tüm üyelerin birleştiği tek nokta memleketin esaretten kurtarılması, bağımsızlığına kavuşturulmasıdır. Zaman içerisinde meclisteki görüş ayrılıkları guruplaşmalara yol açmıştır. Bu gruplar Tesanüt, İstiklal, Halk Zümresi, Islahat Grubu ve Müdafaa-i Hukuk grubudur.

3.Olağanüstü Şartların Meclisidir:

 

İlk meclis yasama, yürütme, yargı yetkilerini ülkenin içinde bulunduğu olağanüstü şartlar nedeniyle kendi bünyesinde toplamıştır. Yasama yetkisini çıkardığı kanunlar ile kullanan meclis, yürütmeyi bir hükümete veya bakanlar kuruluna vermemiş, İcra Vekilleri Heyeti adıyla bir kurul oluşturarak,ona bırakmıştır.Ancak meclis, bakanları her an denetleyebilmekte ve gerektiğinde sorgulayabilmektedir.İstiklal Mahkemesi hakimlerinin meclis tarafından atanması suretiyle, meclis yargı yetkisini de üzerine almıştır.

4.Meclisin Temeli Fedakarlık Esasına Dayanmaktadır:

 

İlk Meclisin vekilleri yokluklar içerisinde varolmaya çalışan bir milletin temsilcileridirler. Milletvekilleri Ankara’ya bin bir güçlükle gelebilmişlerdir. Çoğunun yatacak yeri yoktur. Meclis Başkanının kullandığı otomobilden başka motorlu araç bulunmamaktadır. Sekiz ay maaşsız çalışan milletvekilleri, bir yıl sonra 100 lira olan maaşlarının % 20 sini bütçe açığını kapatmak için yine devlete vermişlerdir.

5.Kahraman Bir Meclistir, Kültür Düzeyi Yüksek Seviyelidir:

 

Çok zor şartlar altında biraraya gelen, memleketin bağımsızlığına kavuşması için gerekirse ölümü göze alabilen vatansever ve kültür düzeyi yüksek milletvekillerinden oluşmuş bir meclistir. Genç milletvekillerinden oluşmuştur. Yabancı dil bilenlerin oranının yüksek olduğu seviyeli bir meclistir.

6.İnkılapçı bir meclistir:

 

TBMM kurucu bir meclistir. Bu yetkisine dayanarak, egemenliğin kaynağını tek kişiden alıp, millete vermiş, asırlardır süren saltanatı sona erdirmiştir.

 

İlk TBMM nin Faaliyetleri

TBMM öncellikle Anadolu’daki asayişsizliği ortadan kaldırmak için harekete geçmiş ve 23 Nisan 1920de “Hiyanet-i Vataniye Kanunu” nu çıkartmıştır. Bu yasayı uygulamak üzere 11 Eylül 1920’de İstiklal Mahkemeleri kurulmuştur.

Meclis 7 Haziran 1920’de çıkarttığı bir yasa ile ,Osmanlı Devleti ile yapılan her çeşit sözleşmeyi,  ayrıcalığı, yer altı kaynaklarının  verilmesi gibi açık  ya da gizli yapılmış her türlü anlaşmayı, 16 Mart 1920 tarihinden  itibaren olmak üzere  geçersiz saymıştır.

Böylece bütün yabancı devletler  Ankara ile ilişki kurmak ve anlaşmak mecburiyetinde kalmıştır.

  İlk meclis 20 Ocak 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasa) çıkarılıncaya kadar , Osmanlı Kanun-u Esasisi’nin millet idaresi ile çelişmeyen hükümlerden yararlanmış , bu tarihten sonra yeni kanunlar ,yeni yasaya dayanılarak çıkarılmıştır.

TBMM nin Varlığına Yönelik İç İsyanlar

 

TBMM’nin kurulduğu ilk günlerde,önünde karşı karşıya kaldığı iki önemli mesele vardır. Birincisi yurt içinde asayişi ve otoriteyi sağlamak, ikincisi ise düzenli orduyu oluşturarak, Milli Mücadele hareketinin başarıya ulaştırılmasını sağlamaktır. Ankara’da ilk BMM’ nin açılmasıyla, yeni Türk Devleti’nin kurulması, İstanbul’daki Damat Ferit Paşa hükümetini ve İtilaf  Devletlerini rahatsız etmiştir. Bu güç odakları Anadolu’daki gelişmelere engel olmak için birtakım isyanların çıkarılmasında etkin rol oynamışlardır. Ayrıca başlangıçta Kuva-yı Milliyeci iken kişisel menfaatleri yüzünden TBMM’ nin varlığından rahatsız olanlar da olmuştur. İşte 1919 sonlarında başlayıp, 1920 sonlarına kadar süren, zaman  zaman 1921 yılının ilk aylarında da görülen isyan hareketlerinin hepsinde, Anadoludaki yeni yapılanmadan duyulan rahatsızlık yatmaktadır.

Saf vatandaşları ayaklanmaya iten etkenlerin başında ise, İngilizlerin yurt genelinde yaptıkları propogandalar gelmektedir. Bu propogandalarla  İngilizler halkı kullanarak Türk toprakları üzerinde emellerini gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Boğazları ellerinde tutmak isteyen İngilizler, Anadolu’da  kurulacak olan devletten gelebilecek tehlikeleri önlemek için  Marmara’nın doğusunda iki tampon bölgeye ihtiyaç duymuşlar, Biga ve Gönen çevreleri ile Düzce ve Hendek bölgelerinde yaşayan  saltanata bağlı halkı infsızca kışkırtmışlardır.Yine doğuda kurulması düşünülen  Kürt ve Ermeni devletlerinin kurulmasını kolaylaştırmak için , bölge halkı Fransız ve İngilizlerin öncülüğünde kışkırtılmıştır.Orta  Anadolu halkı ise dini duyguları kötüye kullanılmak suretiyle isyana sevkedilmiştir. Bu ayaklanmaların başlıcaları şunlardır:

 

 1-Bozkır Ayaklanması

 2-Şeyh Eşref Ayaklanması

 3-Anzavur Ayaklanması

 4-Bolu-Düzce Ayaklanması

 5-Yozgat Ayaklanması 

 6-Zile Ayaklanması

 7-Milli Aşireti Ayaklanması

 8-Konya Ayaklanması

 9 -Demirci Mehmet Efendi İsyan

10-Koçgiri Ayaklanması

11-Çerkez Ethem Ayaklanması

12-Rum-Pontus ayaklanması.

            Yeni Türk Devleti’nin o dönemde çok sınırlı bir güce sahip olmasına rağmen,bu ayaklanmaların hepsi de başarıyla etkisiz kılınmıştır. Ancak bu ayaklanmalar yüzünden Milli kuvvetler bir yılı aşkın bir süre gereksiz meşgul edildiği için Milli Mücadele hareketi gecikmiştir. Eldeki askeri imkanlar bu isyanlar yüzünden tüketilmiştir.

Düzenli Ordunun Kurulması

 

İzmir’in 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar tarafından işgaline Osmanlı kuvvetleri engel olamamışladır. Fakat Kuva-yı Milliye adı verilen direnişçi güçler,ordudan terhis edilen subayların öncülüğünde harekete geçerek,işgal kuvvetlerine karşı direnişe geçmişlerdir. Kısa sürede düşmana karşı gönüllü silaha sarılan sivil ya da asker vatanseverlerin oluşturduğu Kuva-yı Milliye’nin sayısı artmıştır. Ancak belirli bir merkezden yönetilmeyen bu düzensiz kuvvetler,farklı insan gruplarından oluşmakta olup,askeri bir eğitimden geçirilmemiştir.

Ayrıca Kuva-yı Milliye ağır silahlardan da yoksundur.

         O günkü şartlarda Kuva-yı Milliye’den düzenli orduya geçmek zordur. Elde bulundurulan ordu iskelet durumundadır. Kadrolar firarlar yüzünden boştur. Bu nedenle Firariler Kanunu çıkarılmış,iç güvenliği sağlayacak Seyyar Jandarma Müfrezeleri oluşturulmuştur. Ayrıca Ankara’da da  subay yetiştirmek üzere bir okul açılmıştır. TBMM’nin açılmasından sonra ordunun ihtiyaçlarının hükümet tarafından karşılanmasına ve Kuva-yı Milliye’nin Savunma bakanlığına bağlanmasına karar verilmiştir. Buna karşılık Çerkez Ethem gibi düzenli

orduya karşı olanlar da vardı. Bu yüzden BMM Hükümeti aldığı bir kararla Batı Cephesini,Güney ve Batı Cephesi Komutanlıkları adı altında teşkilandırıp,Güney Cephesi Komutanlığına Refet Paşa’yı,Batı Cephesi Komutanlığına da İsmet Paşa’yı atamıştır. Bu tarihten itibaren düzensiz birlikler hızla kaldırılarak,milli ordunun kurulması tamamlanmıştır.

 

 

    

SEVR ANTLAŞMASI

 

I.Dünya Savaşı yıllarında İtilaf Devletleri Osmanlı topraklarının paylaşımı konusunda aralarında bir takım gizli antlaşmalar yapmışlardı. Mondros  Mütarekesi’nden sonra İtilaf Devletleri bir yanda gizli antlaşmalar doğrultusunda işgallerini  sürdürürken, bir yandan da dünyayı yeniden şekillendirmek üzere aralarında müzakereler düzenlemişlerdir.Bu görüşmelerden ilki 18 Ocak 1919’da yapılan Paris Barış Konferansıdır.Bu konferansın gerçek yönlendiricileri A.B.D.,İngiltere,Fransa ve İtalya’dır.Gerek Osmanlı topraklarını şekillendirme,gerekse gizli paylaşım projeleri üzerinde önceden aralarında görüş birliği oluşturulmuş olan dört büyükler,savaştan sonra ortaya çıkan yeni durumlar yüzünden anlaşmazlığa düşmüşlerdir.Anlaşmazlık daha ziyade I. Dünya Savaşı dışında kalan Rusya’ya İstanbul Antlaşmasıyla verilen topraklarının geleceğinin belirlenmesi, İzmir’e çıkarılması kararlaştırılmış olan İtalyanların yerine,Yunanlıların çıkarılmasının daha uygun görülmesi ve Wilson’un ortaya attığı prensipler doğrultusunda hareket edilmesi halinde Türk topraklarının paylaşılması değil,Türk sınırlarının milliyet esasına göre yeniden belirlenmesi gerektiği konularından çıkmıştır.Bu görüş ayrılıkları yüzünden ABD görüşmelerden çekilmiştir.

            Osmanlı Devleti ile yapılacak barış şartlarının belirlenmesi konusunda Paris Barış Görüşmeleri’nden sonuç alınamaması İngilizleri İtilaf Devletlerini konuyu görüşmek üzere Londra’da yeniden bir araya getirmeye itmiştir. 12 Şubat 1920’de yapılan görüşmelerden de olumlu bir sonuç alınamamıştır.18 Nisan 1920’de San Remo’da bir araya gelme kararı alan İtilaf Devletleri ,burada Osmanlı Devletine kabul ettirecekleri Sevr antlaşmasının esaslarını belirlemişlerdir.Bu kararları Türk tarafına bildirmek üzere İtilaf Devletleri,Türk Barış Heyetini 22 Nisan’da Fransa’ya davet etmişlerdir.Ankara Hükümeti bu görüşmelere delege olarak ancak  Tevfik Paşa’nın gitmesini kabul ettiğinden, Tevfik Paşa bu şartların bağımsız bir tarafından kabul edilemeyeceğini İstanbul’a bildirmiştir.Böylece Tevfik Paşa başkanlığındaki heyet bir şey yapamadan geri dönmüştür.Daha sonra Damat Ferit Paşa,heyet başkanı olarak kendisi Fransa’ya gidip,İngiltere ve ortakları nezdinde  barış şartlarını  hafifletmeye çalışmışsa da bir sonuç alınamamıştır.İtilaf Devleri Türklere 27 Temmuz tarihine kadar süre tanırken, antlaşmanın imzalanması için baskı yapmak amacıyla da, Yunan kuvvetlerine batı Anadolu’da yeniden hareket emri vermişlerdir. Hükümet, İtilaf devletlerinin barış şartlarında değişiklik yapmayacağını anlayınca, 20 Temmuz’da antlaşmanın imzalanması yönünde tavsiye kararı almıştır. 10 Ağustos 1921’de galip devletlerin şartlarını belirlediği Sevr Antlaşması Osmanlı Devletince imza edilmiştir. Böylece Osmanlı toprakları kağıt üzerinde paylaşılmıştır.

            Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşındaki yenilgisinden ötürü Sevr Antlaşmasıyla çok ağır bir biçimde cezalandırılmıştır. Bu anayasanın yürürlüğe girebilmesi için, Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nca da onaylanması gerekmekteydi. Oysa Millet Meclisi artık Ankara’da  idi. Ve bu hükümet kendisinin kabul etmediği bu anlaşmanın, Türk Milleti tarafından da kabul edilmiş sayılmayacağını İtilaf Devletlerine bildirmişti. Damat Ferit Hükümeti bir süre Sevr Antlaşmasının şartlarını uygulamaya çalışmışsa da Misak-ı Milli parolasıyla hareket eden BMM hükümeti karşısında başarılı olamamıştır.TBMM 19 Ağustos 1920’de aldığı bir kararla bu antlaşmayı onaylayan tüm Osmanlı Devlet adamlarını vatan haini ilan etmiş ve vatandaşlık haklarından yoksun kılmıştır.

            Sevr anlaşmasının önemli bazı maddeleri şunlardır:

 

1)   İstanbul, Osmanlı Devletinin başkenti olarak kalacak, fakat azınlıkların haklarının korunmaması halinde şehir Türklerin elinden alınacaktır.

2)   Boğazlar bir komisyon tarafından yönetilecek, savaş ortamında bile tüm devletlerin gemilerine açık tutulacak, boğazlar bölgesindeki Osmanlı jandarması işgal güçlerine bağlı kalacaktır.

3)   Suriye, Fransa’ya bırakılacak, sınır, Mardin-Urfa-Antep hattını takip ederek Cebelibereket’in kuzeyinden geçecektir.

4)   İzmir ve Ege bölgesinin önemli bir kısmı, Doğu Trakya Yunanistan’a bırakılmaktadır.

5)   Arabistan ve Irak İngiltere’ye bırakılmaktadır.

6)   Doğu illerinin bir bölümünde (Van,Erzurum,Bitlis ve Trabzon) havalisi bir Ermeni Devleti kurulmasına izin verilmektedir.

7)   Mecburi askerlik hizmeti kaldırılarak Osmanlı devletinin elinde 50000 kişilik bir ordu bulundurulmasına izin verilecektir.

8)   Kapitülasyonlardan tüm ülkeler yararlanabileceklerdir.

9)   Devletin mali işleri İngiliz, Fransız, İtalyan ve bir Osmanlı temsilcisinden oluşan bir komisyona bırakılmakta olup Osmanlı bütçesi üzerindeki son söz hakkı bu komisyona ait olmaktadır.

10)Azınlıkların sosyal siyasi ve kültürel hakları genişletilmektedir.Osmanlı devletinin azınlıklara karışma hakkı elinden alınmaktadır.

 

Yukarıda önemli bazı maddeleri verilen Sevr Antlaşması Osmanlı devletini yok sayarak topraklarının yağmalanmasını öngörmüş ve onu İtilaf Devletlerinin eline teslim etme gayesini gütmüş bir antlaşmadır. Bu antlaşmanın Osmanlı devletine kabul ettirilmesi Anadolu’daki Milli mücadele azmini kuvvetlendirmiştir.

                                   Türk-Sovyet İlişkileri Doğu Cephesi

 

            Sovyetler daha Ankara’da TBMM açılmadan önce Türkiye ile ilgilenmeye başlamışlardır.1 Mayıs 1919 günü dünya işçilerine hitaben yayınladığı demeçte Türk işçi, asker ve köylüsünü ayrı bir paragraf ayıran Sovyet hükümeti Anadolu’daki milli kımıldanışı kastederek Türkiye’den başlattıkları ihtilalin sonunu getirmelerini istemişti. Sivas Kongresi’nin bitiminden 2 gün sonra Türk işçi ve köylüsüne hitaben ikinci bir demeç yayınlayan Sovyet Rusya bu demecinde de İngiltere’ye ve özelliklede İstanbul Hükümetine hücum etmektedir.Bu demeçler Sovyetlerin,Erzurum ve Sivas Kongreleri ile başlamış olan Milli Mücadeleyi desteklemeye hazır oldukları kanaatini uyandırmıştı.Çünkü Rusya bu demeçte bütün işin Türk işçi ve köylüsünün çabasına kaldığını belirlemekte ve Rus Hükümetini Türkiye’ye kardeşlik elini uzatmaya hazır olduğunu vurgulamaktadır.Nitekim Sovyetlerin 13 Eylül 1919 tarihli demecinin anlamı,Sovyet Dış İşleri Bakanı’nın 1919 Aralık’ında hazırladığı bir raporda daha açık ifade edilmiştir. Çiçerin bu raporda,doğuda Avrupa ve Amerikan Kapitalizmine karşı kıpırdanışın daha somut bir biçimde ortaya çıktığını belirterek,mücadelelerinde Türklere yardım etmek arzusunda olduklarını,Onlara samimi bir biçimde bildirdiklerini ifade etmektedir.Ancak Rusları bu denli cesaretlendiren ve açık konuşmaya iten olayın,Mustafa Kemal’in Erzurum Kongresi sırasında yaptığı’’bağımsızlığını tehlikede gören Rus Milletinin silaha sarılarak,zafere ulaştığı’’şeklindeki bir beyanatından kaynaklandığı açıktır.

            Türkiye ile Sovyetler arasında bir yakınlaşma ihtimalinden rahatsızlık duyan İngilizler,Ruslarla 1920’de yaptıkları Ticaret Antlaşmasına,Kemalistlere yardım etmemeleri şartını koydurmaya çalışmışlarsa da,bunu Sovyetlere kabul ettirememişlerdir.Ancak Mustafa Kemal’i Sovyet Rusya’ya yaklaşmaya iten olay,İngilizlerin 16 Mart 1920’de İstanbul’u resmen işgal etmeleridir.Bu gelişme Türkiye’yi Sovyetlerle temasa geçmeye mecbur etmiştir.

            TBMM’nin açılmasından üç gün sonra,Mustafa Kemal Lenin’e gönderdiği bir mektupla,Ankara ve Moskova arasında normal münasebetlerin kurulmasını,yabancı emperyalizmine karşı ortak mücadele edilmesini istemiş,Ankara Hükümeti’nin Misak-ı Milli’ye dayanan politikasını Sovyetlere iletmiştir.Mustafa Kemal’in Lenin’e hitaben yazdığı bu mektuba,3 Haziran 1920’de Sovyet Dışişleri Bakanı Çiçerin cevap vermiştir.Bu mektupla Sovyet Hükümeti,TBMM Hükümetini resmen tanımış ve iki hükümet arasında diplomatik münasebetler resmen kurulmuştur.Bununla birlikte Çiçerin’in mektubunda herhangi bir ittifaktan söz edilmemiştir.O dönemde Sovyetlerin Ankara ile bir siyasi veya askeri ittifaktan kaçınmalarının bazı sebepleri vardır.Böyle bir ittifak Rusya’nın,İngiltere ile yapacağı Ticaret Antlaşmasının  geleceğini tehlikeye sokabilirdi.Ayrıca Sovyetler Kominist olmayan ülkelerle ittifakı kendileri açısından uygun görmemekteydiler.Rusya Türkiye’nin mücadelesinde başarılı olup olamayacağı konusunda şüpheler taşımaktaydı.

            Haziran ayı başlarında Ankara ile Moskova arasında resmi ilişkilerin kurulmuş olmasına rağmen,Ankara Hükümeti 1920 de Sevr Antlaşmasını imzalamak üzere Fransa’ya hareket eden  Osmanlı temsilcilerinin antlaşmaya imza koymaları halinde,duruma ancak kuvvet kullanarak karşı koyabilecekleri inancındadır.Bu kuvvetin sağlanabilmesi için de Ankara Hükümeti,Sovyet Rusya’dan yardım alınması mecburiyetini hissetmektedir.Bu sebeple ihtiyacımız olan para ve her çeşit savaş malzemesinin temini gayesiyle,Dışişleri Başkanı Bekir Sami Bey başkanlığında bir delegasyon,11 Mayıs’ta Ankara’dan hareket ederek,19 Temmuz’da Moskova’ya ulaşmıştır.Dostluk Antlaşması’nın esaslarının 24 Ağustos’ta hazırlanmış olmasına rağmen,Bekir Sami Bey’in bu antlaşmayı imzalaması mümkün olmamıştır; çünkü Sovyetler antlaşmanın imzalanmasına karşılık Bitlis, Van ve Muş illerinin Ermenistan’a bırakılmasını istemişlerdir. Bu gelişme bir süreden beri askıya alınmış olan Ermeni Sorunu’nun halledilmesi mecburiyetini gündeme getirmiştir.

ERMENİ MESELESİ

A)Ermeniler Hakkında Genel Bilgi

Anadolu’nun Türkler tarafından fethinden sonra burada yaşayan Ermeniler için yepyeni bir dönem açılmıştır. Hıristiyan alemi Ortaçağın karanlığı ile boğuşurken, İslam dünyası insani değerlerin güzelliklerini yaşamakta, hakimiyeti altındaki insanlarda , bu hoşgörü ortamından en üst seviyede yararlanmaktadırlar. Böyle bir dönemde Türklerle tanışan Ermeniler Anadolu’da Selçuklu idaresinde ve 19. yüzyılın ikinci yarısının sonlarına kadar da Osmanlı idaresinde huzur ve güven içinde varlıklarını, dil, din ve kültürlerini sürdürmüşlerdir. İstanbul’un Fatih Mehmet Sultan tarafından fethinden sonra Bursa’dan, İstanbul’a getirilip yerleştirilen Ermeniler Bizans idaresinde sahip olmadıkları dini hürriyetlerine kavuşmuşlardır. Ermeniler diğer azınlıklardan daha fazla Türklerle kaynaşıp, anlaşarak Osmanlı Devletinin güvenini kazanmışlardır. Tarım, ticaret, kuyumculuk gibi işlerle uğraşıp zenginleşen Ermeniler, Türklerden daha rahat bir hayat sürmüşlerdir.1856’dan sonra yüksek devlet memurluklarına ve elçiliklere atanan Ermeniler, milletvekili ve hatta bakan bile olmuşlardır. Osmanlı Devleti de Ermenileri, devlete bağlı unsurlar olarak görmüş ve Ermeniler devlet yöneticilerince Millet-i Sadıka (Sadık Millet) olarak isimlendirilmişlerdir. Nitekim Osmanlı Devleti egemenliğinde yaşayan diğer Hıristiyan unsurlar hep ayrılıkçı hareketlere giriştikleri halde, Ermeniler bu doğrultuda en son harekete geçen etnik unsur olmuşlardır.

B)I. Dünya Savaşı Öncesi Ermeni Meselesi

Balkanlarda Osmanlı Devletine bağlı çeşitli etnik unsurların ayrılıkçı faaliyetleri, milliyetçilik ruhu Ermenileri de etkilemiştir. Ancak devlet tarafından kendilerine Millet-i Sadıka denilen bu etnik unsurun Osmanlı devletine karşı isyan noktasına gelmesinde Rus ve İngiliz kışkırtmalarının rolü büyüktür.18. yüzyılın başlarından itibaren sıcak denizlere inme politikasını benimseyen Rusya, bir türlü politikasını gerçekleştirememiştir. Bu da Rusya’yı sıcak denizlere inme politikasını gerçekleştirmede Ermenileri bir araç olarak kullanmaya itmiştir. Doğu Anadolu’da Rusya kontrolünde kurulacak bir Ermeni Devleti, Rusların doğu Akdeniz’e ve Basra Körfezine inmelerini sağlayabilirdi. Bu noktadan hareketle Rusya, Balkanlar’da Osmanlı tebaası olarak yaşayan Slav kökenli unsurları kışkırtarak, Osmanlı’ya karşı batıda oluşturduğu baskıyı, doğuda da Ermenileri kullanarak oluşturmayı düşünmüştür. Rusya’nın bu çabaları boşa gitmemiş, Rusların etkisinde kalan Ermeniler 1862’de Zeytun’da 1863’de de Van’da ilk ayaklanma girişiminde bulunmuşlardır. 1860’dan itibaren hızla örgütlenmeye başlayan Ermenilerin teşkilatlanmasında din adamlarının rolü büyük olmuştur.

Balkanlardaki ve Doğu Anadolu’daki faaliyetlerinin semerisini kısa bir süre sonra gören Ruslar; Osmanlı Devletine karşı yöneltecekleri bir saldırıda Balkanlardaki Slav kökenli unsurların ve Kafkasya’daki Ermenilerin desteğini elde etmişlerdir. Tabi bu hizmetler karşılığında Rusya, Doğu Anadolu’da yaşayan Ermenilere muhtariyet verilmesini sağlayacaktır. Bu plan 1977-88 Osmanlı-Rus Savaşı’nda uygulanmıştır. Bu savaşta Osmanlı kuvvetleri yenilince, Ruslar batıda İstanbul önlerine, Doğuda da Erzurum’a kadar ilerlemişle, Ermeni Patriği aracılığı ile “ya Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan kurulmasını, ya da bu bölgenin Rus kontrolüne alınmasını” istemişlerdir. Savaştan sonra Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan Ayastefanos Antlaşması’nın 16. Maddesi ile Osmanlı Devleti Ermeniler lehinde yenilikler yapacak, Rusya’da bu düzenlemelerin güvencesi olacaktır. Bu antlaşmanın uygulanması halinde Rusların güneye inme imkanı bulacağını anlayan İngilizler, Ayastefanoas Antlaşmasını Berlin Antlaşması ile değiştirerek, Rusya’nın güneye inmesini olduğunca önlemek istemişlerdir. Berlin Antlaşması yalnız Ermeniler lehinde yenilikler yapılmasını öngörmektedir. Bu durum muhtariyet bekleyen Ermenileri hayal kırıklığına uğratmıştır. Ancak Ermeniler muhtariyet kararını çıkartamamış olsalar da, kendilerine şimdi İngiltere gibi yeni ve güçlü bir koruyucu bulmuşlardır.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’na kadar bölgede zayıf bir Osmanlı Devleti’nin varlığından yana bir politika izleyen İngilizler, bu savaştan sonra politikalarını değiştirerek, Osmanlı Devleti’ni yıkma politikalarını uygulamaya koymuşlardır. Doğu Anadolu’da İngiltere’nin himayesinde oluşturulacak bir Ermeni Devleti, Bu İngiliz politikasının gerçekleşmesinde faydalı olabilecektir.

Berlin Antlaşması ile umduklarını bulamayan Ermenilerin, 1870 ve 1880’li yıllarda teşkilatlanma ve ayaklanmalarında artış görülmüştür. Çünkü II. Abdülhamit’in Berlin Konferansının Ermenilerle ilgili kararını yürürlüğe koymaması, Ermenileri amaca ulaşmak için tek yolun şiddet kullanılması olduğu anlayışına yöneltmiştir. Bu nedenle de 1877-78 tüm dünya tarihçilerinde Osmanlı Devleti’nde bir Ermeni meselesi çıkışı açısından dönüm noktası sayılmaktadır. Ermeni terör hareketlerini organize eden Hınçak ve Taşnak Komitelerinin kurulması da bu tarihten sonra gerçekleşmiştir. Taşnak komitesinin 1892 yılındaki toplantısında Türkiye’deki Ermenilerin silahlandırılması, Türk devlet adamlarına karşı suikastlar planlanması ve büyük bir silahlı ayaklanma için hazırlık yapılması kararı alınmıştır. Ermenilerin bu karar doğrultusundaki çalışmaları Osmanlı hükümeti tarafından yakından takip edilmiş, olayların büyümeden engellenmesine çalışılmıştır. Ancak Osmanlı Devleti’nin bu tutumu Avrupa’da ve Rusya’da hoş karşılanmamış, hükümetin aldığı kararları bir soykırım gibi algılamak isteyen İngiltere, Rusya ve Fransa 1895’te Osmanlı Devletine bir nota vererek, Berlin Antlaşmasında söz konusu olan Ermenilerle ilgili düzenlemelerin gerçekleştirilmesini istemişlerdir. Osmanlı Devleti’nin bu notayı, iç işlerine müdahale olarak değerlendirip, ciddiye almamasıyla Ermeni komitalarının isyanları yeniden hız kazanmıştır. İkinci Sason İsyanı, II. Abdülhamit’e yönelik Yıldız suikasti bu dönemde gerçekleştirilmiş Ermeni terör olaylarıdır.

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra yönetimde etkili olan İttihatçılar, Ermeniler lehine ılımlı bir tutum sergilemeye başlamışlar, hürriyetin her sorunu çözeceğine inanmışlardır. Ancak Ermeniler hürriyetin sağladığı ortamdan da yararlanarak, kendi ayrılıkçı emellerini gerçekleştirme doğrultusunda çalışmaya devam etmişlerdir. Nitekim 1909 Adana isyanı, Müslümanlarla, Ermeniler arasında karşılıklı çatışmaya dönüşmüş ve çok sayıda Ermeni bu olaylarda hayatını kaybetmiştir. Olaylar batıya abartılı olarak ve Türkler aleyhinde intikal ettirilmiştir. Avrupalıların müdahalesinden korkan İttihatçılar, batılıları tatmin etmek için soruşturma başlatıp, Ermenileri değil de, Ermeniler karşısında kendilerini savunan Türkleri bulup cezalandırma yoluna gitmişlerdir. Bu suretle II. Abdülhamit devrinde nispeten kontrol altına alınıp, geri plana itilmiş Ermeni meselesi yeniden alevlendirilmiştir. Ermeni komitaları bu tarihten itibaren yurt dışındaki faaliyetlerini de yoğunlaştırmıştır. Ermeniler, I. Dünya Savaşı’nın başladığı sırada Osmanlı Devletine karşı yine iki yüzlü tutumlarını sürdürmektedirler. Patrikhane ve Ermeni komitaları, Osmanlı Devleti’nin İtilaf Devletlerine karşı I. Dünya Savaşına girmesi halinde, hükümete sadık kalma kararı almışlardır. Aldıkları bu kararla hükümete güven verirken, kendi amaçları doğrultusunda doğacak muhtemel bir fırsatı da, en iyi şekilde değerlendirmek üzere bütün hazırlıklarını tamamlamaya çalışmışlardır. Osmanlı Devleti seferberlik ilan ettiğinde hemen harekete geçen Ermeni komiteleri, bütün şubelerine şu direktifi vermişlerdir: “Türk ordusu ile Rus ordusu arasında savaş başladığında silahlı Ermeni çeteleri cephe gerisinde harekete geçerek, Türk ordusunu iki ateş arasında bırakacaktır. Türk ordusunda silah altında olan Ermeni asıllı askerlerin kaçabilenleri, silahlarıyla birlikte çetelere katılacaklar, kaçmayı başaramayanlar ise İtilaf Devletleri lehinde casusluk yapacaklardır”. İşte Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na katılmasından sonra içerideki Ermeniler, alınan bu karar doğrultusunda İtilaf Devletleri lehine casusluk yapıp, onlardan aldıkları emir doğrultusunda hareket ederlerken, Osmanlı sınırları dışındaki Ermenilerde İtilaf devletleri tarafından silahlandırıldıktan sonra intikam alayları kurarak, Kafkasya ve İran sınırında  toplanmaya başlamışlardır.   

C)I. Dünya Savaşı Sırasında Ermeni Meselesi-Tehcir

1915’te Doğu cephesinde artan Ermeni olayları yüzünden, Osmanlı Devleti’nin Rusya ile cephedeki savaşı sürdürmesi hemen hemen imkansızlaşmıştır. Osmanlı Devleti’nin patrikhaneyi uyararak olayları sona erdirmeleri, aksi takdirde etkin tedbirler alınmak zorundan kalınacağı uyarısı da sonuç vermemiştir. Uyarıların dikkate alınmadığını gören Osmanlı yönetimi komite merkezlerini kapatıp, çeteleri dağıtmaya çalışmıştır. Ancak olaylar hiçbir biçimde önlenememiştir. Bunun üzerine iktidardaki Talat Paşa Hükümeti 14 Mayıs 1915’te Ermenileri savaş ortamından uzaklaştırmak için “Tehcir Kanunu” çıkartmıştır. Bu kanunla hükümet emirlerine ülke savunmasına ve güvenliğin sağlanmasına karşı hareket edenlerin, diğer önlemlerle durdurulamaması halinde fert fert veya toplu biçimde zorunlu olarak başka bölgelere göçe tabi tutulması uygun görülmüştür. Kanunla bölgedeki komutanlara büyük yetkiler tanınmıştır.

Tehcir Kanunu başlangıçta sadece Doğu Anadolu Bölgesindeki Ermeniler için çıkarılmıştır. Ancak 1915’te Çanakkale Savaşları sırasında İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale önlerine geldikleri sıralarda ve gerekse aynı tarihlerde Sinop’un Ruslar tarafından bombalanması sırasında Ermenilerin yurt genelinde yaptıkları taşkınlıklar, sorunun sadece Doğu Anadolu’ya has bir sorun olmadığını göstermiş ve tehcirin yurt genelinde uygulanmasına karar verilmiştir. Yerlerinden alınarak, en yakın demiryolu istasyonuna kadar taşınan Ermeniler, buradan trenlere bindirilerek Suriye ya da Kafkasya’da ki savaş alanı dışındaki Osmanlı topraklarına götürülüp,  yerleştirilmişlerdir. Alınan bütün tedbirlere rağmen, bu zorunlu göç sırasında istenmeyen sorunlar yaşanmıştır. Türklere karşı silahlanmış ve dağa çıkmış Ermeni çeteleri göçü engellemek için , göç konvoylarına saldırmışlar, konvoydaki Ermenilerinde harekete geçmesiyle, güvenlik güçleri ile Ermeniler arasında silahlı çatışmalar gerçekleşmiştir. Doğal olarak pek çok insan hayatını kaybetmiştir. Bu olaylar özellikle 1960’lardan sonra dünya kamuoyuna Türklerin Ermenilere yönelik bir toplu soykırımı olarak anlatılmıştır. Oysa bu olaylarda ölen Türk sayısı, Ermeni kayıplarından daha fazladır.

Bu olayı 1.5 milyon Ermenin öldürülmesine yönelik bir soykırım olarak değerlendiren Ermeniler. T.C.’nden üç istekte bulunmaktadırlar. 1) 1915’deki olayın Ermenilere yönelik bir soykırım olduğunu T.C.’nce kabul edilmesi 2) Bu soykırıma karşılık Ermenilerin yakınlarına T.C.’nce tazminat ödenmesi 3) Doğu Anadolu’da Ermenilere vaadedilmiş olan 6 vilayette Ermenilere bir devlet kurma hakkının verilmesi.

 

Milli Mücadele Yıllarında Doğu Cephesi’nde

 

  Ermenilerle Savaş- Gümrü Antlaşması ( 3 Aralık 1920)

 

 Mondros Mütarekesinden sonra Ermeni olayları yeni bir boyut kazanmıştır. Rus ihtilali üzerine doğuda tekrar toparlanarak harekete geçen Türk kuvvetleri, Doğu Anadolu’yu tamamen Rus işgalinden kurtardıkları gibi, Bakü’ye kadar ilerlemişlerdir. Rusya ile 1918’de yapılan Brest-Litovsk Antlaşması ile 1977-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Rusların elinde kalan Elviye-i Selase ( Kars, Ardahan, Batum) için bir halkoylaması kararı alınmışve yapılan halkoylaması sonucunda bu üç sancağın yeniden Osmanlı toprakları içerisine alınması sağlanmıştır. Ancak Mondros Mütarekesi 11. Maddeinden yer alan “Osmanlı kuvvetleri İran’ın kuzeybatısında ve Güney Kafkasya’da savaştan önceki hudutlara çekilecektir” hükmü ile bu üç vilayet yeniden Türk sınırları dışında kalmıştır. O günlerde bölgede ordu komutanı olan Yakup Şevki Paşa’nın çabalarıyla kurulmuş olan Cenüb-i Garbi Kafkas Hükümetini dağıtan İngilizler, Kars ve Ardahan başta olmak üzere bölgeyi Ermenilere vermişlerdir.

Mayıs 1919’da XV. Ordu komutanlığına atanan Kazım Karabekir Paşa, bölgedeki gelişmeleri yakından izlemekte, Kars ve yöresinin kurtarılmasını planlamaktadır. İngilizlerin desteklediği Ermeniler ise, bölgedeki durumlarını güçlendirmek amacıyla yörenin Müslüman-Türk halkına akıl almadık zulümler yapmaktadırlar. Mondros Mütarekesinin 24. Maddesi de adeta Ermeniler için tasarlanan toprakların sınırlarını çizmektedir. Ancak İngiliz desteğine çok güvenen Ermeniler, kendileri için düşünülen bu topraklarla yetinmek niyetinde değildirler. Bu niyetlerini 1919 yılında Paris Barış Konferansına müracaat ederek ortaya koyan Ermeniler, İtilaf Devletlerinden Doğu Anadolu’nun tamamının kendilerine verilmesini istemişlerdir.

İngilizlerin mütarekeden sonra Ermeniler hakkındaki düşüncesi, Doğu Anadolu’da A.B.D. himayesinde bir Ermeni devleti oluşturmaktır. Sınırları A.B.D. Başkanı Wilson tarafından çizilecek olan Ermenistan’ın, Akdeniz ve Karadeniz’e çıkış kapıları kapalı olacaktır. İngilizlerin ısrarlı tutumu üzerine            A.B.D., konuyu yerinde araştırmak üzere, General Harbourd başkanlığında kalabalık bir heyeti bölgeye göndermiştir. Harbourd raporunda, “Ermenilerin Doğu Anadolu’da hiçbir zaman nüfus çoğunluğunu oluşturmadığı, buralarda bir Ermeni Devletinin kurulmasına izin verilmesi halinde, mutlu bir azınlığın mutlak bir çoğunluğa hükmetmesine sebebiyet verileceği, Türklerin Ermenileri açıkça tehdit ettiklerine dair açık bir kanıta rastlanmadığı” yer almıştır. A.B.D.’nin tutumuna rağmen İngilizler ve Ermeniler işlerine geldiği şekilde hareket etmeyi uygun görmüş ve Sevr Antlaşmasına Ermeni Devletinin kurulmasını öngören bir hüküm konulmuştur.

Olup bitenleri daha mütareke imzalandığı günden beri kaygıyla izleyen Doğu Anadolu’nun vatansever halkı, Ermeni ve Kürt tehlikesine karşı Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetini oluşturmuştu. Bölgeye komutan olarak atanan Kazım Karabekir’de Erivan Cumhuriyetine uyarıda bulunarak,  Ermeni zulmünün durdurulmasını istemiştir. Kazım Karabekir Paşa, Ermeni zulmünün durdurulması için, Ermenilere karşı bir askeri harekatın zaman kaybetmeden gerçekleştirilmesinden yanadır. M. Kemal ise Milli Mücadele başında Sovyetlerden alınabilecek maddi desteğe, Milli Mücadele hareketinin geleceği açısından büyük önem vermektedir. Bu nedenle Ermenilere karşı zamansız gerçekleştirilecek bir askeri harekat, Ermenilere destek veren Rusları kızdırıp, Milli mücadele için beklenen Rus yardımlarının gelmesini engelleyebilecektir. Türk-Sovyet görüşmeleri sonucunda 24 Ağustos 1920’de imzalanması beklenen antlaşmanın, Rusların Muş, Bitlis ve Van illerinin Ermenistan’a verilmesini istemeleri yüzünden gerçekleşememesi , Rusya’dan beklenen maddi desteğin sağlanamaması, Ermeni zulmünün artması askıya alınmış olan askeri harekat düzenleme konusunu artık Ankara Hükümeti’nin gündemine getirmiştir.

28 Eylülde Ermenilere karşı harekata geçen Türk ordusu, 29 Eylülde Sarıkamış’ı, 30 Ekimde Karsı kurtarmıştır. Hala İtilaf Devletlerinin desteğine güvenen Ermeniler, 1 Kasım 1920’de T.B.M.M. hükümetinin kendilerine sunduğu barış teklifini kabul etmemişlerdir. Bunun üzerine tekrar harekete geçen Türk ordusu 7 Kasımda Gümrü’ye girmiştir. Ümitlerini yitiren Ermeniler 17 Kasımda mütareke imzalamaya razı olmuşlardır. Görüşmeler sonunda 3 Aralık !920 Gümrü Anlaşması imzalandı. Gümrü Antlaşmasının ömrü kısa olmuştur. Çünkü Ruslar, 5 Aralık 1920’de Ermenistandaki Taşnak hükümetini yıkarak, Bolşevik idaresini kurmuşladır. Bu tarihten itibaren bu sorun Türk-Ermeni sorunu olmaktan çıkarak, Türk-Sovyet meselesi halinde devam etmiştir. Bu arada Sovyetlerin Gürcistan’a savaş ilan etmesinden yararlanan Kazım Karabekir, Gürcistan’ın İşgali altında bulunan Ardahan ve Artvin’in boşaltılmasını Gürcü hükümetinden istemiş, Türk ordusu karşısında buraları ellerinde tutamayacaklarını anlayan Gürcülerde Ardahan ve Artvin’i Türk kuvvetlerine bırakmışlardır.

Ankara hükümetinin o tarihlerde doğuda, Ermenilere karşı kazandığı zaferi, batıda ise ilk Yunan saldırısını I. İnönü Zaferi ile sonuçlandırması, Sovyetlerin Milli Mücadeleye daha fazla önem vermelerini sağlamıştır. Ali Fuat Cebesoy başkanlığındaki Türk heyeti yarım kalan Türk-Sovyet görüşmelerini devam ettirmek için Moskova’ya gönderilmiştir. Bu görüşmeler sonun da Sovyetlerle 16 Mart 1921 Türk-Sovyet dostluk antlaşması (Moskova Ant.) imzalanmıştır. Moskova Ant. İle Sovyetler Sevr Antlaşmasını tanımayacaklarını, Misak-ı Milli sınırları dahilindeki Türk devletinin varlığını kabul ettiklerini ortaya koymuşlardır. Moskova Antlaşmasının ardından Sovyetler Türkiye’ye hem askeri malzeme, hem de parasal yardımda bulunmuşlardır. 13 Ekim 1921’de  Sovyetlerle yapılan Kars Antlaşmasıyla da doğu sınırımız son şeklini almıştır.

 

Gümrü Antlaşmasının Türk Tarihi Açısından Önemi

 

Gümrü Antlaşması ile Ermenilerin Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti kurma istekleri sona erdirilmiş, bu antlaşma Lozan Antlaşmasıyla da onaylanmıştır. Dolayısıyla bu antlaşma Türkler açısından Ermeni meselesini bitiren antlaşmadır. Gümrü Antlaşması ile doğu sınırlarımızın güvenliği sağlanmış, iyi ilişki kurmayı düşündüğümüz Sovyetlerle, bu meselenin aramızda bir sorun oluşturması önlenmiş, Doğu Cephesindeki asker ve mühimmatın bir bölümünün Batı Cephesine kaydırılması ve burada Yunanlılara karşı kullanılması imkanı doğmuştur. Ayrıca Gümrü Antlaşması, Ankara Hükümetinin askeri bi başarı sonucunda yaptığı ilk siyasi antlaşmadır. Doğuda Ermenilere karşı kazanılan bu başarı, Türk halkına moral kazandırmıştır.

Batı Cephesinde Yunanlılarla Savaş

 

Batı Cephesi 15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanlıların İşgali üzerine kurulmuştur. Batı Anadolu’da düzenli ordu kurulana kadar, düşmana karşı savunma gücünün esasını Kuva-yi Milliye oluşturmuştur. Ayvalık, Bergama ve Soma, Akhisar, Salihli, Aydın ve Nazilli cephelerinde düzenli ordu kurulana kadar Kuva-yi Milliye, Yunan işgaline karşı direniş göstermiştir. Kuva-yi milliye ile Yunanlılara karşı koymanın zorluğunu gören T.B.M.M., Sivas Kongresi ile alınan bir kararla Ali Fuat Paşa’nın kontrolüne verilmiş olan Batı Cephesini, Güney ve Batı cephesi komutanlıkları adı altında teşkilatlandırmış ve İsmet Paşayı Batı Cephesi komutanlığına atamıştır.

Batı Cephesinde düzenli ordunun kurulması sırasında Çerkez Ethem ve kardeşlerinin Türk Hükümetine karşı ayaklanmaları, ellerindeki kuvvetleri düzenli orduya vermek istememeler, bunu Yunanlılara da bildirerek işbirliği önermeleri Yunan kuvvetleri için uygun bir ortam yaratmıştır. Durumu değerlendiren Yunanlılar 6 Ocak 1921’de Anadolu’dan yeniden taarruza geçmişlerdir. Yeni kurulan düzenli ordu birlikleri Yunan ordularını İnönü’de karşılamışlardır. Hareketli bir savunma taktiği uygulayan Türk birlikleri, kendilerinden kat kat üstün Yunan kuvvetlerinin taarruzunu İnönü’de durdurmayı başarmışlardır. Bu başarıda Türk subay ve erlerinin üzerlerine düşen görevi çok iyi bir biçimde yapmasının büyük payı vardır. Gösterilen başarı sonucunda 10 Ocak 1921’de durdurulan Yunan kuvvetleri, karşı taaruza geçecek gücü kendilerinde bulamamışlardır. I. İnönü Savaşı küçük çaplı bir muharebe olmasına karşın sonuçları bakımından önemlidir. I. İnönü Savaşı’nın sonuçları şunlardır:

  1. Düzenli ordu birlikleri ilk sınavında başarılı olmuştur.
  2. Çerkez Ethem olayı tamamen kapanmış, Kuva-yi Milliye dönemi sona ermiştir.
  3. Halkın meclise ve orduya olan güveni artmıştır.
  4. I. İnönü zaferinin kazanılması, TBMM hükümetinin hazırladığı anayasanın meclis tarafından kabul edilmesini kolaylaştırmıştır.
  5. Rusya’nın TBMM hükümetine yaklaşımı daha yapıcı olmuş ve Rusya İle 16 Mart 1921 Moskova Ant. İmzalanmıştır.
  6. İtilaf Devletleri, Sevr Antlaşmasını bir kere daha gözden geçirmek için Londra’da bir konferans toplama ihtiyacını duymuşlardır.

 

Londra Konferansı

 

TBMM hükümetinin Sevr Antlaşmasını kabul etmemesinden rahatsızlık duyan İngiltere, Yunan birliklerini bir tehdit unsuru olarak kullanarak, bu antlaşmayı zorla kabul ettirmek niyetindedirler. Ancak bütün tehdit ve baskılara rağmen, Ankara hükümeti Misak-ı Milliden asla taviz verme düşüncesinde değildir. Nitekim I. İnönü Zaferi bunun kanıtıdır. İngiliz hükümeti işlerini daha da zorlaştıracağı düşüncesiyle, Milli Mücadele taraftarlarının I. İnönü Zaferinden çok rahatsız olmuşlardır. Fransa ve İtalya da ortağı İngiltere’yi, Türklerle diyalog için devamlı sıkıştırmaktadırlar. Bu gelişmeler yüzünden İtilaf Devletleri Londra’da bir konferans düzenlemeye ve yine bu konferansa Türk milleti adına İstanbul Hükümetini çağırmaya karar vermişlerdir. Ancak Damat Ferit Paşanın istifasından sonra iş başına getirilen Tevfik  Paşa hükümeti, İstanbul ve Ankara Hükümetleri arasındaki anlaşmazlıkları kaldırma taraftarıdır. Bu nedenle Tevfik Paşa, Londra’ya gidecek heyette bir de Ankara Temsilcisi bulunmasını arzu ettiğinden, durumu M. Kemal Paşaya bildirmiştir. Ankara Hükümeti bu çağrıya Londra’ya doğrudan çağrılmadıkça katılmama düşüncesinde olduklarını ileterek karşılık vermiştir. Fakat muhtemel bir çağrı durumunda da geç kalınmış olunmaması için Bekir Sami Bey başkanlığında bir heyet Roma’ya gönderilmiştir. İtalyan hükümetinin araya girmesiyle Ankara hükümetinin de Londra’daki görüşmelere doğrudan çağrılması sağlanmış, Roma’da beklemekte olan Bekir Sami Bey başkanlığındaki heyet Londra’ya hareket etmiştir.

21 Şubatta başlayan görüşmelerde İngiltere ve ortakları görüşlerini ortaya koyduktan sonra, Türk Milleti adına İstanbul temsilcisi Tevfik Paşaya söz hakkı verilmiştir. Tevfik Paşa güzel bir jest yaparak “Türk Milleti adına söz söylemek, milletin gerçek temsilcilerine düşer” demiş ve İtilaf Devletlerini şimdiye kadar tanımaya çalışmadıkları TBMM hükümeti ile direk muhatap olma mecburiyetinde bırakmıştır.

Bekir Sami Bey görüşmelerde İtilaf Devletlerinden, Misak-ı Milliyi izah ederek, Anadolu’nun boşaltılması talebinde bulunmuştur. Ancak bu teklif İtilaf Devletleri tarafından olumlu olarak kabul edilmemiştir. İtilaf Devletlerinin Sevr Antlaşması üzerinde yaptıkları bazı ufak değişiklikler de Türk tarafını memnun etmekten çok uzak kalmış, bu yüzden görüşmelerden olumlu bir sonuç elde edilememiştir.

Görüşmelerin sonuçsuz kalması üzerine kendi insiyatifini kullanan Bekir Sami Bey, İngiltere, Fransa ve İtalya ile ikili anlaşmalar yapmıştır. Hakkaniyet esasına uymadığı gerekçesiyle TBMM tarafından onaylanmayan bu anlaşmalar, Bekir Sami Beyinde görevinden alınmasına neden olmuştur.

Londra Konferansının tek olumlu sonucu TBMM hükümetinin varlığının İtilaf Devletleri tarafından tanınmasıdır. İtilaf Devletleri ise görüşmeler sırasında vakit kazanarak, Yunan kuvvetlerine yeni bir saldırı için hazırlanma fırsatı sağlamıştır.

II. İnönü Muharebesi

 

Londra Konferansı sonunda İtilaf Devletleri Sevr Ant. Esasları üzerinde yapılan ufak çaplı değişiklikler TBMM hükümeti yetkililerine sunulduğunda, kendilerine üzerinde düşünmeleri ve görüşmeler yapmaları için bir aylık süre tanınmıştır. Ancak Türklere tanınan bu bir aylık süre dolmadan Yunan kuvvetleri Anadolu’ya saldırıya geçmiştir. I. İnönü’nün kötü intibaını silmek isteyen Yunan kuvvetleri 23 Marttan itibaren kuzeyde Bursa’dan, güneyde de Uşaktan olmak üzere iki koldan taarruz başlatmıştır. Sevr’in Türklere zorla kabul ettirilmesini sağlamak isteyen İngiltere’de bu saldırıyı desteklemiştir.

23 Marttan, Mart ayı sonuna kadar süren çarpışmalara Meclis Muhafız Taburu da katılmıştır. 31 Martta Türk kuvvetleri karşısında önemli ölçüde kayıp veren Yunan kuvvetleri, 1 Nisanda İnönü mevzileri önünde ikinci kez çekilmek zorunda kalmıştır. Güneyden taarruz eden Yunan birlikleri Afyon’u geçerek, Konya’ya doğru yayılma eğilimi göstermişse de, kuzeyde elde edilen başarı yüzünden geri çekilmek zorunda kalmışlardır.

Yunan kuvvetlerinin İnönü’de ikinci kez yenilgiye uğratılması önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu sonuçları şöyle sıralamak mümkündür.

  1. İtalyanlar işgallerini sona erdirme kararı alarak Antalya bölgesindeki birliklerini çekmişlerdir. Fransızlar ise Ankara hükümeti ile ilişki kurmak için uygun bir zaman ve zemin aramaya başlamışlardır.
  2. Türk halkının hükümete ve orduya olan güveni artmış, bu başarı morallerin yükselmesini sağlamıştır.
  3. İngilizlerin Yunanlılara olan güveni sarsılmaya başlamıştır.

 

Kütahya-Eskişehir Muharebeleri

 

Yunanlıların beklenen başarıyı göstermemeleri İngilizleri oldukça tedirgin etmiştir. İngilizleri rahatsız eden başka bir gelişmede Hint Müslümanlarının Anadolu’daki Milli Mücadeleyi destekleyerek İngiltere’ye sorun oluşturmalarıdır. Yunanlılara olan güvenin sarsılmasına rağmen İngilizlerin Yunanlıları desteklemekten başka çareleri de yoktur. Çünkü İngiliz Başkanı Lloyd George, Sevr’i Türklere kabul ettirememeyi İngilizlerin prestijine indirilmiş büyük bir darbe olarak görmektedir.

Anadolu’daki kuvvetlerin sayısını iki katına çıkaran, yanlarına krallarını ve İngilizlerin desteğini alarak 10 Temmuz 1921’de yeni bir saldırıya geçen Yunanlılar, artık bu sefer Ankara’ya giderek Türklerin işini bitirmek niyetindedirler. Ankara hükümetinin hazırlıksız yakalandığı bu saldırı, 13 Temmuzda Afyon’un düşmesine yol açmıştır. Yunan taarruzunun durdurulamamasından dolayı 17 Temmuzda Kütahya elden çıkmış, 19 Temmuzda da Eskişehir işgal altına girmiştir. Eskişehir yönüne yapılan karşı taarruz gelişemeyince, Türk kuvvetlerinin daha fazla kayba uğramamsı için ordunun Sakarya nehrinin gerisine çekilmesine karar verilmiştir. Türk ordusu 25 Temmuzdan itibaren bu yeni savunma hattında gerekli tertibatı almaya başlamıştır.

 

M. Kemal Paşanın Başkomutanlığa Seçilmesi ve Tekalif-i Milliye Emirleri

Yunanlıların Eskişehir-Kütahya Savaşlarında elde ettiği başarı yurt içinde ve dışında büyük yankılar yaratmıştır. Türkler üzerinde büyük üzüntüye, çekinmeye, hatta korkuya neden olan bu gelişme çeşitli tartışmaları da beraberinde getirmiştir. M. Kemal Paşa, ordunun Sakarya nehrinin gerisine çekilme kararını verdiğinde bu kararın bir takım sıkıntılar doğuracağını tahmin etmiş, ancak başarıya ulaşabilmek için askerliğin gereklerini yerine getirmeyi faydalı görmüştür. Sorumlu arayan bazı meclis üyeleri ordunun geri çekilmesini ve ordunun tutumunu eleştirmişlerdir. Meclisteki muhalifler sorumlu ararken, telaşlanan bazı meclis üyeleri, meclisin Ankara’dan, Anadolu’nun daha güvenli bir yerine taşınmasını bile konuşmaya başlamışlardır. Mecliste yaşanan tartışmalar sırasında, M. Kemal Paşanın Türk ordularının başına getirilmesi gündeme gelmiştir. M. Kemal Paşada, “ordunun maddi ve manevi gücünü arttırmak ve en yüksek seviyeye ulaştırmak için üç ay müddetle meclisin sahip olduğu yekinin kendisine verilmesi” şartıyla başkomutanlığı üzerine almayı kabul etmiştir. Bazı üyelerin itirazlarına rağmen M. Kemal Paşa, 5 Ağustos 1921’de çıkarılan bir kanunla başkomutanlık görevine getirilmiştir.

M. Kemal Paşa Başkomutanlığı üzerine aldıktan sonra ordunun, insan, araç, taşıt ve malzeme bakımından eksiklerini giderebilmesi , yiyecek ve giyecek sağlanabilmesi için bazı tedbirler almak ihtiyacının hissetmiştir. Bu amaçla 7-8 Ağustos 1921’de Tekalif-i Milliye emirleri adı altında 10 emir çıkarmıştır. Bu emirler şunlardır:

  1. Her kazada bir Tekalif-i Milliye komisyonu kurulacak, bu komisyonlar toplanan malzemenin orduya ulaştırılmasını sağlayacaktır.
  2. Her aile birer kat çamaşır, birer çift çorap ve çarık verecektir.
  3. Bu komisyonlar başkomutanın emriyle halkın ve tüccarın elindeki, askerin ihtiyacı olan malların %40’ına bedeli sonradan ödenmek üzere el konacaktır.
  4. Yine bu komisyonlar aynı amaçla ve aynı şartlarla halkın ve tüccarların elindeki yiyecek maddelerinin %40’ına el koyacaktır.
  5. Taşıt sahipleri ayda bir kere olmak üzere 100 km.lik mesafeye ücretsiz askeri nakliyat yapacaktır.
  6. Ülkenin bütün sahipsiz mallarına el konacaktır.
  7. Halk elindeki silah ve cephaneyi 3 gün içinde bu komisyonlara teslim edecektir.
  8. Savaş malzemesi yapabilen usta ve imalathanelerin sayıları ve kapasiteleri belirlenecektir.
  9. Halkın elindeki araba ve hayvanların %20sine el konacaktır.

Bu emirlerin uygulanmasında bir suistimale meydan vermemek için, Ankara, Samsun, Kastamonu, Konya ve Eskişehir’de İstiklal Mahkemeleri kurulmuştur. Tekalif-i Milliye emirlerinin eksiksiz yerine getirilmesine rağmen, Yunan kuvvetleri ile Türk kuvvetleri arasındaki dengesizliği ortadan kaldırmak mümkün olamamıştır. Çünkü Yunan ordusu çok güçlü bir sömürge imparatorluğuna sahip olan İngiltere tarafından desteklenirken, Türk ordusunun gücü uzun savaş yıllarının yıprattığı, bütün kaynakların tükendiği fakir Anadolu’ya dayanmaktadır. Bu sebeple Türk idare heyeti, Ankara’nın düşmesi durumunda mücadeleye Kayseri’de devam ederek, her ne pahasına olursa olsun düşmanı yurttan atmak niyetindeydi. Bu düşünce ile Doğu ve Güney cephesindeki tamamına yakını da Batı Cephesine kaydırılmıştır.

Sakarya Meydan Muharebesi Ve Sonuçları (23 Ağustos- 13 Eylül 1921)

Yunanlıların Kütahya-Eskişehir savaşlarında elde ettikleri başarıları abartarak dünya kamuoyuna ilan etmelerine rağmen, Türk ordusu tamamen zararsız hale getirilememiştir. Bu nedenle Yunan ordusu bir meydan muharebesi ile Türk ordusunu tamamen yok etmek düşüncesindedir. Bizzat cepheye kadar gelen Yunan kralı ordularına “Ankara” emrini vermiştir. Bu emri alan Yunan kuvvetleri, Eskişehir-Kütahya savaşlarında olduğu gibi taaruza geçmiştir.

M. Kemal Paşa Sakarya Savaşı’nda Başkomutanlık karargahı, savunma hattının çok yakınındaki Alagöz köyüdür. 23 Ağustosta başlayan şiddetli çarpışmalar sonunda, 13 Eylülde Sakarya’nın doğusunda hiçbir Yunan Askeri kalmamıştır. M. Kemal Paşa Sakarya Savaşı’nda ordularına “Hattı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla sulanmadıkça terk edilemez” emrini vermiş ve inatçı bir savunma ile Yunan ordusu karşısında zafere ulaşmıştır. Ancak Türk ordusu da 22 gün aralıksız süren bu savaşta çok yıprandığı için, düşmanı izleyerek yok edecek bir takip harekatına girişememiştir. Sakarya Muharebesinin zaferle sonuçlanması ile TBMM hükümetinin içerideki ve dışarıdaki prestiji artmıştır. Bu seferin sonuçları şunlardır:

  • Sakarya Savaşı’nda Yunan ordusunun 1/3’ü yok edilerek, taaruz kabiliyeti tamamen kırılmıştır.
  • TBMM’nce Sakarya Savaşındaki başarısından dolayı M. Kemal Paşaya “Gazilik” ünvanı ile “Mareşallik” rütbesi verilmiştir.
    • Sakarya Zaferi üzerine Türkiye siyasi alanda gelişmeler yaşamış, Sovyetlerle 13 Ekim 1921’de Kars Ant. imzalamıştır. Bu ant. ile Sovyetler Birliği’nin hakimiyeti altına giren Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ile Türkiye arasındaki sınır kesinleşmiştir.
    • Fransa, Türkiye üzerindeki emellerinden vazgeçerek, Ankara itilaf namesini imzalamıştır.
    • Ankara bu zaferle sadece Yunanlılara üstünlük sağlamakla kalmamış, Türk milletinin haklı davasını dünyaya kabul ettirme yönünde önemli bir başarı sağlamıştır.

 

Yeni Diplomasi Girişimleri

Sakarya Zaferi Ankara hükümetine diplomatik alanda daha rahat hareket edebilme imkanı vermiştir. Sakarya zaferinden sonra Fransızlarla Ankara itilaf namesinin imzalanmış olmasına rağmen, Fransızlar hala ortaklarıyla birlikte hareket etmektedirler. II. İnönü Muharebesinin ardından Anadolu’daki kuvvetlerini çeken İtalyanlar ise diplomasi alanında İngilizlerin etkisinden tam olarak çıkamamışlardır.

TBMM hükümeti, Sakarya zaferinden sonra, elde ettiği avantajın batıda diplomasi alanındaki etkilerini mümkün olursa, yeni bir savaşa gerek kalmadan barışı gerçekleştirebilmenin yollarını aramaya başlamıştır. Bu amaçla Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey, Türkiye’nin milli davasındaki haklılığını anlatmak gayesiyle İngiltere’ye gönderilmiştir. Müttefikler, Türk ve Yunan kuvvetleri arasındaki savaşı durduracak bir ateşkes önerisini yapılan görüşmeler sonucunda Ankara, İstanbul ve Atina’ya ulaştırmışlardır. Yunanlılar Sakarya yenilgisinin etkisinden kurtulamadıkları için bu teklifi hemen kabul etmişlerdir. TBMM hükümeti ise, prensip olarak ateşkesi kabul etmekle birlikte, teklifin taşıdığı şartların Yunanlılara zaman kazandıracak nitelikte olması yüzünden pek sıcak karşılamamıştır. Ankara kendi teklifini hazırlarken, İtilaf Devletlerinden 26 Mart 1922’de ikinci bir antlaşma teklifi gelmiştir.

İtilaf Devletlerinde ardarda önce ateşkes, sonra da barış teklifi alan TBMM hükümeti, işgal altındaki Türk topraklarının tamamen boşaltılması şartıyla barış görüşmelerine hemen başlayabileceği cevabını vermiştir. Ancak İngiliz hükümeti öncelikle bir ateşkes yapılması üzerinde diretince, Türkiye’nin tamamen kurtuluşunun kesin sonuçlu bir taaruzla mümkün olabileceği gerçeği ortaya çıkmıştır. TBMM hükümeti bir yandan çok gizli olarak taaruz hazırlıklarını sürdürürken, diğer yandan da İtilaf Devletleri ile diyaloğu kesmemeye özen göstermiştir. Böylece hem barışa karşı olmadığını ortaya koymaya çalışmış, hem de barışın gerçekleşememesi durumunda yapılması düşünülen taarruzun hazırlıklarını kamufle etmiştir.

 

Büyük Taarruz

Sevr Antlaşmasını Türklere kabul ettirmeyi gaye edinen İngilizler, Sakarya’dan sonra başlattıkları diplomatik girişimleri bir süre daha devam ettirmişlerdir. Ancak TBMM hükümeti Misak-ı Milliden ödün vermek niyetinde değildirler.

Sakarya yenilgisinden sonra müdafaa durumuna geçmek zorunda kalan Yunan ordusu, Eskişehir-Afyonkarahisar hattına geri çekilerek, gerekli korunma tedbirlerini alırken, Türk Genel Kurmayı Yunanlılar toparlanmadan taarruza geçilmesi düşüncesindedir.

14-15 Eylül 1921 tarihinden geçerli olmak üzere seferberlik ilan edilerek, 1899, 1900,1901 doğumlular silah altına alınmış, ordunun asker eksiği tamamlanmıştır. Türk kuvvetlerinin araç ve malzeme eksikleri de çeşitli kaynaklardan tamamlanmaya çalışılmıştır. Başta İstanbul’daki silah depolarından büyük fedakarlıklarla kaçırılan silahlar, İnebolu üzerinden Anadolu’ya nakledilmiştir. İtilaf Devletlerinden kamaları alınarak işe yaramaz hale getirilen Türk topları, ilkel aletlerle kullanılır hale getirilmiştir. Sıkıntısı çekilen bazı silahlar da Ruslardan, İtalyanlardan ve Fransızlardan satın alınarak karşılanmaya çalışılmıştır.

6 Mayıs 1922’de Başkomutanlık süresi uzatılan M. Kemal Paşa, artık taaruza geçilmesi düşüncesindedir. M. Kemal bu düşüncesini Haziran ortalarında Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa, Savunma Bakanı Kazım Özalp ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşalara açmış ve 15 Ağustosa kadar hazırlıkların tamamlanması kararlaştırılmıştır. TBMM bu hazırlıkları yürütürken, barışı engelleyen taraf durumuna düşmemek için, diplomatik çabaları sürdürmüş ve Fethi Okyar’ı Avrupa’ya göndermiştir. İngiltere’nin barış yolunu tamamen kapatması, şimdiye kadar ertelenen taarruz kararının uygulamaya konmasını kaçınılmaz kılmıştır.

26 Ağustosta Türk topçusunun başlattığı taarruzda Türk ordusu, Yunan kuvvetlerinin büyük bölümünü yok etmiş, kaçabilenler de 1 eylül 1922 günü Atatürk’ün verdiği “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emriyle, Türk kuvvetlerinin takibi altına alınmıştır. 9 Eylülde Yunanlılar İzmir’den çıkarılmış, 9 Eylülden 18 Eylüle kadar da Batı Anadolu’nun Yunan İstilasından temizlenmesi işlemi gerçekleşmiştir. Böylece 26 ağustosta başlayan Büyük Taarruz, 15-20 gün gibi kısa bir sürede 200.000 kişilik Yunan ordusunun yok edilmesi ile sonuçlanmıştır. Bu zafer İslam dünyasında Hıristiyanlığa karşı bir başarı olarak değerlendirilmiştir. Asırlardan beri Batılıların “Şark Meselesi” adı altında, Müslüman Türkleri Anadolu’dan atmaya yönelik hedefleri bu zaferle sonuçsuz bırakılmıştır.

Güney Cephesi ve Fransızlarla Savaşlar

 

Mütarekeden sonra İtilaf Devletleri, Güney Anadolu’da askeri harekatlarını durdurmamışlardır. İngilizler önce; Musul, İskenderun, Kilis ve Antep’i ardından da Maraş ve Urfa’yı işgal etmişlerdir. Fransızlar ise Adana, Mersin ve Osmaniye’yi işgal etmişlerdir. Fransız işgali altında yaşayan Ermenilerin Türklere yönelik taşkınlıları bölge halkını derinden yaralamıştır. 15 eylül 1919’da İngiltere ve Fransa arasında Ortadoğu’nun paylaşımı konusunda yeni bir anlaşma yapılmış, bu anlaşma ile İngilizler daha önce işgal ettikleri Antep, Urfa ve Maraştan çekilerek, buraları da Fransız işgaline terk etmişlerdir. Antep, Urfa ve Maraşta da Fransızların Ermenileri Türklere karşı kullanma politikası uygulamaları, bu bölgelerde halkı galeyana itmiştir. Bu gelişme Milli Mücadelede Güney Cephesinin oluşmasına zemin oluşturmuştur. Maraş, Urfa, Antep ve Adana’da Kuva-yı Milliye, Fransızlara ağır darbe indirmiş ve Fransızlardan yüz bulan Ermenilerin bu darbelerle yöredeki hayalleri sonuçsuz kalmıştır. Sakarya Zaferinden sonra şanslarını  fazla zorlamak istemeyen Fransızlar, Ankara hükümeti ile anlaşmaya karar vermiştir. Bu doğrultuda Fransızlarla yapılan Ankara İtilafnamesi ile Fransızlar;

  1. İşgalleri altında bulundurdukları Türk topraklarından (Antakya hariç) çekileceklerdir.
  2. İskenderun ve Antakya’da özel bir idare kurulacak, buradaki Türkler, kültürlerini geliştirme konusunda serbest kalacaklar ve burada resmi dil Türkçe olacaktır.

Fransızlarla 30 Mayıs 1920’de yapılan 20 günlük ateşkes anlaşmasından sonra, 20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara İtilafnamesi ile Fransızlar artık Misak-ı Milliyi kabul etmişlerdir. Ankara İtilafnamesiyle Türkler ve Fransızlar arasındaki savaşlar sona ermiş, Türkiye’nin Batı dünyası  nazarında yeri daha da güçlenmiştir. Bu antlaşmadan sonra Fransızlar gizlice Milli Mücadeleyi destekledikleri için, Bu gelişme Türkiye’yi silah bulma bakımından Sovyetlerin tekelinden kurtarmıştır. Güneyde serbest kalan Türk ordularının Batıya kaydırılması ve özellikle Büyük Taarruz’da kullanılması, Anakara İtilafnamesi ile mümkün olmuştur.

 

Mudanya Mütarekesi-11 Ekim 1922

Eylül 1922 ortalarına gelindiğinde Tüm Batı Anadolu Yunan işgalinden kurtarılmış, sıra hala Yunan işgali altında bulunan Doğu Trakya ile İtilaf Devletleri’nin kontrolünde bulunan İstanbul’un kurtarılmasına gelmiştir. TBMM orduları bu amaçla Çanakkale’ye ilerlemeye başlamışlardır. Türk ordusunun ilerleyişi karşısında İngilizler bir yandan Çanakkale Boğazındaki kuvvetlerini arttırırken, bir yandan da müttefiklerinden yardım istemişlerdir. Ancak Yeni Zelanda yardım çağrısına olumlu cevap vermiş, Fransa ve İtalya kesinlikle yardım veremeyeceğini bildirmiştir.

Mütareke görüşmelerinin nerede ve ne zaman yapılacağı konusunun yoğun olarak tartışıldığı günlerde, Türk birlikleri tarafsız bölgeye girmişler ve Çanakkale yakınlarındaki Erenköy’ü işgal etmişlerdir. Türk-İngiliz kuvvetlerinin karşı karşıya geldikleri günlerde İngiliz General Harrington Londra’dan aldığı talimata rağmen, askerlerine ateş emri vermemiş ve Türk birlikleri Çanakkale’ye saldırmadıkça herhangi bir çatışmaya girmemeyi istememiştir. Aynı günlerde Fransız temsilcisi Franklin Boullin, ile de bir görüşme yapan M. Kemal, askeri harekatın durdurulmasını kabul etmiştir. Nihayet ateşkes görüşmelerinin 3 Ekim 1922’de Mudanya’da başlaması taraflarca kabul edilmiştir.

Görüşmelerde TBMM hükümeti Batı Cephesi komutanı İsmet Paşa tarafından temsil edilirken, Fevzi Paşa ve Refet Paşa da görüşmeler boyunca Mudanya’da kalmıştır. İngiltere General Harrington, Fransa General Charpy, ve İtalya da General Monbelli tarafından temsil edilmiştir. Görüşmelerde doğrudan ilişkili olan Yunanistan ise, General Mazarakis ile Albay Sarıyanis’i görevlendirmesine rağmen, Yunan delegeler görüşmelere doğrudan katılmamışlar, bir gemiden izlemekle yetinmişlerdir. 11 Ekim 1922 günü uzlaşmayla sonuçlanan Mudanya Mütarekesinin önemli maddeleri şunlardır:

  1. Mütareke imzalandıktan 3 gün sonra 14/15 Ekim gecesi yürürlüğe girecektir.
  2. Türk ve Yunan kuvvetleri arasındaki silahlı çatışma sona erecektir.
  3. Yunanlılar Doğu Trakya’yı 15 gün içerisinde boşaltacaklar, bölge 30 gün içinde Türk yönetimine devredilecektir.
  4. Barış antlaşması imzalanana kadar Türk ordusu Trakya’ya geçemeyecektir. Buna karşın iç güvenlikle ilgili olarak sayısı 8000’i geçmeyecek bir jandarma kuvveti gönderilebilecektir.
  5. Barış antlaşmasının imzalanmasına kadar Mericin  sağ sahili ve Karaağaç İtilaf Devletlerinin işgali altında kalacak ve Türk kuvvetleri Çanakkale Boğazı ve İzmit’te belirlenen çizgiyi geçmeyecektir.

15 Ekimde yürürlüğe giren mütarekede kararlaştırılan  Doğu Trakya’nın teslimi işini Türk tarafı adına yürütmekle, Doğu Trakya valiliğine atanan Refet Paşa görevlendirilmiştir.

Mudanya Mütarekesi’nin Önemi

Mütareke Türk Milli Mücadele hareketinin silahlı mücadele kısmının, Türk’ün zaferiyle sonuçlandığının yazılı belgesidir. Mudanya Mütarekesiyle Doğu Trakya silahlı mücadeleye gerek kalmadan diplomasi yoluyla Türkiye’ye kazandırılmış, Türklerin Avrupa’dan atılması gayesi boşa çıkarılmıştır. Bu mütareke ile İngiliz Başkanı Lloyd George’un Yakındoğu politikası iflas ettiği gibi, siyasi hayatı da sona ermiştir. Lloyd George’un politika alanından silinmesi, Ortadoğu’da barışın kurulması ümidini kuvvetlendirmiştir. Yunanistan’da da Anadolu macerasından sorumlu altı devlet adamı idam edilmiştir. Mudanya Mütarekesi ile Boğazlar ve İstanbul’da Türk egemenliği tamamen kurulamamıştır. Gerek Boğazlar üzerinde kontrolün sağlanamamış olması, gerekse Trakya’ya ordu geçirilememesi barış konferansı öncesinde Türk hükümetinin pazarlık gücünü sınırlandırmıştır. Bu da Mütarekenin zayıf halkası olarak görülebilir.

 

Lozan Barış Konferansı

 

Türklerle kalıcı barışın yapılması konusu, Mudanya görüşmeleri sırasında karara bağlanmıştır. İtilaf Devletleri Mudanya Mütarekesi’nin yürürlüğe girmesinden sonra bu doğrultuda faaliyetlere başlamıştır.

Lozan Barış Konferansı Öncesinde Ankara Hükümetinin Yaşadığı Sorunlar

 

Barış görüşmelerinin başlaması öncesinde Ankara hükümeti üç sorunla karşı karşıya kalmıştır. Bu sorunlardan biri ve ilk gündeme geleni, görüşmelerin nerede yapılacağı ve ne zaman başlayacağı konusudur. TBMM hükümeti daha Mudanya görüşmeleri devam ederken İtilaf Devletlerine verdiği bir notayla barış konferansının 20 ekim 1922’de İzmir’de toplanmasını teklif etmiştir. Ancak İtilaf Devletleri bu öneriye sıcak bakmamışlar ve konferansla ilgili olarak kendi aralarında görüşmeleri sıklaştırmışlardır. Sonuçta barış konferansının 13 Kasımda Lozan’da toplanması konusunda hemfikir olan müttefikler bu kararlarını, 23 Ekim 1922 tarihli bir nota ile hem TBMM hükümetine hem de İstanbul hükümetine bildirmişlerdir.

İtilaf Devletleri’nin bu notası, Ankara hükümetini başka bir sorunla karşı karşıya bırakmıştır. Görüşmelerde Türk milletinin haklarını Ankara hükümetimi yoksa İstanbul hükümetimi temsil edecektir. İtilaf Devletleri, konferansın yerini ve tarihini iki hükümete de ayrı ayrı bildirmek suretiyle, görüşmelerde iki hükümetinde yan yana olmasını istemediklerini belli etmişlerdir. Ankara’daki TBMM hükümetinin Türk milletinin tek gerçek temsilcisi olduğunun M. Kemal Paşa tarafından açıklanmış olmasına rağmen, İstanbul temsilcisi Sadrazam Tevfik Paşa açıklamayı görmezden gelerek, konferansa katılmak niyetinde olduklarını ortaya koymuş ve konferansta izlenecek ortak politikayı tespit etmek için Ankara’ya telgraf çekmiştir. İstanbul hükümetinin konferansa katılmayı istemesi, elde edilen askeri ve siyasi zafere ortak olmak girişimlerinde bulunması İstanbul hükümetinin yanı sıra saltanata kurumunun da varlığını tartışılır hale getirmiştir. Kurtuluş Savaş sırasında iç ve dış şartların uygun olmaması nedeniyle saltanata karşı açıkça olumsuz bir tavır sergilemeyen,  ancak ilk fırsatta saltanat kurumunu kaldırmayı düşünen M. Kemal Paşa, Mecliste Osmanlı hükümetine doğan karşı tepkiyi iyi kullanmış ve sorunun kökünden çözülmesi için saltanatın kaldırılmasını gündeme getirmiştir. İstanbul hükümetinin girişimlerine saltanat ve hilafete sıcak bakan milletvekilleri bile tepki göstermişler, M. Kemal Paşanın telkinleriyle Dr. Rıza Nur ve arkadaşları saltanatın kaldırılmasına ilişkin kanun teklifini meclis başkanlığına sunmuştur. 1 Kasım 1922’de mecliste yapılan oylama ile saltanat kaldırılmış ve 600 yıllık Osmanlı hanedanının egemenliği sona erdirilmiştir.  Saltanatın kaldırılmasından kısa bir süre sonra Tevfik Paşanın görevinden istifa etmesiyle, İstanbul hükümetinin konferansa katılma ihtimali tümden ortadan kalkmıştır. Bu gelişmeler sonunda İtilaf Devletleri’nin “bizim için sorun oluşturmaz” şeklinde tavır sergilemeleri, artık dış dünyanın Osmanlı Devleti’nin tükendiğini ve TBMM sürekliliğini kabul ettiğini göstermesi açısından önem taşımaktadır.

TBMM hükümetini Lozan görüşmeleri öncesinde uğraştıran üçüncü sorun ise, görüşmeler sırasında TBMM’ni temsil edecek heyetin kimlerden oluşacağı ve heyetin başkanının kim olacağı konusudur. Heyet başkanlığı için Rauf Orbay başta olmak üzere, Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Beyin, Fethi Okyar’ın ve Kazım Karabekir Paşa’nın adları gündeme gelmiştir. Bu isimlerin hiçbiri de M. Kemal’e uygun gelmemiştir. Bütün bunlara karşın M. Kemal Paşanın kafasın çok farklı bir isim vardı. O da Mudanya Görüşmelerinde Türk Milletinin haklarını başarıyla savunan ve her konuda kendisinin güvenini kazanmış olan İsmet Paşadır. Yurt dışında yapılacak olan ve M. Kemal’in sınırlı düzeyde etki yapabileceği bu konferansta M. Kemal doğal olarak en çok güvendiği ismin orada bulunmasından yanadır. İsmet Paşa, M. Kemal’in direktiflerine uyma konusunda telkin etmektedir, O bunu Mudanya’da kanıtlamıştır. Ayrıca İsmet Paşa, Osmanlı diplomasi geleneğinden gelmeyen bir devlet adamıdır ve Batılılar karşısında hiçbir kompleks taşımamaktadır. Bu niteliği, İngilizlere yakınlığı ile bilinen Rauf Beye karşı bir avantaj oluşturmaktadır. M. Kemal, Ali Fuat ve Fevzi Paşalarla, Yusuf Kemal Bey ve İsmet Paşanın da görüşlerini aldıktan sonra, İsmet Paşanın heyet başkanı olmasıyla ilgili kararını açıklamıştır. 24 Ekimde Yusuf Kemal Bey Dışişleri Bakanlığından istifa etmiş ve yerine İsmet Paşa getirilerek, Lozan’a Türk Dışişlerinden sorumlu heyet başkanı olarak gönderilmesi doğrultusundaki prosedür tamamlanmıştır. İsmet Paşa başkanlığındaki heyetin Lozan’a gönderilmesi kararının TBMM tarafından  onaylanmasından sonra, hazırlanan Türk tezini içeren 14 maddelik talimatname heyete verilmiştir. Türk tezi şöyledir:

  1. Doğu sınırı: Görüşmelerde Ermeni Devleti meselesi söz konusu olmayacak, olursa görüşmeler kesilecektir.
  2. Irak sınırı: Süleymaniye, Musul, Kerkük sancakları istenecektir. Konferansta bundan farklı olarak ortaya çıkacak güçlükler için Bakanlar Kurulundan talimat alınacaktır. Petrol vs. imtiyazları sorununda İngilizlere bazı ekonomik çıkarlar sağlanması görüşülebilir.
  3. Suriye sınırı: bu sınırın düzeltilmesine imkanlar ölçüsünde çalışılacaktır.
  4. Adalar: Duruma göre hareket edilecek, kıyılarımıza çok yakın meskun olan ve olmayan adalar, hemen ilhak edilecek, başarı elde edilemediği takdirde Ankara’nın görüşü alınacaktır.
  5. Trakya Batı sınırı: 1914 sınırının elde edilmesine çalışılacaktır.
  6. Batı Trakya: Misak-ı Milli maddesi uygulanacaktır.
  7. Boğazlarda ve Gelibolu yarımadasında yabancı askeri kuvvet kabul edilmeyecektir. Bu konudaki görüşmeler kesilmeyi gerektirirse, kesilmeden önce Ankara’ya bilgi verilecektir.
  8. Kapitülasyonlar kabul edilmeyecek, bu konuda diretilirse görüşmeler kesilecektir.
  9. Azınlıklar konusunda arzu edilenin yapılmasıdır.

10.  Ordu ve donanmanın sınırlandırılması konu bile edilmeyecektir.

11.  Yabancı kurumlar, Türk kanunlarına tabi olacaktır.

12.  Duyun-u Umumiye idaresi ortadan kalkacaktır. Borçların Türkiye’den ayrılan memleketlere dağıtımı, Yunanlılara devri, yani tamirata karşılık tutulması, olmadığı takdirde 20 yıl ertelenmesi için çalışılacaktır. güçlükler çıktığında Ankara’nın görüşü alınacaktır.

13.  Türkiye’den ayrılan memleketler için, Misak-ı Millinin özel maddesi yürürlüktedir.

14.  Cemaatler ve İslam Vakıflar Hukuku, eski antlaşmalara göre düzenlenecektir.

 

Görüşmelerin Başlaması ve Konferansın Birinci Dönemi

 

Lozan görüşmelerinin 13 Kasım 1922’de başlaması gerekirken, İngiltere’deki sorunlar ve müttefikler arasındaki anlaşmazlıkların giderilemeyişi yüzünden, Konferans 20 Kasım 1922’de başlatılabilmiştir. Konferansa Türkiye, İtalya, İngiltere, Japonya temsilcisi ve ABD’nin Roma Büyükelçisi katılmışlardır. Romanya, Bulgaristan, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti, Yunanistan ve Rusya temsilcileri kendilerini ilgilendiren konularda görüşmelere katılacaklardır. Konferansın başlaması ile birlikte, üç ayrı komisyon oluşturularak çalışmalara başlanmıştır. Birinci komisyon sorunlar, askerlikle ilgili işlere, Boğazların statüsüne bakacak olup, başkanlığına İngiltere temsilcisi Lord Curzon getirilmiştir. Mali ve ekonomik sorunlarla ilgilenecek ikinci komisyonun başına da Fransız Barare getirilmiştir. Azınlık ve diğer hukuki sorunlarla ilgilenecek komisyonun başına da İtalyan Garroni getirilmiştir.

Görüşmelerin başlaması ile Türk heyeti, İngiltere ile Musul ve Boğazlar, Fransa ile kapitülasyonlar ve imtiyazlar, İtalyanlar ile ise kapitülasyonlar ve kabotaj konularında büyük bir çatışma içine girmiştir. Ayrıca Yunanistan ile savaş tazminatı ve nüfus mübadeleleri konularında önemli ölçüde görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Görüşmelerde Türkiye’nin en çok sıkıntı yaşadığı ülke olan İngiltere’nin temsilcisi Lord Curzon, İsmet Paşaya “Her şeyi reddediyorsunuz. Ancak ülkeniz haraptır. Yarın paraya ihtiyacınız olduğunda, İngiltere’den başka para bulabileceğiniz ülke yoktur” tehdidin de bulunmuştur. Bu davranış başta İngiltere olmak üzere, diğer devletlerin konferansa ve Türkiye’ye bakış açısını göstermesi açısından önemlidir.

Lord Curzon’un tutumu ve diğer gelişmeler karşısında konferansın anahtar ülkesi olarak İngiltere’yi gören Türkiye, bu ülkenin kısmen de olsa tatmin edilmesi gerektiğine inanmaya başlamıştır. Bu nedenle S. Rusya’nın tüm kışkırtmalarına rağmen, Boğazlar konusunda İngiltere’nin tezine yaklaşılmış ve bu konuda İngiltere’ye belli ölçüde taviz verilmiştir. Ancak diğer konularda hiçbir olumlu gelişme sağlanamamış, bu yüzden de 4 Şubat 1923’de görüşmeler kesilmiştir. Türk tarafı ve diğer heyetler Lozan’dan ayrılmışlardır.

 

Lozan Konferansı’nın Kesilme Dönemi-Türkiye’de Yaşanan Olaylar

4 Şubat 1923-23 Nisan 1923 arası Lozan görüşmelerinin kesintiye uğradığı dönemdir. Bu dönemde görüşmelerin yeniden başlaması için taraflar birbirlerine yeni projeler sunarken, bir yandan da Türkiye’nin iç politikası Lozan  Konferansı ile doğrudan veya dolaylı ilgili bazı gelişmelere sahne olmuştur.

Konferansla ilgili içte yaşanan olaylardan ilki, 17 Şubat 1923’de İzmir İktisat Kongresi’nin toplanmasıdır. Türkiye’nin uygulayacağı ekonomik politikanın belirlendiği bu kongrede Türkiye, Türk kanunlarına uyulması kaydıyla yabancı sermayeye karşı olmadığını ortaya koymak suretiyle, Batıya sosyalist olunmayacağı mesajını vermiştir. Yine bu kongrede Türkiye, ekonomik anlamda tam bağımsızlıktan yana olduğunu vurgulayarak, kapitülasyonlara sıcak bakmadığını ima etmeye çalışmıştır.

İzmir’de İktisat Kongresi sürerken, Ankara’da da mecliste sıcak saatler yaşanmıştır. II. Gruba bağlı bazı muhalif milletvekilleri, Lozan’dan dinen heyete ve hükümete yönelik sert eleştirilerde bulunmuşlardır. Bu tartışmalar sırasında M. Kemal, İsmet Paşa başkanlığındaki heyetten yana tavrını koyarak, İsmet Paşaya olan güvenini bir kez daha göstermiş ve tartışmalara son noktayı koymuştur. Bu tarihten sonra meclis, Lozan görüşmelerinin ilk bölümünde yaşanan sıkıntıların ışığı altında, sorunlarına yeni çözümler bulmaya çalışmıştır. Türkiye barış şartları konusunda ortay koyduğu yeni tezini 8 Martta bir nota ile İtilaf Devletlerine sunmuştur. Bu projeye göre Musul, Türkiye ile İngiltere arasında barıştan sonra 12 ay içerisinde görüşülüp, karara bağlanacak, anlaşma sağlanamaması durumunda Milletler Cemiyetine gidilecektir. Projede Boğazların statüsü ve azınlıklar konusunda anlaşmazlık olmadığı açıklanmış, borçlar ve kapitülasyonlar başta olmak üzere ekonomik konularda Türkiye’nin başından beri izlediği tavrın değişmediği ifade edilmiştir. Yani kapitülasyonlar tamamen kaldırılacak, borçlar ise taksim edilerek, ödemeler altın para hesabına göre yapılacaktır. İtilaf Devletleri bu notaya cevap vererek, görüşmelerin 23 Nisanda yeniden başlayacağını açıklamışlardır.

   Türk notasının müttefikler tarafından kabul edilmesinden sonra ilk iş olarak meclis, 1 Nisan 1923’te TBMM seçimlerinin yenilenmesi kararını almıştır. Bu kararın alınmasında Lozan görüşmelerinin kesinti döneminde, muhalif grubun meclisteki tutumunun ve engellemelerinin rolü büyüktür. Seçimlerin yenilenmesi halinde, Lozan Antlaşması imzalanmış bile olsa, Bu antlaşmanın TBMM’nin onayından geçirilmemesi tehlikesi doğacaktır. Seçimlerin yenilenmesi kararının TBMM tarafından onaylanmasından sonra, Milli Mücadeleyi gerçekleştiren birinci TBMM’nin faaliyetleri sona ermiştir.

Bu kesinti döneminde Ankara’da yaşanan bir başka gelişmede, Amerikalı Chester grubuna madenler, petrol kaynakları, demiryolları ve limanlarla ilgili verilen imtiyazlardır. Türkiye bu imtiyazları vererek, barış görüşmelerinde ABD’nin desteğini kazanmaya çalışmıştır. Özellikle Musul konusunda İngiltere’ye karşı, ABD’ni bu yolla kendi  yanına çekmeye çalışmıştır. Ancak Musul konusunda Türkiye’nin istekleri gerçekleşmeyince Chester İmtiyazı hayata geçirilememiştir.

Lozan Görüşmelerinin Yeniden Başlaması Ve Antlaşmanın İmzası

 

II. dönem görüşmelerde yine Türk heyetinin başkanı İsmet Paşadır. Ancak Türk heyeti bu dönemde , birinci döneme göre daha rahat ve daha güçlü bir konumdadır. Çünkü heyet meclisin feshedilmesiyle, II. Grubun baskısından kurtulmuş ve M. Kemal Paşanın tam desteğini alarak Lozan’a gelmiştir. Bu dönemde İngiltere’yi Sir  Horaca Rumbold, Fransa’yı General Pelle, İtalya’yı ise Montagna temsil etmiştir.

Birinci tur görüşmelerde istediklerini büyük ölçüde elde eden İngiltere, ikinci tur görüşmelerde Türkiye’ye fazla zorluk çıkarmayacağı ve konferansa fazla önem vermeyeceği Türk heyeti tarafından düşünülmekteydi. Nitekim Lord Curzon’un görüşmelerden çekilmesi, İngiltere’nin konferansı fazla önemsemediğinin delilidir. Gerçekten de birinci dönem ve kesilme dönemindeki girişimlerle, İngiltere ile arazi, sınırlar ve askeri sorunlar büyük ölçüde çözümlendiği için, ikinci dönemde daha çok mali ve ekonomik oturumlara ağırlık verilecektir. Nitekim beklendiği gibi olmuş ve Türkiye ekonomik ve mile sorunlarda Fransa Ve İtalya ile karşı karşıya gelirken, Yunanistan ile savaş tazminatı konusunda anlaşmazlığa düşmüştür.

Görüşmelerin ikinci dönemini, birinci dönemden ayıran bir başka nokta ise, Türk heyeti ile hükümet arasındaki görüş ayrılıklarının belirginleşmesi ve ilişkilerin gerginleşmesidir. İsmet Paşa ve vekiller heyeti başkanı Rauf Bey arasında ciddi tartışmaya yol açan konulardan ilki borçların ödenmesi ile ilgilidir. M. Kemal Paşa ve Rauf Bey, İsmet Paşaya gönderdikleri talimatta, İstanbul’un boşaltılması ve borçların frank olarak ödenmemesi konusunda taviz vermemesini istemişseler de, İsmet Paşa bu talimatı hemen uygulamamış, Ankara’nın ısrarı sonucunda kararını değiştirmiştir. Borçların ödenmesi sorununda bozulan ilişkiler, Yunanistan’dan istenen savaş tazminatı konusundaki anlaşmazlıktan dolayı daha da büyümüştür. Venizelos’un Karaağaç’ın Türkiye’ye savaş tazminatı olarak verilmesi teklifine Ankara’nın olumsuz cevap vermesine karşın, İsmet Paşa kendi iradesiyle Yunan teklifine olumlu yanıt vermiştir. Bu tutum İsmet Paşa İle Rauf Bey arasındaki ilişkileri kopma noktasına getirmiştir. İmtiyazlar konusunda İsmet Paşa ve Rauf Bey arasında yaşanan görüş ayrılığı, artık bu iki devlet adamının tamamen farklı çizgilere çekilmesine neden olmuştur. Ancak bu kritik dönemde M. Kemal Paşanın İsmet Paşayı destekleyen tutumu, muhtemel bir siyasi krizi engellemiştir. Hükümet ile heyet arasındaki anlaşmazlığın M. Kemal Paşanın  girişimleriyle aşılmasından sonra, Lozan Ant. 24 Temmuz 1923’te imzalanmıştır.

Lozan görüşmeleri, kesinti dönemleri de dahil olmakla birlikte 8 ay sürmüş ve çok çetin şartlarda geçmiştir. Görüşmelerin bu kadar uzun ve zor geçmesinin genel sebepleri şunlardır:

  1. Konferansta Türkiye’nin tutumu açık ve kesindir. Türkiye sadece her medeni millet gibi kayıtsız şartsız bir bağımsızlık istemektedir. Müttefikler ise yüzyılların kökleştirdiği alışkanlıkla Türklerin bu isteklerini kolay kolay kabul etmemişler ve eski düzeni başka yollardan devam ettirmeye çalışmışlardır.
  2. Türkiye yeni barış düzenini milletlerarası hukuk ilkelerine dayandırmaya çalışmaktadır. Batılı devletler ise Osm. Devletine Kabul ettirilen Sevr Antlaşmasını esas almışlar ve katlandıkları fedakarlığı, bu anlaşmada yaptıkları değişikliklerle ölçmüşlerdir. Bu yüzden anlaşmak için iki tarafın esas kabul ettiği değerler farklılık göstermiştir.
  3. Müttefikler  Türkiye’yi kendilerin karşı yenilmiş ve Yunanistan’ı yenmiş bir devlet saymışlar ve bütün işleri buna göre düzenlemek istemişlerdir. Türkiye ise bağımsızlığı için savaşmış ve bunda başarıya ulaşmış bir devlet olarak, bu başarısını bütün devletlere kabul ettirmeye gayret etmiştir.

 

Lozan Antlaşması Hükümleri

 

Lozan Barış Antlaşması 143 maddeden oluşmuş ve 4 bölüm halinde düzenlenmiştir. Bu hükümleri kısaca şöyle özetlemek mümkün:

SINIRLAR

Trakya Sınırı: Karaağaç Türkiye’de kalacak ve Meriç nehri sınır olacaktır. İmroz, Bozcaada ve Tavşan adaları dışındaki Ege adaları Yunanistan’a bırakılacaktır. Buna karşılık Midilli, Sakız ve  Sisam asker ve silahtan arındırılacaktır. Bu arada Türkiye Kıbrıs ve Mısır’ın İngiliz Yönetimine geçtiğini kabul edecektir.

Suriye Sınırı:  20 Ekim 1921’de Fransa ile TBMM hükümeti arasında imzalanan Ankara İtilafnamesi’nde kabul edilen sınır aynen benimsenecektir.

Irak Sınırı (Musul Sorunu): Konferansın bitiminden sonra 9 ay içinde yapılacak ikili görüşmelerle çözümlenecek, anlaşma sağlanamadığı durumunda çözüm Milletler Cemiyetinin kararına bırakılacaktır.

Boğazların Statüsü: İtilaf Devletlerinin işgali tümüyle kalkacak ve Boğazlar  Türkiye’nin başkanlığındaki uluslar arası bir komisyon tarafından yönetilecektir. Bu komisyonda Türk temsilcilerinin yanı sıra, Fransa , İngiltere, İtalya, Japonya, Rusya, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Sırbistan temsilcisi bulunacaktır. Boğazların her iki kıyısında 15 km.lik bir alan askersiz bölge olacaktır. Bir savaş tehlikesi ya da Türkiye’nin herhangi bir savaşa girmesi durumunda boğazlar silahlandırılabilecek, Türkiye’nin tarafsız kaldığı bir savaşta, Karadeniz’e geçecek gemilere sayı ve tonaj bakımından sınırlamalar getirilecektir. Barış zamanında boğazlardan her türlü aracın geçişi serbest olacaktır.

Kapitülasyonlar

Lozan Ant. ile bütün kapitülasyonlar kaldırılmış, bu haklardan yararlanarak kurulmuş  yabancı ticari kuruluşlara da Türk yasalarına uyma zorunluluğu getirilmiştir.

Borçlar

Osmanlı Devletinin Avrupa Devletlerinden 1854’den itibaren almaya başladığı borçlar, Osmanlı Devleti ve Osmanlı toprakları üzerinde kurulan devletler arasında taksim edilerek ödenecektir. Türkiye’nin üzerine düşen borcu ödeme şekli konusunda, Türkiye alacaklı ülkeyle görüşmeler yapacaktır. Bu borçlar 1933den itibaren ödenmeye başlanmış, 1954de son bulmuştur.

Azınlıklar

Türkiye sınırları içinde yaşayan tüm azınlıklar Türk vatandaşı kabul edilmiştir. Yunanistan’da yaşayan Türklerle, Türkiye’de yaşayan Rumlar yer değiştirecektir. İstanbul Rumları ve Batı Trakya Türkleri bu değişimin dışında tutulacaktır.

Savaş Tazminatı

Yunanistan savaş tazminatı olarak Karaağaç ve çevresini Türkiye’ye vermiştir.

İstanbul Ve Boğazların Boşaltılması

Antlaşmanın TBMM tarafından onaylanmasından sonra İtilaf kuvvetleri 6 hafta içinde İstanbul ve boğazlar bölgesindeki Türk topraklarını boşaltacaklardır.

 

Lozan Antlaşmasının Önemi Ve Sonuçları

 

 Lozan Ant. ile yeni Türk Devleti’nin varlığı ve bağımsızlığı tüm dünya tarafından kabul edilmiştir. Lozan Ant. ile 28 Temmuz 1914te başlayan I. Dünya Savaşı resmen sona ermiştir. Dış politika açısından Şark Meselesi yeni bir boyut kazanırken, Türk iç politikası da Lozan’ın etkisindeki yıllara girmiştir. Lozan görüşmeleri sırasında İsmet Paşa ve Rauf Bey sırasında yaşanan tartışmalar Cumhuriyetin ilk yıllarına damgasını vuran siyasal görüş ayrılıklarına kadar uzanmıştır. Lozan barışı konusundaki farklı yaklaşımlar, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması ve Takrir-i Sükun Kanununa kadar uzanan sürecin başlangıcını teşkil emiştir.

Lozan Barış Ant. daha önceki yıllarda imzalanan barış antlaşmaları dikkate alındığında Türk diplomasi tarihi açısından büyük bir başarıdır. Antlaşmayla Misak-ı Milli büyük ölçüde gerçekleştirilmiş ve tam bağımsızlık elde edilmiştir. Musul’un Türkiye sınırları dışında kalması, Boğazlar üzerinde Türk egemenliğinin tam olarak sağlanamaması, Hatay sorununun çözümlenememesi Lozan’da Türkiye’nin istediği biçimde çözemediği konulardır. Sonraki yıllarda Musul sorunu Türkiye’nin aleyhinde, Hatay sorunu ise Türkiye lehinde çözüme kavuşmuştur. M. Kemal Paşa Lozan Antlaşmasının önemini şu sözleriyle en güzel biçimde özetlemektedir: “ Bu antlaşma Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın, sonunda neticesiz bırakıldığının belgesidir”.

inkilap tarihi 2


 

ATATÜRK İ.İ.TARİHİ DERS NOTLARI II

1-SİYASİ ALANDA YAPILAN İNKILÂPLAR

 

Siyasi alanda yapılan inkılâplar, doğrudan devlet düzeniyle ilgili olup, Osmanlı devlet sisteminin değiştirilerek, demokratik ve laik cumhuriyete geçişi sağlamak amacıyla gerçekleştirilmiş olanlarıdır.

1-Saltanatın Kaldırılması ( 1 Kasım 1922)

11 Ekim 1922 tarihinde Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasıyla cephelerdeki savaş sona ermiş, ancak kalıcı barış henüz yapılmamıştır. Taraflar arasında savaşa son verecek bir barış antlaşmasının imzalanabilmesi için, 28 Ekim 1922’de Lozan’da Barış Konferansı’nın toplanması kararlaştırılmıştır. Ancak bu sırada İtilaf Devletleri, kendileri açısından en uygun ortamı hazırlamaya çalışmaktadırlar. İtilaf  Devletleri bu amaçla, TBMM Hükümeti’nin yanı sıra konferansa İstanbul Hükümetini de davet ederek, ortaya çıkacak görüş ayrılıklarından yararlanmayı hedeflemişlerdir.

İstanbul Hükümeti, İtilaf Devletlerinin bu teklifini değerlendirmek niyetindedir. Bu gaye ile Mustafa Kemal Paşa’ya ve TBMM’ne iki ayrı telgraf gönderen Sadrazam Tevfik Paşa, “Kazanılan başarıda kendilerinin de payı olduğunu, kazanılan zaferin İstanbul ile Anadolu arasındaki ikiliği ortadan kaldırması gerektiğine” işaret ederek, konferansa İstanbul Hükümetinin de katılabilmesi konusunda yardım istemiştir.

M. Kemal Paşa, Sadrazam Tevfik Paşa’nın telgrafını ve İstanbul Hükümeti’nin Lozan görüşmelerine katılma konusunu 30 Ekim 1922 günü toplanan Meclis Genel Kuruluna getirmiştir. Bu konu mecliste iki farklı görüşün belirmesine yol açmıştır. Bir grup milletvekili Osmanlı Devleti’nin ve padişahlığın artık hükmünü yitirdiğini ifade ederek Sadrazamı ve telgrafını protesto ederken, diğer grup ise sadece Sadrazamın telgrafına red cevabı verilmesini, Osmanlı Devleti ve padişahlık hakkında bir karar verilmemesini savunmuştur. Bu tartışmalar sürerken Meclis Başkanlığı’na, “Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmış olduğunu, yeni bir Türk Devleti’nin doğduğunu, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu gereğince egemenliğin millete ait olduğunu”  ifade eden bir önerge verilmiştir. Bu önergenin mecliste görüşülmesi sırasında özellikle egemenliğin kimin elinde bulunması gerektiği konusunda sert tartışmalar yaşanmıştır. M. Kemal Paşa, bilgi vermek ve görüş ayrılıklarını ortadan kaldırmak amacıyla, 1 Kasım 1922’de mecliste uzun bir konuşma yaparak, muhalifleri ikna etmeye çalışmıştır. M. Kemal Paşa’ya göre; Türk Milleti egemenliği kendi eline almış durumdaydı. Dolayısıyla, gerçekte saltanat açıkça olmasa da kaldırılmış demekti. İstanbul Hükümetini dayanaksız ve hükümsüz kılmak için, sıra bunun bir kanunla açık ve kesin bir biçimde ifade edilmesine gelmişti. Mecliste yapılan tartışmalardan sonra, hakimiyetin(egemenliğin) millet tarafından kullanılması gerektiği görüşü ağırlık kazanmış, verilen önerge tasarı haline dönüştürülerek, 1 Kasım 1922’de Meclis tarafından oy birliği ile kabul edilmiş ve saltanat kaldırılmıştır.

Bu kanuna göre İstanbul’daki hükümet 16 Mart 1920 günü sona ermiştir. Tek hükümet Misak-ı Milli sınırları içindeki TBMM Hükümetidir. Saltanat ve Hilâfet bu kanunla birbirinden ayrılmış, saltanat kaldırılmış, hilâfet makamının ise varlığı bir süre daha devam etmiştir.

Saltanatın kaldırılması ile Vahideddin padişahlık haklarını kaybetmiş ve Osmanlı Devleti’nin siyasi varlığı kesin olarak sona ermiştir. Böylece İstanbul Hükümeti de hükümsüz kalmıştır. 4 Kasım 1922 de Tevfik Paşa hükümeti de istifa edince, TBMM  Hükümeti Türkiye’nin tek hükümeti olarak kalmıştır. Bu durum karşısında Vahideddin 17 Kasım 1922’de ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır.

2-Cumhuriyetin İlânı (29 Ekim 1923)

Cumhuriyet dilimize Arapça “Cumhur” kelimesinden geçmiştir. Cumhur; halk, ahali, büyük kalabalık demektir ve toplu bir halde bulunan kavim yahut milleti ifade etmek için kullanılmaktadır.

Cumhuriyet, halka dayanan, gücünü halktan alan bir devlet şeklini ifade eder. Bu anlamda cumhuriyet, iktidarın millete ait olduğu bir sistemdir. Bu sebeple cumhuriyette egemenlik bir kişiyi veya zümreye değil, toplumun bütün kesimlerine aittir.

Cumhuriyet başta devlet başkanı olmak üzere, devletin temel organlarında görev yapan kişilerin seçimle işbaşına geldikleri, bunların belirlenmesinde kesinlikle veraset sisteminin rol oynamadığı bir hükümet şeklini benimser.

Cumhuriyet fikri ilk defa Fransız İnkılâbı sonunda ortaya çıkmıştır. Dar ve geniş anlamda olmak üzere iki şekilde kullanılır. Dar anlamda cumhuriyetten, sadece devlet başkanının, doğrudan veya dolaylı olarak halk tarafından belirli bir süre için seçilmesi kastedilirken, geniş anlamda cumhuriyetten ise, egemenliğin milletin bütününe ait olması ifade edilir.

Türkiye’de cumhuriyetin ilanı, kurucusu Atatürk’ün düşünceleri ile yakından ilgilidir. O, gençlik yıllarından beri cumhuriyet fikrini benimsemiş bir kişidir. Daha o yıllarda Atatürk, Türk Milleti’nin bir gün mutlaka cumhuriyet idaresine kavuşacağını söylemekten de çekinmemiştir.

Atatürk cumhuriyetle ilgili düşüncelerini çok önceden olgunlaştırmış ve şartların oluşmasını beklemiştir. Atatürk, Türk Milleti’nin cumhuriyet rejimine kavuşması konusunda ilk adımı Erzurum Kongresi sırasında atmış ve Mazhar Müfit Kansu’ya, “Zaferden sonra hükümet şeklinin cumhuriyet olacağını” söylemiştir. 23 Nisan 1920 de Ankara’da açılan ilk BMM, cumhuriyet yolunda atılmış büyük bir adımdır. Bu meclisin kabul ettiği ilk anayasada yer alan “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ibaresine uygun olarak oluşturulan siyasi rejim ise, adı konulmamış bir cumhuriyettir.

Atatürk, Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlandırılması ve yurttan düşmanların çıkartılmasından sonra, Türk Milletini çağdaş medeniyetler seviyesine ulaştıracak çalışmaları başlatmıştır. Bu çerçevede 1 Kasım 1922 de kabul edilen bir kanunla saltanat kaldırılmıştır. Bu aynı zamanda cumhuriyetin önünde yer alan bir engelin de ortadan kaldırılması  demektir. 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması’nın imzalanmasıyla Milli bağımsızlık tam anlamıyla elde edilmiştir.

Ancak bu dönemde, Yeni Türk Devleti’nde milli egemenlik prensibinin devletin temel taşı olarak belirlenmiş olmasına rağmen, devletin yönetim şekli açıkça belli değildir. Olağanüstü şartlarda hazırlanmış olan 1921 anayasası ihtiyaçlara cevap verememektedir. Bu anayasaya göre bir devlet başkanının ve kabine sisteminin olmaması,sık sık hükümet buhranlarına yol açmaktaydı.Özellikle 25 Ekim 1923 günü Başbakan Fethi Bey’in istifa etmesi ve yeni hükümetin kurulamaması,meclisin çalışma güçlüğünü ortaya koyarken,ülkenin içinde bulunduğu durumun ciddiyetini de gözler önüne seriyordu.

28 Ekim akşamı Çankaya’da yeni hükümetin kurulması çalışmaları sırasında, başsız bir devletin olamayacağı görüşünün ortaya çıkması ve dış ülkelerde “Türkiye’nin bir devlet başkanı bile yok” gibi sözler söylendiğinin ifade edilmesi üzerine Atatürk, cumhuriyetin ilanı için beklenen günün geldiğini görerek, yanında bulunanlara, “yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz” diyerek bu konudaki fikrini açıklamıştır.

Atatürk, 28 Ekim gecesi, İsmet Paşa ile birlikte 1921 anayasasının devlet şeklini belirleyen maddelerinde değişiklik öngören bir kanun tasarısı hazırlamış, 29 Ekim günü önce Halk Fırkası Grubu’nda görüşülerek kabul edilen bu tasarı, aynı günde mecliste kabul edilmiş ve böylece cumhuriyet resmen ilan edilmiştir.

Cumhuriyetin ilanından sonra aynı gün 158 milletvekilinin katılımıyla yapılan seçim sonunda, M. Kemal Atatürk oy birliğiyle cumhurbaşkanlığına seçilmiştir.

Cumhuriyetin ilanı ile kabine sistemine geçilirken, devletin demokratikleşmesi yolunda önemli bir adım atılmış ve inkılâpların yapılması için ortam hazırlanmıştır.

Verilen bilgilerin ışığı altında cumhuriyetin ilan edilme nedenlerini ve cumhuriyetin ilanının sonuçlarını özetlemek gerekirse :

Cumhuriyetin İlan Edilme Nedenleri :  

     Millet egemenliğinin gerçekleştirilmesini sağlamak.

     Saltanatın kaldırılmasından sonra ortaya çıkan devlet başkanlığı sorununu çözümlemek.

     Yeni Türk Devleti’nin rejimini belirlemek ve bu konudaki tartışmalara son vermek.

     Yeni Türk Devleti’ni çağdaş medeniyetler düzeyine çıkarmak.

     1923 sonbaharında ortaya çıkan hükümet bunalımı sonucunda, yürütme işlerinde yaşanan aksaklıkları gidermek.

Cumhuriyet İlanının Sonuçları :

     Yeni Türk Devleti’nin rejimi belirlendi. Bu konuda yaşanan karışıklık son buldu.

     M Kemal’in cumhurbaşkanı seçilmesiyle devlet başkanlığı sorunu çözüldü, iktidar boşluğu sona erdi.

     Meclis hükümeti sistemi yerine, kabine sistemi (Bakanlar Kurulu) getirilerek, yürütme işlerinin hızlanması sağlandı

     Milli Mücadele’nin başından beri amaçlanan milli egemenlik düşüncesi gerçekleştirildi.

3-Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)

Halife,sözlük anlamı olarak ”ardından gelen “demektir. Halife genellikle İslâm ülkelerinde devlet başkanı için kullanılmıştır.

İslâm terminolojisinde ise; Hz.Muhammed’in  ölümünden sonra, O’nun yerine geçen kişi, yani müslümanların din ve devlet başkanı anlamına gelir.İslami hakimiyet anlayışına göre halife, hem devlet ve hükümet başkanı ve ordu komutanı olarak dünyaya ait iktidarı temsil eder, hem de baş imam olarak halkın dini lideri durumundadır.

Halifeliğin tarihçesine baktığımızda, Hz.Muhammed’in ölümünden sonra ilk dört halifenin seçimle iş başına geldiklerini görürüz. Emeviler döneminde seçim geleneği bir tarafa bırakılarak,halifelik babadan oğula geçen bir müessese şekline dönüştürülmüştür. Abbasiler döneminde de veraset sistemi devam ettirilmiştir. Abbasilerden sonra halifelik Memlükler Devleti’ne geçmiştir.

İslâmiyet’in geniş bir coğrafyaya yayılmasıyla birlikte bazı sultanlar, değişik zamanlarda ve yerlerde, kendi topraklarında bir hükümdarlık ifadesi olarak Halife ünvanını kullanmaya başlamışlardır.Bu çerçevede Osmanlılarda da , I.Murat’tan itibaren bazı padişahların zaman zaman halife ünvanını kullandıkları bilinmektedir. Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra, İslâm dünyasının lideri durumuna gelen Osmanlı padişahları, kendilerini bütün İslâm aleminin halifesi saymaya başlamışlardır. Bu tarihten sonra artık Osmanlı padişahları İslâm dünyasındaki tek halifedirler. Dolayısıyla padişahlar hem imparatorluk halkının hükümdarı, hem de bütün müslamanların dini lideri durumundadırlar.

Bu tarihlerde Osmanlı padişahları siyasi üstünlükleri devam ettiği için halifelik makamının maddi ve manevi gücünden yararlanmayı düşünmemişlerdir. Hilâfet politikasının Osmanlı siyasetinin başlıca unsurlarından biri haline gelmesi, ilk defa Büyük Güçler tarafından Müslüman ve Müslüman olmayan tebaanın devlet aleyhine tahrik ve teşvik edilmeye başlandığı ve Osmanlı Devleti’nin bunlara karşı başka yollardan yeterli karşılık verme imkânının kalmadığı zamana rastlar. Bu dönemde devletin zayıflamasıyla birlikte, halifeliğin manevi gücünden faydalanma düşünülmüştür. 1789 Fransız İhtilali’nden sonra Osmanlı Devleti aleyhine gelişen milliyetçilik akımına karşı, halifeliğe daha fazla önem verilerek, Panislâmizm politikası uygulanmıştır. Ancak Araplar arasında da milliyetçilik fikirleri yayılmış olduğu için Panislâmizm politikası başarıya ulaşamamıştır. Nitekim I. Dünya Savaşı sırasında cihad çağrısının gerekli etkiyi yapmaması, Panislâmizm politikasının başarısızlığının göstergesidir. Bu olay halifeliğin gücünün azaldığını, dolayısıyla Osmanlı Devletini kurtarma hususunda halifelikten fayda beklemenin boş bir hayal olduğunu da ortaya koymaktadır.

1 Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılmasından sonra, halkın Halifeliğin kaldırılmasına henüz hazır olmadığı düşüncesiyle, halifelik makamının bir süre daha devam ettirilmesine karar verilmiştir. Ancak Lozan’dan sonra hem mecliste hem de kamuoyunda meclis tarafından halife seçilen ve yetkileri sınırlandırılan Abdülmecit Efendinin yetki sınırlarını aştığı, bir hükümdar gibi davranmaya başladığı şeklinde bir tartışma başlamıştır. Bu sırada Halk Fırkası milletvekilleri de Halifenin durumunun yeniden gözden geçirilmesi, hatta Halifeliğin kaldırılması doğrultusunda bir tutum içerisine girmişlerdir. Buna karşılık bir başka grup da Halifeliğin korunması görüşünü benimsemişlerdir.

Aslında milliyetçilik ve milli egemenlik ilkesi üzerine kurulmuş olan yeni cumhuriyet ile, ümmetçilik düşüncesi üzerine kurulu olan Halifeliğin birbiriyle bağdaşması mümkün değildir. Nitekim son halife Abdülmecit Efendi’nin, yeni devlet statüsüne uyum sağlamakta güçlük çektiği ve eski statüye dönmek istediği yaptığı hazırlıklardan belli olmaktadır. Abdülmecit Efendi’nin bir devlet başkanı gibi kabullerde bulunması ve bazı devlet ileri gelenlerinin Halife ile olan ilişkilerini kesmemeleri durumu karmaşık bir hale sokmuştur. Bu sırada Hindistan Halifelik Komitesi adına, Hint Müslümanlarının lideri Ağa Han ve Emir Ali, Başbakan İsmet Paşa’ya Halifeliğin korunması ve manevi gücünün arttırılması gerektiği konusunda bir mektup göndermişlerdir. Özellikle Emir Ali’nin, İngiltere Kralı’nın özel danışmanı olması, M. Kemal Paşa’yı, Halifeliğin yabancı güçlerce zararlı bir biçimde kullanılabileceği endişesine sevk etmiştir.

Bu gelişmelerden sonra M. Kemal 1 Mart 1924’de meclisi açış konuşmasında, halifeliğin kaldırılması düşüncesinde olduğunu açıklamıştır. Meclis genel kurulu 3 Mart 1924 günü Halifelik meselesini görüşmek üzere toplanmıştır. Bu sırada verilen “Halifeliğin kaldırılması ve Osmanlı Hanedanının yurt dışına çıkartılması “ile ilgili kanun teklifi, yapılan görüşmelerden sonra kabul edilmiş ve halifelik resmen kaldırılmıştır.

Halifeliğin kaldırılmasıyla, devlet düzeninin lâikleştirilmesi konusunda büyük bir engel ortadan kaldırılırken, saltanat ve hilâfet yanlılarının güç aldığı önemli bir makama da son verilmiştir.

Halifeliğin kaldırılmasının yurt içinde ve dışında çeşitli yansımaları olmuştur. İçeride saltanat ve hilafet yanlıları bu karardan dolayı rahatsızlık duymuşlardır. Batı dünyası bu karardan dolayı şaşkınlık ve hayranlığını gizleyemez iken, İslâm alemi rahatsızlık duymuş ve olumsuz tepkiler ortaya koymuştur.

3 Mart 1924 Halifeliğin kaldırıldığı gün çıkarılan diğer yasalar şunlardır:

 

     Şer’riyye ve Evkâf  Vekâleti kaldırıldı. Yerine Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kuruldu.

     Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekâleti kaldırıldı. Bununla da, Genel Kurmay Başkanlığı’nın hükümet ve siyaset dışına çıkması sağlandı.

     Tevhid-i Tedrisat kanunu kabul edilerek, eğitimde birlik sağlandı.

     Osmanlı hanedanının yurt dışına çıkarılması kabul edildi.

     Bu bilgilerin ışığı altında halifeliğin kaldırılmasının nedenleri ve sonuçları şunlardır:

Halifeliğin Kaldırılmasının Nedenleri

     Saltanatın kaldırılmasından ve Cumhuriyetin ilânından sonra, halifeliğin önemini yitirmesi.

     Devlet başkanı olarak cumhurbaşkanı ile halifenin birlikte bulunmasının sakıncalı olması.

     TBMM tarafından halife tayin edilen Abdülmecit Efendi’nin, devlet başkanı gibi davranması.

     Halifelik kurumunun, lâikliğe ve cumhuriyet rejimine ters düşmesi.

     Eski rejim taraftarlarının saltanatın kaldırılması ve cumhuriyetin ilanından sonra, halifeliğe sığınmaları.

     Bazı TBMM üyelerinin halifeyi milletin üzerinde görmeye başlamaları, “TBMM halifeliğin, halife de TBMM’nindir” şeklinde propaganda yapmaları.

     İslâm aleminin halifeliğin korunması konusunda İsmet Paşa’ya yazdıkları mektubun, İsmet Paşa’nın eline geçmeden muhalefeti temsil eden “Tanin” gazetesinde yayınlanması.

Halifeliğin Kaldırılmasının Sonuçları

     Lâikliğe geçişin en önemli aşaması gerçekleşti.

     İnkılâplar için elverişli ortam hazırlandı

     Milli egemenlik daha da pekişti

     Ümmetçilik arayışları sona erdi.

 
 
Türkiye’de Anayasal Hareketi

 

Anayasa en genel biçimde; devletin temel yapısını, yönetim biçimini, devletin temel organlarını, bunların birbirleriyle ilişkisini, kişilerin devlete karşı, devletin kişilere karşı olan hak ve görevlerini düzenleyen en üst yasalardır.

Dünyada anayasal sürecin, İngiltere’de 1215 yılında ki Magna Charta ile başlamasına karşın, çağdaş anlamda ilk yazılı anayasa Amerikan bağımsızlık savaşı sonrasında oluşturulan A.B.D anayasasıdır. Bununla birlikte 19. ve 20. yüzyıllara damgasını vuran ve başta Avrupa olmak üzere tüm dünyayı etkileyen anayasal süreç, Fransız İnkılâbı ile ortaya çıkmıştır.

Osmanlı Devleti’nde ise 1808 yılında imzalanan  Sened-i İttifak, iktidarın sınırlandırılması anlamında düşünülerek, Osmanlı da aynasal sürecin başlangıcı olarak kabul edilir. Ancak Sened-i İttifak ile padişahın yetkileri kısıtlanmakla birlikte, birer feodal derebey  kimliğinde olan ayanların da varlıkları yasallaştırılmıştır. Kısacası bu kısıtlama demokratik bir nitelikten çok,merkezi otoritenin sarsılmasının kağıt üzerine yansımasıdır. Zaten Padişah II. Mahmut, ilk fırsatta ayanların gücünü yok etmiş ve imzaladığı bu belgeyi geçersiz kılmıştır.

Fakat 1839 Tanzimat Fermanı, Türkiye’deki anayasal gelişmeler açısından önemli bir basamaktır. Tanzimat Fermanı bir anayasa olmamakla birlikte, anayasal bir yönetim için mücadele eden aydınların yetişmesine sağladığı katkı ile anayasal bir dönem için önemli bir adım olmuştur. 1876 Kanun-i  Esasi’sinin yürürlüğe girmesinde, batının demokratik ve liberal akımlarının etkisi altında kalan Tanzimat dönemi aydınlarının (Genç Osmanlılar) rolü büyüktür.

 1876 Osmanlı Kanun-i Esasisi

İlk Osmanlı anayasası olan, Mithat Paşa başkanlığındaki bir komisyon tarafından hazırlanan Kanun-i Esasi,1875 tarihli Fransız anayasası ile 1831 tarihli Belçika anayasalarından esinlenerek oluşturulmuştur.

1876 anayasası ile şeklen de olsa  bir parlamento oluşturulmuştur. Ancak bu anayasa hükümdarın yetkilerini sınırlandırma ve iktidarın paylaşılması konusunda son derece yetersizdir. Çünkü yasamada son söz  meclise değil, padişaha aittir. Ayrıca yürütme  yetkisini elinde bulunduran hükümet, yine meclise değil, padişaha karşı sorumludur. Padişaha meclisi  istediği zaman dağıtma yetkisinin verilmesi de, bir başka sakıncalı hükümdür. Bu arada bir hukuk devleti için son derece kaygı verici bir madde olan 113. maddenin varlığı da, bir başka eksiklik olarak göze çarpmaktadır. Bu maddeye göre padişah istediği kişi veya kişileri herhangi bir yargı kararı olmaksızın yurt dışına sürgün edebilecektir. 1876 anayasasının çağdaş anayasalara göre geri olmasında rol oynayan hükümler bunlarla da sınırlı değildir. Anayasada temel hak ve özgürlükler çok sınırlı tutulduğu gibi, siyasi parti kurma ve siyasal faaliyetlerde bulunma ile ilgili herhangi bir düzenleme  de yapılmamıştır.

1876 anayasasının ilan edilmesinden kısa bir süre sonra 20 Mart  1877’de Osmanlı parlâmentosu (Meclis-i Mebusan = Ayan Meclisi + Heyet-i Mebusan) toplanmış ve çalışmalarına başlamıştır. Ancak 1877-78  Osmanlı-Rus Savaşı’nda uğranılan başarısızlığın faturasının  padişah ve hükümetine çıkarılması, parlamento ile II. Abdülhamit arasındaki ilişkileri gerginleştirmiştir. Bunun üzerine anayasanın kendisine verdiği yetkiyi kullanan II. Abdülhamit 14 Şubat 1878 tarihinde meclisi feshetmiştir. Aynı tarihte anayasa da rafa kaldırılmış, böylece I: Meşrutiyet dönemi sona ermiştir.

Olumsuz yönlerin yanı sıra, 1876 anayasasının ilanı ve meclisin açılması, daha sonraki dönemler için bir hazırlık ve deneyim dönemi olmuş, siyasal bilinçlenmeyi arttırmıştır.

Yaklaşık 30 yıl süren mutlakiyet rejimi 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyetin ilanı ile sona ermiş ve 1876 anayasası, üzerinde bazı değişiklikler yapılarak yeniden uygulanmaya konmuş, bir kez daha anayasalı monarşik rejime geçilmiştir.

1909 Tarihli Kanun-i Esasi

1876 anayasası üzerinde, 1909 yılında yapılan değişikliklerle oluşturulan anayasadır. Bu değişiklerle padişahın yetkileri sınırlandırılmış, yasamada son söz meclise bırakılmış ve bir anlamda parlamento hükümdara karşı güçlendirilmiştir. Kişi güvenliği açısından büyük sakınca yaratan 113. madde kaldırılmış, yürütme meclise karşı sorumlu hale getirilmiş, yurttaşlara siyasi parti kurma, siyasal faaliyetlerde bulunabilme ve toplantı yapma özgürlüğü sağlanmıştır.

1876 anayasası üzerinde 1909’da yapılan bu büyük değişiklerle, yasama  ve yürütme padişahtan koparak, ayrı ve demokratik organlar haline getirilmiş, kuvvetler ayrılığı gerçekleşmiştir. 1909 anayasa değişikliği parlamenter sistemi getirmiştir. 1909 anayasa değişikliği ile milli egemenlik ilkesi açıkça anayasada yer almamış, ancak anayasa değişikliğini ilan eden kararnamede “Hâkimiyet-i Milliye” prensibine yer verilmiştir. Bu nedenle 1909 anayasası milli hakimiyet prensibini telaffuz etmese bile bu ruh ile hazırlanmış bir anayasadır. Bu yönüyle de monarşinin kurum olarak oldukça yıpranması sağlanmıştır. Bu anayasa ve milli egemenlik kavramının ilk mayalandığı ortam olması açısından önem taşımaktadır.

Ordu mensuplarının aktif politikaya girmiş olmaları II. Meşrutiyetin olumsuz yönüdür. Çünkü bir süre sonra II. Meşrutiyetin mimarı sayılan İttihat e Terakki Cemiyeti yönetime tümüyle egemen olmuş ve rejim yarı askeri bir niteliğe bürünmüştür.

1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu

Bu anayasa, dağılan ve yok olmaya yüz tutan Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine, millet iradesine dayalı yeni bir Türk Devleti’nin kuruluşunu hukuki açıdan belgeleyen bir eserdir. Zamanın şartlarına göre yapılmış, kısa bir geçiş dönemi anayasası niteliğindedir.

Önceleri 5 Eylül 1920’de kabul edilen Nisab-ı Müzakere Kanunu ile çalışmalarını sürdüren ve kararlar alan TBMM, 20 Ocak 1921’de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile anayasal bir çizgiye çekilmiştir. 1921 anayasasının ilk maddesinde, “Egemenliğin Kayıtsız Şartsız Millete Ait Olduğu” ifade edilmiştir. Böylece Türk tarihinde ilk kez milli egemenlik ilkesi somut olarak ortaya konulmuş ve padişahın iradesi yerine, millet iradesi geçmiştir. 23 Esas, 1 ek maddeden oluşan bu anayasa olağanüstü şartlardan dolayı kuvvetler birliği ilkesini benimsemiş ve yasama ile yürütmenin TBMM’nin içinden çıkacağı hükmünü kabul etmiştir. TBMM bu anayasadan aldığı yetki ile hem yasama, hem de yürütme gücünü kullanmış, böylece olağan üstü bir dönemin gerektirdiği ölçüde hızlı karar alma ve uygulama imkanını bulmuştur. Yasama ve yürütme gücünün TBMM’nde toplanmış olması, Bakanların meclis tarafından seçilmeleri, meclisin bakanları her zaman değiştirebilmesi, buna karşılık Bakanlar Kurulu’nun meclise karşı kullanabileceği bir silahının olmaması ve bir devlet başkanlığı makamının bulunmaması yönleriyle “Meclis Hükümeti” sistemi, ilk kez bu anayasa ile Türkiye’de uygulanmıştır.

   Bütün bunlara karşın saltanat makamına karşı olumsuz herhangi somut bir hükme bu anayasada yer verilmemiştir.Ayrıca aynı dönemde Osmanlı Kanun-i Esasisi’nin yürürlükte olması, çift anayasalı bir dönemin yaşanmasına yol açmıştır.Osmanlı anayasasının, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile çelişmeyen hükümlerinin varlığı inkar edilmemiştir.Ayrıntılı bir şekilde hazırlanmayan bu anayasada hak ve özgürlükler gibi temel konuların düzenlenmemiş olması da, Osmanlı anayasasının yürürlükte olmasına bağlanabilir.

1921  Anayasası Üzerinde Yapılan Değişiklikler

 

     1921 anayasası üzerinde 29 Ekim 1923’de yapılan en önemli değişiklik,”Cumhuriyet” sözcüğünün anayasada telaffuz edilmesidir.

     1923’deki anayasa değişikliği ile Meclis Hükümeti Sistemi terkedilmiş, Kabine Sistemine geçilmiştir.

     1923’de yapılan bir diğer değişiklik ise, “Türk Devleti’nin Resmi Dilinin Türkçe”, “Dininin de İslam Dini” olduğu maddesine anayasada yer verilmesidir.

1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu

Milli Mücadele’nin kazanılmasının ve saltanatın kaldırılmasının ardından Osmanlı Kanun-i Esasi’si de resmen yürürlükten kalkmış ve sadece 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu en üst yasa olarak varlığını sürdürür hale gelmiştir.Ancak  cumhuriyetin ilan edilmesi ve halifeliğin kaldırılması gibi köklü düzenlemeler karşısında 1921 anayasası da ihtiyaçları karşılamaktan uzaklaşmış ve tartışılır hale gelmiştir.Yeni bir anayasa için yapılan hazırlıkların tamamlanmasından sonra 20 Nisan 1924’de yeni Teşkilat-ı Esasiye Kanunu yürürlüğe girmiştir.

  1924 anayasasında cumhuriyet rejiminin vazgeçilmezliği üzerinde özellikle durulmuş ve kuvvetler birliği ilkesi 1921 anayasasındaki  kadar katı olmamakla birlikte korunmuştur. 1921 anayasasında olduğu gibi bu anayasada da,egemenliğin kayıtsız, şartsız millete ait olduğu, millet adına egemenliği kullanacak tek gücün TBMM olduğu açıkça vurgulanmıştır. 1924 anayasasında, Fransız İhtilali’nden sonra ortaya çıkan özgürlük anlayışı benimsenirken, bu özgürlüklerin kısıtlanmasının da ancak kanunla yapılabileceği hükmüne yer verilmiştir.Ancak bu sınırlamanın ölçüsünün açık bir biçimde ifade edilmemesi, iktidarın bu alanda geniş yetkiler elde etmesine ve sonraki yıllarda ciddi tartışmaların doğmasına yol açmıştır.

    1921 anayasasında yer almayan, ancak 1924’de düzenlenen bir başka konu ise anayasanın nasıl değiştirileceği konusunun hükme bağlanmasıdır. Buna göre 1/3 üyenin değişiklik teklifi sonunda oylamaya geçilebileceği, 2/3 üyenin kabul oyu vermesiyle de anayasanın ilgili hükmünün değiştirilebileceği hükme bağlanmıştır.

    1924 anayasası yargı yetkisini bağımsız mahkemelere bırakmıştır.Bu anayasa parlamento tarafından hazırlanmış ve kabul edilmiş olduğu için, Türkiye’nin en sivil ve olağan şartlarda hazırlanmış anayasası durumundadır.1924 anayasası doğrudan doğruya Kurtuluş Savaşı ve onun iktidara taşıdığı güçlerin eseridir.Ancak bu olumlu yanlarının yanısıra  1924 anayasası, siyasi partilerin durumu  ve faaliyetleri açısından boşluklarla dolu olduğu için, çok partili siyasi hayata geçilen dönemde sıkıntı yaratmıştır.Ayrıca bu anayasada kanunların anayasaya uygunluğu denetleyecek bir denetim mekanizması da yoktur.Anayasa meclisteki iktidar partisi çoğunluğunca kolaylıkla değiştirilebilmiştir.

1924  Anayasası Üzerinde Yapılan Değişiklikler

     10 Nisan 1928’de Yapılan Değişiklikler :

A) _ 2. Maddede yer alan “Türkiye Devleti’nin Dini İslâm’dır” maddesinin anayasadan çıkartılması.

B) _ 16. ve 38. maddedeki “Vallahi” kelimesinin anayasadan çıkartılması ve yerine “Namusum üzerine söz veririm” ifadesinin konulması.

C) _ 26. maddedeki “Ahkâm-ı Şer’i yenin Tenfizi” sözünün anayasadan çıkartılması.

Bu değişikliklerin amacı, devleti dinin etkisinden kurtarmaktır.

     5 Aralık 1934’de, 10. ve 11. maddelerde yapılan değişiklikle, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiş, 18 olan seçmen yaşı 22’ye çıkarılmıştır.

     5 Şubat 1937’de 6 Atatürk ilkesi anayasaya konulmuştur.

1961 Anayasası

    1924 anayasası, 1960 yılına kadar varlığını sürdürmekle birlikte, 1945  II.Dünya savaşı sonrasında ortaya çıkan siyasal ve toplumsal gelişmeler karşısında sorunları çözmekte yetersiz kalmıştır.Her ne kadar Fransız İhtilali’nin saçtığı evrensel nitelikli hak ve özgürlüklere yer vermişse de, bu anayasanın II. Dünya savaşı sonrasında gündeme gelen ve yayılmaya başlayan insan hakları konusundaki yeni gelişmeleri kapsamaması bu yetersizliğin en önemli nedenidir.

    Ayrıca özgürlüklerin sınırlandırılması konusunda anayasanın iktidara geniş yetkiler tanımış olması, anayasaya aykırı olarak çıkarılan kanunların iptal edilmesini sağlayacak bağımsız bir üst yargının bulunmaması, bir başka ifade ile yasama organının işlemlerinin yargısal denetime tabi tutulması konusunda çağdaş düzenlemelerin yapılmamış olması, özellikle Demokrat Parti döneminde ciddi siyasal krizlere yol açmıştır.Sonuçta sistemin tıkanması ve siyasi kaos 27 Mayıs 1960’da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yönetime el koymasına neden olmuştur.27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi ile 1924 anayasası geçersiz sayılmış ve parlamento feshedilmiştir.Yeni bir anayasanın hazırlanması için Millî Birlik Komitesi ve Temsilciler Meclisi’nden oluşan iki kanatlı bir kurucu meclis oluşturulmuştur. Temsilciler Meclisi tarafından hazırlanan anayasaya Millî Birlik Komitesi tarafından son şekli verilmiş ve anayasa 9 Temmuz 1961’de halk oyuna sunularak kabul edilmiş, 20 Temmuz 1961’de  de  yürürlüğe girmiştir.

    Halk oyuyla kabul edilerek yürürlüğe giren ilk Türk  anayasası olan  1961 anayasası, o tarihe kadar hazırlanan Türk anayasalarının en uzunudur.1961 anayasası ile de, cumhuriyetin  vazgeçilmezliği ve egemenliğin millete ait olduğu hükmü vurgulanmıştır. 1961 anayasası ile yasama organ durumundaki TBMM iki kanatlı hale getirilmiştir.Bunlar Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu’dur.Seçimle belirlenen üyelerden oluşan Millet Meclisi’nin yetkileri daha geniştir.Cumhuriyet Senatosu ise seçimle gelen üyelerin yanı sıra, cumhurbaşkanının atamaları,Millî Birlik Kurulu üyeleri ve eski cumhurbaşkanlarının doğal üye olarak katılımlarıyla oluşmaktadır.

1961 anayasası ile yargı her açıdan bağımsız hale getirilmiş ve yargıç güvencesi sağlanmıştır.TBMM’nin çıkardığı yasaların anayasaya uygun olup olmadığını denetlemekle görevli Anayasa Mahkemesi , ilk kez tam olarak sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme hakkı bu anayasa ile getirilmiştir.Başta üniversiteler ve TRT olmak üzere çeşitli kurumların özerkleştirilmesi yoluna gidilmiştir.

    1961 anayasasının sosyalleştirici bir rolü vardır.İlk kez bu anayasa ile toplumda anayasa kültürü doğmuştur.1961 anayasasının diğer bir rolü ise siyasileştirici etkisinin olmasıdır.Halkın siyaset sahnesine aktif bir unsur olarak girmesi ve katılımcı demokrasinin gelişmesinde 1961 anayasasının rolü büyüktür.

    T.Cumhuriyeti’nin en özgürlükçü anayasası olarak  değerlendirilen 1961 anayasası,1965 yılından sonra ortaya çıkan sosyal,toplumsal ve ekonomik sorunlar karşısında tartışılır hale gelmiştir.Bunun nedeni kimilerine göre hak ve özgürlüklerin çok geniş tutulması, kimilerine göre de bu hak ve özgürlüklerden dolayı gelişen muhalefete tahammül edilemeyişidir.Nedeni ne olursa olsun Türkiye 1970’li yılların başında yeniden ciddi bir anayasal bunalıma girmiş ve 12 Mart 1971 Askerî Muhtırası sonrasında anayasada ilk önemli değişiklikler gerçekleştirilmiştir.Bu değişikliklerle üniversiteler ve TRT’nin özerkliğinde sınırlama yapılmış,hak ve özgürlüklerle yargının durumu yeniden düzenlenmiştir. Ancak bu değişikliklere rağmen, sorunlar artarak devam etmiş ve ülkedeki siyasal ve ekonomik bunalım aşılamamıştır.Sonuçta 12 Eylül 1980’de yine bir askerî müdahale ile parlamenter rejime son verilmiş ve yeni bir dönem başlamıştır.

1982 Anayasası

           

    12 Eylül 1980 askerî müdahalesi ile 1961 anayasası yürürlükten kaldırılarak, parlamento feshedilmiş, siyasal partiler kapatılmıştır.Bu askerî müdahale sonrasında da yeni bir Kurucu Meclis oluşturulmuştur. Millî Güvenlik Konseyi ve Danışma Meclisi olmak üzere iki kanatlı bir şekilde oluşturulan bu Kurucu Meclis, anayasal ve yasal bir çatı oluşturmak, yeni bir anayasa hazırlamak ve TBMM açılana kadar yasama görevini yapmak gayesine yönelik olarak kurulmuştur.

    Danışma Meclisi tarafından kabul edilen ve Millî Güvenlik Konseyi’nce son şekli verilen anayasa,7 Kasım 1982’de halkoyuna sunularak ,% 92 kabul oyu ile yürürlüğe girmiştir.

Cumhuriyetin vazgeçilmezliğinin ve millî egemenliğin bir kez daha vurgulandığı 1982 anayasasında, Türk Devleti demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olarak nitelendirilmiştir.1961 anayasasının başlangıç kısmında yer alan “Türk Milliyetçiliği” deyimi tartışmalara yol açtığı için, 1982 anayasasında “Atatürk Milliyetçiliği”ne bağlılığın devletin temel nitelikleri arasında gösterilmesi önemli bir yenilik olarak göze çarpmaktadır.

Yasama organı yeniden düzenlenerek 1961 anayasasıyla kurulan Cumhuriyet Senatosu kaldırılmış ve yeniden tek meclisli sisteme dönülmüştür.

    Yürütme konusunda ise 1961 anayasasındaki sistem aynen korunmuş olmakla birlikte,bir farklılık olarak cumhurbaşkanının meclisi feshetme yetkisi biraz daha genişletilmiştir.Buna göre 45 gün içinde bir hükümet kurulamaz veya güvenoyu alamazsa, cumhurbaşkanı meclisi dağıtıp, ülkeyi seçime götürebilecektir.

    Temel hak ve özgürlükler ise 1961 anayasasında olduğu gibi geniş ve kapsamlı bir şekilde düzenlenmiş olmakla birlikte, kısıtlayıcı bir anlayış benimsenmiştir.

    Din derslerinin ilk ve orta öğretimde okutulacak zorunlu ders kapsamına alınması, 1982 anayasasının en çok tartışılan yönlerinden birisini oluşturmuştur.

    Türk toplumu 1876’da günümüze kadar beş farklı anayasa ile yönetilmiştir. Günümüzde anayasa tartışmalarının hala devam ettiği düşünülürse, anayasadan kaynaklanan sorunların çözüme kavuşturulduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. 1924 anayasası dışında kalan (1876-1921-1961-1982) diğer dört anayasa, olağanüstü dönemlerin ürünü olarak, yine olağanüstü şartlarda oluşturulan kurullar yada kurucu meclisler tarafından acele ile hazırlanmıştır. Dolayısıyla olağanüstü dönemlerin etkisini yitirmesi ile mevcut anayasanın da yetersizliği de ortaya çıkmıştır. Türkiye’de bütün kesimlerin uzlaşmasıyla hazırlanacak sivil bir anayasa ile devlet-birey, devlet-toplum, toplum-birey, birey-birey ilişkilerinin sağlıklı bir temel üzerine oturtulması sağlanabilir.

Çok Partili Siyasi Hayat

    Siyasi parti; demokrasiyle yönetilen ülkelerde halkın desteğini sağlamak suretiyle iktidar olmaya ve sürdürmeye çalışan, sürekli ve istikrarlı bir örgüte sahip siyasi topluluktur. Bu anlamda siyasi partiler, modern siyasi sistemlerin en önemli unsurlarından birisi olup, demokrasiyi de oluşturan güçlerdir. Siyasi partilerin yer almadığı bir demokrasi düşünülemez.

1. TBMM’de Çeşitli Grupların Ortaya Çıkması

    23 Nisan 1920’de çalışmalara başlayan ilk BMM, kendisini oluşturan milletvekillerinin  katılma şekilleri itibarıyla üç ayrı gruptan meydana gelmiştir. Bunlar; 19 Mart seçim genelgesine göre seçilenler, Meclis-i Mebusan üyesi olup Ankara’ya gelebilmiş olanlar, Yunanistan ve Malta’dan gelenlerdir. İlk meclisi oluşturan milletvekilleri temel olarak Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmek amacında idiler. Bu sebeple belirli bir siyasi görüşe sahip olmadıkları gibi, herhangi bir siyasi partiyi de temsil etmemektedirler. Dolayısıyla aralarında birlikten söz etmek mümkün değildir. Farklı yerlerden ve menşelerden gelen bu kişilerin, doğal olarak düşünce yapıları da farklıdır. Bu durum zaman içinde kendini göstermiş, farklı düşünceler mecliste gruplaşmaları da beraberinde getirmiştir. Bu grupların en önemlileri : 

    Tesanüt (dayanışma) Grubu, İstiklâl Grubu, Müdafaa-i Hukuk Zümresi, Halk Zümresi ve Islahat (reform) Grubudur.

    Bu grupların ortaya çıkması ile mecliste çalışmalar yavaşlamış ve çeşitli çekişmeler yaşanmıştır. M. Kemal bu grupları bir araya getirerek, uzlaşma sağlamaya çalışmışsa da bu teşebbüsünde başarılı olamamıştır.

2. Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun Kurulması ve Bunun Halk Fırkasına Dönüşmesi     

    M. Kemal ilk TBMM’de ortaya çıkan grupların birleştirilmemesi üzerine, meclisin hızlı çalışmasını sağlayacak formüller aramaya başlamıştır. Bulunan formüllerden biri de, mecliste büyük bir grup kurmak suretiyle çoğunluğu ele geçirmek ve böylelikle meclisi çalıştırmaktır. Bu amaçla M. Kemal 151 arkadaşıyla birlikte 10 Mayıs 1921’de mecliste Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu adıyla bir grup kurmuştur. Aynı gün yapılan seçimden sonra grubun başkanlığına M Kemal  getirilmiştir.Grubun iki maddeden oluşan  programı şu şekildedir:

1) Grup, Misak-ı Millî  ilkeleri çerçevesinde milletin bağımsızlığını sağlayacak bir barışın elde edilmesi için,milletin bütün maddi ve manevi gücünü  kullanarak çalışacak.

2) Grup,devlet ve milletin teşkilatını, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun koyduğu ilkeler çerçevesinde tespit edecek ve hazırlayacak.  

    Meclisi çalıştırma doğrultusunda önemli bir adım atan M Kemal, meclisteki bütün milletvekillerinin bu grubun tabii üyesi olduğunu vurgulayarak, grubun dışında kalanların serbest hareket etmek isteyen birkaç kişiden ibaret olduğunu ifade etmiştir.Zamanla Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i  Hukuk Grubu dışında kalanlara İkinci Grup adı verilmiş ve bu grup, yapılan bazı çalışmalara karşı çıkarak bir muhalefet hareketi başlatmıştır.Ortaya çıkan bu muhalefet M Kemal’i  hem yapmak istediği inkılâpları halka mâl etme noktasında daha etkili olacağı, hem de ileride yapılacak seçimlere bir parti ile girerek muhalefetin gücünü kırma düşüncesiyle bir parti kurma kararına yöneltmiştir. M Kemal bu konudaki kararını 1922 Aralığı’nda, Halk Fırkası adıyla bir siyasî parti kurulacağını söyleyerek açıklamıştır.Bu açıklamadan sonra Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun, Halk Fırkası’na dönüştürülmesi düşüncesi benimsenmiş ve bu karar kamuoyuna da duyurulmuştur. 9 Eylül 1923 günü Halk Fırkası resmen kurulmuş, böylece ilk direnişle birlikte başlayan siyasî örgütlenme süreci, bir siyasi partinin resmen kurulmasıyla tamamlanmıştır.Halk Fırkası çalışmalarını bir süre bu isimle sürdürmüş, ancak Genel Başkan M Kemal’in isteği doğrultusunda partinin adı 1924’de Cumhuriyet Halk Fırkası olarak değiştirilmiştir.İkinci TBMM’nde  çoğunluğu elde eden ve cumhuriyet devrinin ilk siyasi partisi olan Cumhuriyet Halk Fırkası inkilâpların  öncülüğünü yapmıştır.

3-Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası

    Mili Mücadele’nin kazanılmasından sonra sıra Türk Milleti’nin çehresini her alanda değiştirecek inkılâpların yapılmasına gelince,inkılâpların şekli ve zamanı konularında  M. Kemal ve bazı arkadaşları arasında görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır.Bu görüş ayrılıkları zamanla iyice belirginleşmiş ve çok geçmeden bu kişiler mensubu oldukları Cumhuriyet Halk Fırkası’nın icraatlarına karşı çıkmaya başlamışlardır.Muhalifler Cumhuriyet Halk Fırkası’nın çatısı altında kalmayı uygun görmeyerek,istifayı düşünmüşlerdir.Aralarında M. Kemal’in silah arkadaşlarının da bulunduğu (Bunlardan bazıları Kazım Karabekir,Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele,Rauf Orbay ve Adnan Adıvar’dır) onbir  kişilik bir grup bu çerçevede Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan istifa ederek ayrılmışlardır.Bu grup 1924 anayasasının çok partili rejime geçilmesine fırsat vermesinden yararlanarak,17 Kasım 1924’de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adıyla yeni bir siyasi parti kurmuştur.Milli Mücadele sırasında M. Kemal’in etrafındaki ilk halkayı teşkil eden Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucuları, muhalefet kontrolü olmaksızın bütün kuvvetlerin mecliste toplanmasının otoriter bir idare doğuracağı endişesini taşıyorlardı. Bu sebeple parti mecliste etkili bir muhalefet yaparak, demokratik bir denge kurmak amacındaydı.Bu nedenle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, cumhuriyet tarihimizin ilk muhalefet  partisi olma özelliğini taşır.

    Terakkiperver Fırka’nın yapılan seçimler sonucunda genel başkanlığına Kazım Karabekir, ikinci başkanlığına Rauf Orbay,genel sekreterliğine ise Ali Fuat Cebesoy  getirilmişlerdir.

    Terakkiperver Fırka kurucuları programlarında millet iradesine ve cumhuriyet yönetimine olan bağlılıklarını vurgulamışlar, toplumu çağdaşlaştıracak değişikliklerin birdenbire değil, zamanla gerçekleşeceğini iddia etmişlerdir.Cumhuriyet Halk Fırkası’na nazaran daha liberal ve demokrat görüşleri benimsedikleri için, fırka yöneticileri dini inançlara saygılı olduklarını belirtmişlerdir.

    M. Kemal Türkiye’de demokrasinin yerleşmesini arzu ettiğinden başlangıçta yeni bir siyasî partinin kurulmasından memnun olmuştur.Ancak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası zamanla mecliste sert tartışmalara giren, saltanat ve hilâfetin kaldırılmasından memnun olmayan üyelerin yanı sıra, ittihatçıların da bünyesinde yer almaya başladığı bir parti haline gelmiş,inkılâplara karşı olanlar açısından,inkılâpları engelleyecek son umut olarak görülmüştür.Dolayısıyla M. Kemal’in bu parti ile ilgili düşünceleri de değişmiştir.

4.Şeyh Sait İsyanı ve Terakkiperver Fırka’nın Kapatılması

Lozan’dan sonra  Musul konusunda Türkiye ile yaptığı ikili görüşmelerden de bir sonuç elde edemeyen İngiltere, Musul’un  Türk halkının Türkiye ile birleşme isteğini ve Türkiye’nin Ortadoğu’da kendisi aleyhinde bir durum yaratmasını önlemeye çalışmaktadır.Bu çerçevede İngiltere, Türkiye içinde bir takım karışıklıklar çıkarma ve ihtilâl hareketlerini körükleyerek, Türkiye’yi zayıflatma planları yapmaktadır. Bu amaçla Şeyh Sait isimli biri tarafından 13 Şubat 1925’de Genç iline bağlı Piran’da bir isyan hareketi başlatılmıştır. İngiltere’nin desteği sayesinde kısa sürede doğu illerinin bir bölümünü saran isyan ile İngiliz himayesinde bir Kürt Devleti kurulmasına çalışılmıştır. Şeyh Sait ve arkadaşlarının hareketi aynı zamanda dinî-siyasî niteliği de olan bir harekettir. Çünkü “din elden gidiyor”  şeklindeki propaganda ile halkın kandırılmasına çalışılmış, cumhuriyet ve inkılâpların ortadan kaldırılması plânlanmıştır.

Memleket içindeki cumhuriyet ve inkılâplara karşı olanların da Şeyh Sait isyanını desteklemesiyle durum oldukça   ciddi bir hal almıştır. Bunun üzerine T. Cumhuriyeti  Devleti hem isyanı bastırarak asayişi yeniden sağlamak, hem de vatanın parçalanmasını önleyerek varlığını devam ettirmek gayesiyle 4 Mart 1925 tarihinde “Takrir-i Sûkûn Kanunu”nu çıkartmış ve yine aynı tarihte biri isyan bölgesinde, diğeri de Ankara’da olmak üzere iki İstiklâl Mahkemesi kurmuştur.

Terakkiperver Fırka’nın programında yer alan bazı maddelerden faydalanmak isteyen bir takım kişilerin partiye üye olmaları ve parti mensupları tarafından yapılan propagandaların  halkı isyana teşvik ettiği düşüncesinin ortaya çıkması üzerine Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi, isyanla ilgileri olduğu gerekçesiyle fırkanın bölgedeki bütün şubelerini kapatmıştır. Daha sonra Ankara İstiklâl  Mahkemesi de, Terakkiperver C. Fırkası ile ilgili yaptığı araştırmada, bu fırka tarafından yapılan propagandalarda din ve dince kutsal sayılan şeylerin istismar edildiğini tespit etmiştir. Bu tespit üzerine Bakanlar Kurulu, Takrir-i Sûkûn Kanunu’nun kendisine verdiği yetkiye dayanarak, Terakkiperver C. Fırkasını ülkedeki bütün şubeleriyle birlikte kapatmıştır.

Şeyh Sait İsyanı’nın Sonuçları:

     Terakkiperver C. Fırkası isyanda rolü olduğu gerekçesiyle kapatıldı.

     Şeyh Sait İsyanı, Türkiye’de çok partili siyasî hayata geçiş için elverişli ortamın henüz olgunlaşmamış olduğunu gösterdi.

     Doğu Anadolu’da bozulan huzuru sağlamak için çıkarılan Takrir-i Sûkûn Kanunu,1929’a kadar yürürlükte kaldı.

     T. Cumhuriyetini yıkmaya yönelik ilk isyan bastırıldı.

     İngiltere, Türkiye bu isyanla yıprandığı için, Musul sorununu kendi lehine çözmede büyük bir avantaj sağladı.

5. İzmir Suikastı

Şeyh Sait isyanı sonrasında inkılâpların karşısında olan unsurların sindirilmesi konusunda sertlik politikasına devam edilmiştir. Bu sırada yapılan inkılâpları halka anlatmak maksadıyla 1926 Baharı’nda yurt gezilerine çıkmayı planlayan Atatürk’ün programında,Balıkesir üzerinden 17 Haziran’da İzmir’e gidilmesi de vardır. Ancak aynı günlerde iktidar ve muhalefet arasındaki gerginlik devam etmektedir. İşte böyle bir ortamda menfaatleri zedelenen bazı kişiler, Terakkiperver Fırka’nın kapatılmasından sonra, cumhuriyeti ve inkılâpları ortadan kaldırarak, eski günlere dönmek şeklindeki amaçlarına ulaşmak gayesiyle M. Kemal’i öldürmeye karar vermişlerdir. Bu işi de, O’nun İzmir’e yapacağı seyahat sırasında gerçekleştirmeyi plânlamışlardır. Suikastı plânlayan Ziya Hurşit ve arkadaşlarına Giritli Şevki yardım edecek ve onları suikasttan sonra Yunan adalarına kaçıracaktır. Ancak çeşitli sebeplerden dolayı  M. Kemal’in İzmir’e yapacağı seyahatin bir gün gecikmesinden şüphelenen Giritli Şevki’nin, meseleyi yetkililere haber vermesi ile olay ortaya çıkmıştır. Olayın ortaya çıkması üzerine Ankara İstiklâl Mahkemesi Heyeti, İzmir’e giderek olaya el koymuş ve olayla ilgisi olduğu düşünülen kişiler yakalanarak tutuklanmışlardır. Bu kişiler arasında İttihatçılar ve Terakkiperver Fırka mensupları da vardır. M. Kemal’e göre suikastın arkasında Terakkiperver Fırka vardır ve bu suikast birkaç kişinin eseri değil, muhaliflerin inkılâp ve cumhuriyet aleyhine giriştikleri büyük bir ihanetin eseridir. Dolayısıyla Terakkiperver C. Fırkası üyelerinin tutuklanmaları gerekmektedir. Hatta M. Kemal, “İttihatçıların Terakkiperver Fırka ile örgütlendiklerini ve bir darbe ile iktidara gelmek istediklerini, suikastı de bu nedenle plânladıklarını” düşünmektedir.İsmet Paşa’nın böyle düşünmemesine rağmen, Kazım Karabekir Paşa Terakkiperver C. Fırkası başkanı olarak Ankara’da tutuklanmış ve 26 Haziran 1926 sabahı İzmir’e getirilmiştir. Aynı gün İstanbul’dan parti üyesi olan Refet Bele, Cafer Tayyar, Ali Fuat Cebesoy ve İttihatçı eski Maliye Bakanı Cavit  Bey de arkadaşlarıyla birlikte yargılanmak üzere İzmir’e getirilmişlerdir.

Yargılama sonucunda İttihatçıların daha önce kapatılan ve Terakki Fırkası’nı yeniden dirilterek, Terakkiperver Fırka’nın da desteği ile iktidara gelmek niyetinde oldukları kanaatine varılarak, Cavit Bey, Dr. Nazım Bey ve Naili Bey idam edilmişlerdir. Kazım Karabekir Paşa suçsuz bulunarak, serbest bırakılmış, bazı İttihatçılar tutuklanmış, bu olayla İttihat ve Terakki’nin Türk siyasî hayatından silinmesi doğrultusunda önemli bir adım atılmış, muhalefet sindirilmiştir.

6. Serbest Cumhuriyet Fırkası

      Terakkiperver Fırka’nın 3 Haziran 1925’de kapatılmasıyla Türkiye’de çok partili rejim denemesi de sona ermiş ve yeniden tek parti dönemi yaşanmaya başlanmıştır. Ancak dışarıdan bakıldığında tek parti yönetimi yanlış değerlendirmelere yol açmakta, sanki Türkiye diktatörlükle yönetiliyormuş gibi bir havanın yayılmasına sebep olmaktaydı. Bu değerlendirmelerden rahatsızlık duyan Atatürk, yeniden çok partili siyasi hayata geçilmesi düşüncesindeydi.

     Ayrıca, Türkiye’de 1922-1930 yılları arasında yapılan inkılâplar, hükümete karşı bir direnme meydana getirmiştir. Özellikle sanayileşme politikası ile alkollü içkiler, sigara, şeker, tuz ve deniz nakliyatının devlet tekeline alınması bu hoşnutsuzluğu daha da arttırmıştır. Bu siyaset aynı zamanda Türkiye’de büyük ölçüde ekonomik durgunluğa da yol açmıştır.

         Hükümet ise, prensip olarak özel teşebbüse taraftar olduğunu ifade etmekle birlikte, takip ettiği ekonomik politika ile dar bir devletçi görüşü benimsemektedir. Bu nedenle M. Kemal devletçi düşünceyi benimseyen Cumhuriyet Halk Fırkasının karşısında, liberal ekonomiden yana bir muhalif grubun bulunmasını faydalı ve lüzumlu görmektedir. Bu nedenle hem dışarıda Türkiye aleyhinde ortaya çıkan yanlış değerlendirmeleri ortadan kaldıracak, hem de içerideki sıkıntıları gidererek, rejimin sağlıklı yürümesini sağlayacak yeni bir muhalefet partisinin kurulması gereklidir.

      M. Kemal 1930 yılının yaz aylarını Yalova’da geçirmektedir. O günlerde M. Kemal’in yakın arkadaşı Paris Büyükelçisi Fethi Okyar da Yalova’da M. Kemal ile görüşmeler yapmaktadır. Bu görüşmelerde Fethi Bey, M. Kemal’e sık sık İngiltere parlamentosundan ve oradaki siyasi partilerden söz etmekte, Türkiye’de ki ekonomi ve demiryolu politikalarının yanlışlığını anlatmaktadır. Bu görüşmelerden birinde M. Kemal, Fethi Bey’e bu dediklerinizi yapabilmeniz için hemen bir siyasi parti kurunuz, partinin başına geçerek düşüncelerinizi mecliste savununuz teklifinde bulunarak, O’nu yeni bir parti kurmakla görevlendirmiştir.

M. Kemal tarafından yeni bir parti kurmakla görevlendirilen Fethi Bey çalışmalarını tamamlayarak, 12 Ağustos 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurmuştur.

Serbest C. Fırkası’nın bir muhalif parti olarak kurulmasından maksat,birikmiş hoşnutsuzlukların giderilmesini sağlamak ve hükümeti hem kusurlarını düzeltmeye, hem de ekonomik duruma yeni çareler aramaya sevk edecek bir kontrol sistemi yaratmaktır.

Serbest Cumhuriyet Fırkası parti programına göre, cumhuriyetçilik,milliyetçilik ve laiklik esaslarına bağlı, liberalizmi ve kadınlara siyasî haklar verilmesini savunan bir partidir.

Serbest C.Fırkası, kuruluşundan hemen sonra özellikle Ege Bölgesi’nde büyük bir taraftar kitlesi bulmuş ve önemli ölçüde teşkilatlanmıştır.Bu sebeple Fethi Bey’in yerel seçimler öncesinde propaganda amacıyla Ege Bölgesine yaptığı ziyaret ve burada yapılan toplantılara katılım büyük olmuştur.Bu toplantılar sırasında halk alınan bütün tedbirlere rağmen, hükümet ve inkılâplar aleyhine gösteriler yapmıştır. Bu durum, inkılâpların hayatiyetini temin açısından, henüz bir muhalefet partisi teşkili için zamanın erken olduğunu göstermektedir.Ancak kısa sürede büyük bir hızla gelişen parti, 1930 yılında yapılan yerel  seçimlere katılarak, 502 yerde belediye seçimlerini kazanmıştır. C. Halk Fırkası, Serbest  Fırka’nın seçimlerde usulsüzlük yaptığını iddia etmiş ve 502 belediyenin, 22 tanesi geçerli sayılmıştır.

Yerel seçimlerde Serbest  Fırka’nın yolsuzluk yaptığı iddiaları, mecliste sert tartışmalara yol açmış ve bu durum M. Kemal ile Fethi Bey’i karşı karşıya gelme noktasına getirmiştir. M. Kemal ile karşı karşıya gelmeyi arzu etmeyen Fethi Bey, Serbest C. Fırkası’nın bir anda cumhuriyet ve inkılâplara karşı olanların odaklandığı bir parti haline gelmesi üzerine, İçişleri Bakanlığı’na verdiği bir dilekçe ile fırkanın kendi kendisini feshetmesini sağlamıştır.Dolayısıyla Güdümlü Muhalefet Partisi olarak ortaya çıkan bu partinin kapanmasıyla, Türkiye’de yeniden 1945’e kadar devam edecek olan tek parti yönetimi kaçınılmaz olmuştur.

7. Menemen Olayı

Serbest Fırka’nın kendi kendisini feshetme kararı almasıyla adeta boşlukta kalan cumhuriyet ve inkılâp karşıtları, Türkiye’de ki bu değişimi sona erdirecek bir arayış içine girmişlerdir.Onlara göre bir isyan çıkararak, Türkiye’deki eski  günlere dönüşü sağlamak, başvurulacak yollardan birisi olarak görülmektedir.Manisa’nın bir köyünden geldikleri sanılan altı kişinin Menemen’e gelerek şeriat istemeleri ile isyan patlak vermiştir. Olayın duyulması üzerine bölgeye gelerek, isyancılara engel olmak isteyen Asteğmen Kubilay ile Hasan ve Şevki adındaki iki bekçi isyancılar tarafından öldürülmüşlerdir. Sıkı yönetimin ilan edildiği bölgeye, daha sonra askerî  birliklerin gelmesiyle isyancılardan üçü öldürülmüş, diğerleri de yakalanmıştır. İçlerinden Derviş Mehmet isimli kişinin peygamberlik iddiasıyla başlayan olay, şiddet kullanılarak bastırılmış, ancak bu olayın 6 kişinin gerçekleştirdiği bir olay olamayacağı, olayın arkasında başka güçlerin varlığı düşüncesiyle çok yönlü araştırma yapılmıştır. Olay sonrasında 34 kişi idam edilmiş, 41 kişi de çeşitli sürelerde hapis cezasına çarptırılmışlardır.

Atatürk Dönemi Türk-Dış Politikası (1923-1932)

1.Atatürk’ün Dış Politikadaki Temel İlkeleri

a) Akılcı ve gerçekçi olmak.

b) Yapıcı ve barışçı davranmak.

c) Bağımsızlığımıza ve sınırlarımıza saygı duyan devletlerle iyi ilişkiler kurmak.

d) Diğer devletlerin iç işlerine karışmamak, kendi içişlerimize karışılmasına da fırsat vermemek.

e)Devletlerarası sorunları hukuka dayalı barışçı yollardan çözmek.

f) Dış politikanın iç teşkilata uygun olmasını sağlamak.

g) Milletin hayatı tehlikede olmadıkça savaşa girmemek.

h) Millî sınırlarımız içinde her şeyden önce kendi kuvvetimize dayanarak varlığımızı sürdürmek.

1923-1932 döneminde Türk dış politikasının esasını, Türk inkılâbının temel prensipleri ve Türk millî siyaset anlayışına uygun olarak Lozan’da halledilemeyen meselelerin çözümü teşkil etmiştir.Bunun yanı sıra Lozan Antlaşmasıyla ortaya konan esasların uygulanması, büyük devletlerle olan ilişkilerin normalleştirilmesi, komşularımızla dostluk ilişkilerinin kurulmaya çalışılması yine bu dönem dış politikasının temel özellikleridir.Ayrıca bu dönemde uluslararası genel gelişmeler yakından takip edilerek, içte ve dışta istikrarın sağlanmasına çalışılmıştır.

2.Türk-İngiliz İlişkileri (Musul Meselesi)

Musul, sahip olduğu zengin petrol kaynakları nedeniyle batılı devletlerin ilgisini 19.yüzyıl sonlarından itibaren çekmeye başlamıştır.Özellikle İngiltere, I.Dünya Savaşı sırasında İtilaf Devletleri’nin diğer üyelerini Musul’un kendisine verilmesi konusunda ikna etmiştir.Osmanlı’nın paylaşımını esas alan ve I.Dünya Savaşı sırasında  İtilaf Devletleri arasında yapılan gizli antlaşmalar doğrultusunda İngiltere bölgeye ilgisini sürdürerek, Musul ve çevresinde çeşitli bölücü çabalara girişmiştir. Sonuçta İngiltere, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra, Türk birliklerinin kontrolünde olan Musul ve civarını Mondros Mütarekesi’nin ruhuna aykırı biçimde işgal etmiştir.Bundan sonra ise İngiltere bölgeyi elinde tutabilmek için her türlü çabayı göstermiştir.Nitekim İngiltere, Osmanlı Devleti ile imzaladığı Sevr Antlaşması ile Musul’u kurulması düşünülen Kürt Devleti’nin sınırları içine aldırmış ve konuyu kendi lehine halletmiştir. Ancak Anadolu’da M. Kemal’in önderliğinde başlayan Millî Mücadele hareketi, yayınladığı Misak-ı Millî’de Musul’u Türk toprağı saymış, Anadolu’da kurulan hükümet ise her platformda Sevr’i tanımadığını açıklamıştır.

Kazanılan zafer sonrası başlatılan Lozan Barış görüşmelerinde İngiltere’nin Musul’u bırakmamak konusundaki ısrarı sürmüş ve antlaşmanın tehlikeye girmemesi için Musul sorununun daha sonra taraflar arasında görüşmeler ile halledilmesi uygun görülmüştür.

Lozan Antlaşması’nın üçüncü maddesinde “Türkiye ile Irak arasındaki sınır sorununun, Türkiye ile İngiltere arasında dokuz ay içinde barışçı yollardan çözüleceği “ hükmü yer almaktadır. Bu hüküm gereği Türk-İngiliz görüşmeleri 1924 yılı Mayıs ayında başlamıştır. Haliç Konferansı adıyla tarihe geçen bu görüşmelerde Türkiye nüfus açısından, siyasî, tarihî, coğrafî,askerî ve stratejik nedenlere dayalı haklı gerekçelerini öne sürerek,Musul’un Türkiye’ye katılması gerektiğini savunurken,İngiltere Musul’un kendi mandaterliği altındaki  Irak’a bırakılması konusundaki ısrarını sürdürmüş ve bunun yanında Türkiye’den Hakkari’ye kadar uzanan toprak talebinde bulunmuştur. Bu durum da konferans, 5 Haziran 1924 yılında bir sonuca varmadan sona ermiştir. Lozan Antlaşması’nın Musul ile ilgili hükmü, bu görüşmelerin başarısızlığı durumunda sonucun Milletler Cemiyeti’ne götürülmesini öngörmektedir. Başlangıçta üyesi olmadığı, üstelik tamamen İngiliz kontrolünde olan bu organizasyondan Türkiye lehine bir karar çıkmayacağına olan inancından dolayı Türkiye Musul sorununu Milletler Cemiyetine götürmede tereddüt geçirmiş, ancak sonunda Türkiye Musul sorununun Milletler Cemiyeti’nde görüşülmesine razı olmuştur.

Musul sorunu, Milletler Cemiyeti tarafından 30 Eylül 1924’de görüşülmeye başlanmıştır.Milletler Cemiyeti tarafından oluşturulan komisyon, Milletler Cemiyeti’ne “Musul’un İngiliz mandası altındaki Irak’ın bir parçası sayılması gerektiğini ve Türkiye ile Irak arasındaki sınırında Brüksel’de belirlenmiş olan çizgiden geçeceğini” bildiren kararı aldıklarını bildirmiştir. Türkiye Musul komisyonunun kararını tanımadığını, komisyonun böyle bir karar alma yetkisinin olmadığını belirtmişse de, Milletler Cemiyeti, Milletler Cemiyeti Musul Komisyonu’nun kararını benimsemiştir.Bu sırada Türkiye, Şeyh Sait isyanının bastırılması işi ile uğraşmaktadır.Musul’u geri almak için kuvvete başvurmaktan başka çare kalmamıştır. Ülke içerisinde yaşanan yeni yapılanma ve Şeyh Sait isyanı gibi iç nedenler buna imkan vermemektedir. Bu nedenle Türkiye, Misak-ı Milli’den taviz sayılabilecek bir geri adımı atmak zorunda kalmış, 5 Haziran 1926’da imzaladığı Ankara Antlaşması ile Musul’u İngiliz mandası altındaki Irak’a bırakmıştır. Buna karşılık Türkiye’ye Musul petrollerinden 25 yıl süreyle % 10’ luk  hissenin verilmesi kabul edilmiştir. Ancak Türkiye aynı yıl 500.000 Sterlin karşılığında bu hisseden vazgeçmiş ve böylece Musul meselesi kapanmıştır.

3- Türk-Yunan İlişkileri (Etabli Meselesi)

Lozan Konferansı’nda Türkiye’de kalan Rumlarla, Yunanistan’da kalan Türklerin değiştirilmesi meselesi ele alınmış ve bu konuda 30 Ocak 1923’te bir sözleşme hazırlanmıştır. Buna göre; Türkiye’de kalan Rumlarla, Yunanistan’da kalan Müslüman Türklerin değişimi yapılacak, ancak 30 Ekim 1918’den önce İstanbul’un Belediye sınırları içinde yerleşmiş(Etabli) bulunan Rumlarla, Batı Trakya Türkleri bu değişimin dışında tutulacak, yani bunlar yerlerinden oynatılmayacaklardır. Bu değişimi uygulamak üzere Türk, Yunan temsilcilerinden ve tarafsız üyelerden oluşan bir komisyon oluşturulmaktadır. Ancak komisyonun faaliyete geçmesinden sonra Türk ve Yunan temsilcileri arasında, yerleşmiş (Etabli) deyiminin kapsamı yüzünden anlaşmazlık çıkmıştır. Türkiye’ye göre bu deyimin anlamı Türk kanunlarına göre tayın edilecektir. Yunanistan ise Türkiye’nin bu arzusuna karşı çıkmakta, Türkiye’de daha fazla Rum bırakabilmek için 30 Ekim 1918’den önce herhangi bir şekilde İstanbul’da bulunan her Rum’un yerleşik sayılması gerektiğini ileri sürmektedir.

Milletlerarası Adalet Divanı’nın yaptığı yorumlarda anlaşma sağlayamayınca, Türk-Yunan ilişkileri gerginleşmiştir. Yunanistan Batı Trakya Türkleri’nin mallarına el koyarak buralara, Türkiye’den gelen Rumları yerleştirmeye başlamıştır. Buna karşılık Türkiye’de İstanbul Rumlarının mallarına el koymuştur. Gerginliğin tırmanması üzerine sorunun görüşmeler yoluyla çözümlenmesi uygun görülmüş ve taraflar arasında 1 Aralık 1926’da bir antlaşma imzalanmıştır. Bu antlaşmanın uygulanması da kolay olmamıştır. Türkiye ile Yunanistan arasında savaş havası esmeye başlamış, fakat Türkiye ile bir savaşın Yunanistan’a getireceği sıkıntıları göze alamayan Venizelos, tutumunu yumuşatmış, Ankara’nın da buna karşılık vermesi üzerine 10 Haziran 1930’da Ahali anlaşmazlığını çözen yeni bir antlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma ile doğum yerleri ve tarihleri ne olursa olsun, İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türklerinin hepsi, etabli kapsamı içine alınmıştır. Böylece Lozan’dan beri süren bu anlaşmazlık çözümlenmiştir.

Yunanistan ile Türkiye arasında etabli sorunu ile bağlantılı olarak ortaya çıkan bir başka sorun da Patriklik konusudur. Lozan’da Türk temsilcilerinin Patrikliğin Türkiye dışına çıkartılması konusundaki ısrarlı istekleri Batılı ülkeler tarafından kabul edilmemiştir.Lozan’da  sadece Patriğin  siyasetle uğraşmaması konusunda sözlü bir anlaşmaya varılmıştır. 1924 yılında, boşalan Patriklik için yapılan seçimi kazanan kişinin mübadele (değişim) kapsamında yer alması üzerine Türkiye itiraz etmiş ve 1925 yılında yapılan seçim ile mübadele kapsamına girmeyen bir Patrik seçilmiştir.

1930’da etabli sorununun çözülmesinden sonra Türk-Yunan ilişkileri iyileşmeye başlamış ve Yunanistan Başbakanı Venizelos’un Ekim 1930’da Türkiye’yi ziyareti sırasında, ilişkileri geliştirmek maksadıyla üç yeni antlaşma daha imzalanmıştır.1931’de İsmet İnönü’nün Yunanistan’a yaptığı iade ziyareti ile, Türk-Yunan ilişkilerinde Kıbrıs meselesinin ortaya çıkışına kadar süren bir bahar dönemi yaşanmıştır.

4.Türk-İtalyan İlişkileri

Lozan’dan sonra T.C.’nin kuruluşu ile birlikte Milli Mücadele sırasındaki dostça tutumları göz önüne alınarak İtalyanlarla iyi ilişkiler kurulması yoluna gidilmiştir. İtalyanların, Milli Mücadele sırasında işgal ettikleri Türk topraklarında bir işgal gücü gibi davranmamaları, Türklere karşı dostça davranıyor görüntüsü yaratmaları 1917’de kendilerine vaat edilen İzmir’e, 1919 Paris Barış  Konferansı kararı ile Yunanlıların çıkarılmasına duydukları kırgınlıktan kaynaklanan bir durumdur. İtalyanlar Türklerin dostu oldukları görüntüsünü, sergilerken aslında Türkiye’de savaş sonrasında ortaya çıkacak yeni yönetimi ekonomik açıdan kendilerine bağlı hale getirme politikası gütmüşlerdir. Ancak 1922’de İtalya’da yönetime gelen Mussolini yönetiminin yayılmacı politikasının hedefleri şekillenmeye başlayınca, Türkiye’de İtalya’ya karşı bir endişe doğmuştur.Mussolini yönetimi, Roma İmparatorluğunu canlandırmak için sömürgecilik ve yayılmacılık politikasına yönelmiş, Doğu Akdeniz’i kontrolü altına almaya çalışmıştır.Bu da doğal olarak Türk-İtalyan ilişkilerinin gelişmesini olumsuz yönde etkilemiştir. 1925’de İtalya, Türkiye’nin Musul’u kurtarmak için kuvvet kullanmaya kalkışması halinde, kendilerinin de İzmir’e asker çıkaracakları tehdidini savurmuştur. 1926’da Musul sorununun Türkiye aleyhinde çözümü, Türk-İtalya ilişkilerinin değişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Musul sorununun çözümünden sonra İtalya ile Tarafsızlık ve Dostluk Antlaşması imzalanmıştır.

Ancak 1930’dan itibaren İtalya’nın takip ettiği yayılmacı politikayı yeniden uygulamaya koyması, Türkiye’yi endişelendirmiş ve Türk-İngiliz yakınlaşmasında, İtalya’nın bu tavrı etkin olmuştur.

1935’de İtalya’nın Habeşistan’a saldırması ikili ilişkilerde yeniden güvensizliğin yaşanmasına sebep olmuştur. Bu saldırı üzerine Milletler Cemiyeti İtalya’ya karşı zorlama tedbirleri almış, barışın korunmasından yana olan Türkiye’de bu tedbirlere destek vermiştir.İtalya’nın kendisine karşı zorlama tedbirleri uygulayan ülkelerle siyasî ilişkileri keseceği tehdidi 1936-45 yılları arasında Türk-İngiliz yakınlaşmasını doğurmuş ve bu durum doğal olarak Türk-İtalyan ilişkilerinin zayıflamasına yol açmıştır.

5. Türk-Fransız İlişkileri

Fransa, daha Millî Mücadelenin devam ettiği günlerde kendi kamuoyunun da baskısıyla, Türkiye ile 20 Ekim 1921 Ankara İtilaf namesini imzalamış ve T. B. M. M Hükümeti’nin varlığını tanıyan ilk İtilaf Devleti olmuştur.Ancak Lozan Antlaşması’nın ardından Osmanlı Borçları Meselesi, Türkiye-Suriye sınırının tespiti konusu, Türkiye’deki Fransız Misyoner Okullarının durumu gibi konular iki ülke arasında çözümlenmesi gereken meseleler olarak kalmıştır. Bu nedenle bu dönemde Türk-Fransız ilişkileri bu meselelerin çözümü ekseninde gelişmiştir.

Bu çerçevede ilk olarak ele alınan konu, Türkiye-Suriye sınırının çizilmesi meselesidir. 1921 Ankara İtilafnamesi’nde antlaşmanın imzalanmasından bir ay sonra Türkiye-Suriye sınırını çizmek üzere bir karma komisyonun kurulması öngörülmüştü. Bu komisyon ancak 1925 Eylül’ünde kurulabilmiştir. Taraflar arasında sınır tespiti konusunda yaşanan gerginlik iki tarafın da olumlu tutumu sonucunda aşılmış, 18 Şubat 1926’da parafe edilen antlaşma ile sorun çözümlenmiştir. Ancak Fransızlar Musul sorunu çözüme kavuşturulmadan bu antlaşmayı imzalamaya yanaşmamışlardır. Musul konusunun Türkiye’nin aleyhinde çözümü kesinleşince, bu antlaşma 30 Mayıs 1926’da imzalanmıştır.İyi komşuluk  ve Dostluk Sözleşmesi adını taşıyan bu antlaşmaya göre taraflar aralarındaki anlaşmazlıkları barışçı yollardan çözümleyecekler ve taraflardan birine yöneltilen silahlı saldırıda diğeri tarafsız kalacaktır.

Diğer bir mesele de Türkiye’deki Fransız  misyoner okulları meselesidir. Türk hükümeti bir yönetmelik hazırlayarak yabancı okullarda okutulan Tarih ve Coğrafya gibi derslerin Türkçe olarak ve Türk öğretmenler tarafından okutulması esasını kabul etmiştir. Fransız okulları bu yönetmeliğe uymak istememiş, bunun üzerine Fransa ve Papalık duruma müdahale etmeye kalkışmıştır. Türk Hükümeti ise sadece bu okulları kendisine muhatap aldığını belirterek, sorunu Fransız okul yöneticileri ile çözmüş ve Türkiye’nin isteklerini onlara kabul ettirmiştir.Ancak bu olay Türk-Fransız ilişkilerini zayıflatmıştır.

Borçlar meselesi ise daha şiddetli bir çekişmeye sebep olmuştur. Fransa, Osmanlı Devleti’nden en fazla alacağı olan ülkedir. Lozan Antlaşmasına göre Osmanlı borçlarının Türkiye tarafından ödenmesi, ödeme şeklinin taraflar arasında Lozan’dan sonra yapılacak ikili görüşmeler yoluyla belirlenmesi kararlaştırılmıştır. 1925’de toplanan komisyon  1928’de bir borç ödeme plânı yapmıştır. Fakat çok ağır bir ödeme plânı içeren bu antlaşmaya Türkiye, 1929’a kadar uyabilmiştir. 1929’da dünya ekonomik krizi patlak verince Türkiye ödeme sıkıntısı yaşamış ve Hoover moratoryumuna dayanarak ödemeyi geciktirmek istemiştir.Alacaklıların itirazı üzerine yapılan görüşmeler sonunda 1933’de Paris’te daha hafif ödeme şartları taşıyan yeni bir antlaşma imzalanmış, borçlar konusu böylelikle hal yoluna girmiştir.

1928’de Duyun-u Umumiye’nin tarihe karışmasından sonra Fransa ile yaşanan bir diğer sorun da Adana-Mersin demiryolunun satın alınması meselesidir. Osmanlı döneminden kalan kapitülâsyonları tümüyle kaldırmaya kararlı olan T.C. Türkiye’deki Fransız işletmelerinin millileştirilmesinde ısrar etmiştir.Buna başlangıçta karşı çıkan Fransız Hükümeti, Türkiye’nin ısrarı karşısında fazla direnmemiş ve 1929’da yapılan bir antlaşma ile durumu kabullenerek, Adana-Mersin demiryolunu Türkiye’ye satmıştır.

Bu dönemde Türk-Fransız ilişkilerini olumsuz yönde etkileyen bir başka konu da Bozkurt adlı bir Türk gemisiyle, Lotus adlı bir Fransız gemisinin 1926’da Midilli adası yakınlarında çarpışmasıyla ortaya çıkan durum üzerine başlayan Bozkurt-Lotus davasıdır.Bu davanın 1927’de Milletlerarası Adalet Divanı’nda Türkiye lehinde çözümlenmesi ile Türk-Fransız ilişkilerinde yaşanan gerginlik son bulmuştur.

1923-1932 yılları arasında Türkiye ile Fransa arasında yaşanan sorunlar küçük ve önemsiz gibi görünmekle birlikte,  bu sorunların hepsinin de temelinde Fransızların Kapitülâsyonların kaldırılmasına gösterdiği tepkinin yattığı göze çarpmaktadır.

6.Türkiye’nin İslam Ülkeleriyle İlişkileri

Türkiye bu dönemde Batılılaşma hareketleri çerçevesinde laiklik ilkesine de uygun olarak bir takım inkılâplar gerçekleştirirken, İslam alemiyle dostluk ilişkilerini de geliştirmek istemiştir. Bu istek doğrultusunda ilk önce Afganistan ile yakın ilişkiler kurulmuş, 1 Mart 1921’de Türk-Afgan Dostluk Antlaşması imzalanmıştır.Bu antlaşma ile iki ülke arasında ciddi bir dostluk sağlanmıştır. 1928’de bu antlaşmayı teyit eder nitelikte yeni bir Türk-Afgan Dostluk Antlaşması Ankara’da imzalanmıştır.

Bu dönemde Türkiye’nin kısmen aktif olarak ilişkiler içinde bulunduğu bir başka İslam ülkesi ise İran olmuştur. İran ile sınır meseleleri yüzünden Türkiye’nin sorunları vardır. Bu sıkıntılara son vermek amacıyla, iki ülke arasında 1926’da bir Güvenlik ve Dostluk Antlaşması imzalanmışsa da, bu antlaşma problemleri çözmeye yetmemiştir. Bunun üzerine 1928’de ek bir protokol imzalanarak, 1926 antlaşması daha etkin hale getirilmiştir. Nihayet 1932’de İran ile bir Dostluk Antlaşması imzalanarak, hem sınır sorunları çözülmüş hem de dostluk ilişkilerinin gelişmesi sağlanmıştır.

Diğer İslam ülkeleriyle ilişkileriz bu dönemde çok iyi değildir. Bunun da en önemli sebebi, Halifeliğin kaldırılmasına İslâm aleminin tepki göstermesidir. Ayrıca bu dönemde genellikle Müslüman ülkeler, Batılı devletlerin sömürgesi durumundadır. Bu nedenle Türkiye ile İslâm ülkeleri arasındaki ilişkiler, İngiltere ve Fransa’nın etkisi altında kalmıştır.

Ancak bu dönemde mevcut olan bu tür olumsuzluklara rağmen, Türkiye’nin İslâm ülkeleriyle ilişkileri zaman içinde gelişmiştir. Özellikle bu ülkelerde bağımsızlık mücadelelerinin başlaması sırasında, Atatürk bu mücadeleyi veren aydınlar için örnek teşkil etmiştir.

1932-1938 Dönemi Türk Dış Politikası

Türkiye 1923-1932 döneminde uyguladığı dış politikanın temelini oluşturan Lozan’dan geriye kalan sorunları 1930’lu yılların başında çözdüğü için,uluslar arası alanda daha aktif rol oynayabilecek duruma gelmiştir.Dolayısıyla bu dönemde Türkiye sadece kendisini ilgilendiren dış meselelerde değil, başta dünya barışının korunması olmak üzere, dünyanın genel meseleleriyle de meşgul olmuştur.

Ancak 1929’da yaşanan  dünya ekonomik krizi, bütün devletlerin dış politikalarını yeniden gözden geçirmelerine neden olmuştur. Türkiye’de doğal olarak dış politikasını yeniden gözden geçirmek zorunda kalmıştır. Dünya ekonomik krizinin etkisiyle bu dönemde devletler arasında gruplaşmalar meydana gelmiştir. Bu çerçevede bir tarafta, I. Dünya Savaşı sonucunda oluşan durumu ve mevcut statükoyu değiştirmek isteyen Almanya, İtalya ve Japonya gibi devletlerden oluşan Revizyonist grup; diğer tarafta mevcut statükoyu korumak isteyen İngiltere, Fransa ve S.Birliği gibi devletlerden oluşan Antirevizyonist grup olmak üzere iki grup ortaya çıkmıştır. Bu gruplaşmada Türkiye, antirevizyonist grupta yer almıştır. Türkiye’nin bu grupta yer almasının sebebi ise, kendi güvenliğini sağlamak, dünya barışına katkıda bulunmak ve S. Birliği ile olan dostluk ilişkileri sebebiyle bu ülkenin de yer aldığı bu grupta bulunmaktır.

1.Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne (Cemiyet-i Akvam ) Girişi

Milletler Cemiyeti, I. Dünya Savaşı’nın galibi devletler tarafından dünya barışını korumak, Versailles Antlaşması ile Avrupa’da oluşturulan düzenin korunmasını sağlamak ve uluslar arası işbirliğini artırmak amacıyla kurulmuştur. Ancak bu teşkilat başlangıçta bir süre İngiltere’nin kontrolünde faaliyet göstermiştir. Bu yüzden Türkiye, İngiltere ile olan sorunları nedeniyle ilk etapta teşkilata pek sıcak bakmamıştır. Ancak takip ettiği “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” felsefesinin bir gereği olarak Türkiye, 1928’den itibaren dünyadaki silahsızlanma faaliyetlerine katılmış ve 1929’da da Briand-Kellog Paktını imzalayarak, uluslar arası ilişkilerde barıştan yana olduğunu ortaya koymuştur Bu durum Türkiye’nin 1930’lardan itibaren Milletler Cemiyeti ile ilgilenmesine sebep olmuştur.

Türkiye 1932’de yapılan Cenevre Silahsızlanma Konferansı’nda, Milletler Cemiyeti ile işbirliğine hazır olduğunu bildirmiş, bunun üzerine İspanya ve Yunan temsilcileri Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne kabul edilmesi yönünde bir teklif vermişlerdir. Bu teklifin 6 Temmuz 1932’de Milletler Cemiyeti Genel Kurulu’nca kabulü ve bu kararın 18 Temmuz 1932’de de T.B.M.M.  Genel Kurulu’nda onaylanması sonucu, Türkiye resmen Milletler Cemiyetine üye olarak katılmıştır.

2.Balkan Antantı

Türkiye’nin bu dönemde takip ettiği dünya barışının korunması çerçevesinde, Balkanlar ve Ortadoğu özellikle barışın korunması konusunda en faydalı bölgeler olarak görülmüş   ve bunun için çaba sarf edilmiştir.

Türkiye zaten hem barışın korunması, hem de Balkan ülkeleriyle olan dostluk ilişkilerine verdiği önemin bir göstergesi olarak 1923’te Arnavutluk, 1925’de Bulgaristan ve Yugoslavya ile birer Dostluk Antlaşması imzalamıştı. Gerek bu antlaşmaların Türkiye  ile Balkan ülkeleri arasındaki ilişkileri geliştirmesi, gerekse 1930 yılında Türk-Yunan işbirliğinin gerçekleşmesi Balkan Antantı’nın kurulmasına giden yolda önemli mesafe alınmasını sağlayan unsurlar olmuştur.Ayrıca Türkiye ile Yunanistan arasındaki bu yakınlaşmanın bir sonucu olarak, 1933’te Dostluk ve Sınır Güvenliği Antlaşması’nın imzalanması, Balkanlar’daki olumlu havayı daha da geliştirmiştir.

Bu dönemde, Balkanlar’da Türkiye’nin öncülüğünde gelişen dostluk ve işbirliği havası, 1930’lardan itibaren ortaya atılmış olan Balkan Antantı fikrini güçlendirmiştir.Özellikle 1933 yılında Almanya’da Nazilerin iktidara gelmesi bu fikrin, uygulamaya dönüştürülmesini sağlamıştır.

Balkan Antantı oluşturulurken, Balkan meselelerine büyük ilgi gösteren İngiltere, Fransa, İtalya, S.Rusya gibi büyük devletlerin onayı alınmış, ancak Bulgaristan ve Arnavutluk sonradan politikalarını değiştirerek bu birliğe katılmama kararı almışlardır. Balkan Antantı Türkiye, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya arasında 9 Şubat 1934’de imzalanmıştır. Bu antlaşmanın 6 Mart 1934’de T.B.M.M. tarafından onaylanması ile Türkiye resmen Balkan Antantı’nın üyesi olmuştur.

Balkan Antantı ile bu ülkeler, Balkanlar’daki sınırlarını bölgedeki revizyonist devletlere karşı korumak amacıyla tedbirler alacak, Balkanlar’da barışın korunması ve güçlendirilmesi konusunda birbirlerine yardım edeceklerdir. Bu birlik Türkiye’nin batı dünyası ile, özellikle de İngiltere ve Fransa ile ilişkilerini güçlendirmesine yol açmıştır.

3. Sâdâbâd    Paktı

Türkiye Balkanlarda uyguladığı bölgesel barışın korunması ve işbirliğinin güçlendirilmesi politikasını, Ortadoğu’da da bu dönemde uygulamak için gayret sarfetmiştir.Bu amaçla 1932 ve 1936 yıllarında olmak üzere üç kez Irak ile ve yine 1937 yılında bir kez de Mısır ile dostluk ve çeşitli konularda işbirliğini sağlayan antlaşmalar imzalanmıştır. Bunun yanı sıra 1935’de Türkiye-İran-Irak arasında Ortadoğu’da bölgesel işbirliğini geliştirmek gayesiyle üçlü bir antlaşma imzalanmış, bu antlaşmaya daha sonra Afganistan da katılmıştır.

Ancak Ortadoğu’da barış havasının estiği bu dönemde İtalya’nın Habeşistan’a saldırması, Doğu Akdeniz’de İtalyan tehlikesini daha  belirgin hale getirmiş ve tedbir alınmasını zorunlu kılmıştır. Bu nedenle bölgesel işbirliğinin daha etkin hale gelmesi gündeme gelmiştir. Bu anlayış doğrultusunda Türkiye’nin öncülüğünde Türkiye, Irak, İran ve Afganistan arasında, Tahran’daki Sâdâbâd Sarayında 1937’de Sâdâbâd Paktı imzalanmıştır.Bu antlaşma 1938’de T.B.M.M. tarafından onaylanarak, yürürlüğe girmiştir. 

Bu antlaşma ile taraflar kendi aralarındaki dostluk ilişkilerini devam ettirirken, aynı zamanda her konuda işbirliğine girmeyi de taahhüt etmişlerdir. Bunun yanısıra bu paktın bir başka önemi ise, Irak’ın İngiltere’nin mandası altında olması nedeniyle dolaylı olarak Türkiye ile İngiltere arasında da bir işbirliğinin gerçekleştirilmiş olmasıdır.

Türkiye Balkan Antlaşmasından sonra, Sâdâbâd   Paktıyla hem batıda hem de Ortadoğu’da bir güvenlik sistemi kurarak, kendisi için önemli gördüğü Balkanlar ve Ortadoğu’daki barışçı politikasını kuvvetlendirmiştir.

4-(1932-1938) Türk Sovyet İlişkileri

Türk-Sovyet ilişkileri cumhuriyetin ilk yıllarında oldukça dostluk havası içinde geçmişti.Ancak iki ülke arasındaki bu dostane ilişkiler, Türkiye’nin 1930’lardan itibaren Batılı  Devletlerle işbirliğine girmesinden olumsuz etkilenmiştir. Buna rağmen Türkiye Başbakanı ve Dışişleri Bakanları 1932’de S.Birliğini ziyaret etmişler ve bu ziyaret ilişkilere bir canlanma getirmiştir. Türkiye Sovyetlerle yaşadığı bu olumlu havayı bozmamak düşüncesiyle 1932’de Milletler Cemiyetine girerken, Sovyetlerin tasvibini almayı da ihmal etmemiştir. 1933 yılında iki ülke arasında zaman zaman görüş ayrılıkları yaşanmasına rağmen ilişkiler sıklaşarak devam etmiş, ancak 1934 yılında ilişkilerde kopukluk yaşanmaya başlanmıştır.Ancak bu dönemde bile Türkiye S.Birliği ile dostluğu sürdürmeye özen göstermiştir. 1933’de Almanya’da  Nazilerin işbaşına gelmesinden büyük rahatsızlık duyan Sovyetlerin İngiltere ile ilişkilerini artırması, Türkiye’nin işini kolaylaştırmıştır. S.Birliği’nin de 1934’de Milletler Cemiyetine girmesi Türk-Sovyet ilişkilerinde rahatlama sağlamıştır.

Sovyetler, bu dönemde imzalanan Balkan Antantı’ndan da rahatsızlık duymuşlar, ancak Türkiye tarafından kendilerine gerekli güvencelerin verilmesinden sonra Türk-Sovyet ilişkileri 1936’ya kadar olumlu bir seyir izlemiştir.1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin imzalanmasından sonra iki ülke arasındaki dostluk havasını sürdürme imkânı kalmamıştır. Sovyetlerin dış politikasındaki bu değişiklik sadece Türkiye’ye özgü değildir.S.Rusya bu dönemde can düşmanı kabul ettiği Almanya ile olan ilişkilerinde değişiklik yapmış ve Almanya ile 1939’da bir antlaşma imzalamıştır.1945’den itibaren Sovyetler yayılmacı bir politika izleyerek, Türk topraklarına göz dikmişler ve bunu da açıkça ifade etmekten çekinmemişlerdir.

5. Türk İtalyan İlişkileri (1932-1938)

Bu dönem Türk-İtalyan ilişkilerinin gelişiminde 1928 Türk-İtalyan antlaşmasının tesiri olmuştur. Bu antlaşma Türkiye ile İtalya arasında büyük bir yakınlaşma sağlamamış olsa bile, 1934’e kadar ilişkilerin olumlu devam etmesinde rol oynamıştır. 1934’de İtalya’nın    Orta ve Yakındoğu’ya yayılma emellerinin ortaya çıkması Türk-İtalyan ilişkilerinin bozulmasına yol açmış, 1935’de İtalya’nın Habeşistan’a saldırması ise Türkiye’yi endişelendirmiştir.Milletler Cemiyeti’nin İtalya’yı bu saldırgan politikasından vazgeçirmek gayesiyle İtalya’ya karşı zorlayıcı tedbirler uygulaması, Türkiye’nin de bu tedbirlere destek vermesi Türk-İtalyan ilişkilerinin tamamen bozulmasına neden olmuştur. Özellikle İtalya’nın 1936 yılında 12 adayı kuşatması, Türkiye’yi huzursuz etmiş ve ilişkileri gerginleştirmiştir.Ayrıca  Türkiye ile yapılan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nde İtalya, konferansa katılmamış ve Türkiye’nin boğazlarla ilgili isteklerine karşı çıkmıştır.Bu gerginlik 1937’de iki ülke arasında Akdeniz konusunda yapılan bir anlaşma ile nispeten yumuşamıştır. Ancak bu yumuşamanın ardında İtalya’nın Türkiye’yi, Almanya-İtalya grubunun yanına çekmek istemesi gerçeği yattığı için, yumuşama dönemi kısa sürmüştür.Oldukça zikzaklı bir seyir takip eden Türk-İtalyan ilişkileri, Türkiye’nin statükocu devletler safında yer almasında etkili olmuştur.

6.(1932-1938) Türk-Alman İlişkileri

Almanya, I.Dünya Savaşı’nda yenilerek, imzaladığı Versailles Antlaşması yüzünden uluslar arası diplomatik ilişkilerden uzak kalmış ve dünya siyasetinde aktif bir rol oynayamamıştır.Bu nedenle 1932 yılına kadar Türk-Alman ilişkileri çok düşük bir seviyede gerçekleşmiştir.

Ancak 1933’de Nazi yönetiminin işbaşına geçmesiyle Almanya, siyasî ve ekonomik gücünü artırmağa başlamıştır. Buna bağlı olarak Almanya 1933’ten itibaren Orta Avrupa ve Balkanları ekonomik nüfuzu altına almaya yönelmiştir. Almanya’nın dünya siyasetinde aktif bir rol oynamaya başlaması ile birlikte, 1934’ten itibaren Türkiye ile Almanya arasında ekonomik ilişkiler hızla gelişmeye başlamıştır. 1938’de Almanya ile Berlin’de bir ticaret antlaşması imzalanmış,Alman Ticaret Bakanı Türkiye’yi ziyaret etmiştir.Bu ziyaret sonucunda Almanya’nın Türkiye’ye kredi vermesi ile ilgili bir antlaşma yapılmıştır. Ancak Almanya bu dostluğu kullanarak,Türkiye’yi Revizyonist ülkeler grubuna çekmeye çalışmıştır.Bundan rahatsızlık duyan Türkiye,Almanya’nın 1939’da Çekoslovakya’yı işgalini kınamış,Almanya ve İtalya’nın yayılmacı politikasına karşı Antirevizyonist ülkelerin yanında yer alarak, Almanya ile siyasî açıdan yolunu ayırmıştır.

7.(1932-1938) Türk-İngiliz İlişkileri,Montrö Boğazlar Sözleşmesi

19323-1932 yılları arasında Musul sorunu yüzünden oldukça gergin olan Türk-İngiliz ilişkileri, bu dönemde daha dostça ve karşılıklı anlayış çerçevesinde geçmiştir. Bu dönemde yaşanan olaylar Türk-İngiliz yakınlaşmasını artırmıştır.Bu olayların başında,İtalya’nın Habeşistan’a saldırması gelmektedir.Bu olay üzerine 1936’da Türkiye-İngiltere-Yunanistan-Yugoslavya arasında Akdeniz Paktı adıyla bir antlaşma imzalanmıştır.1936 Montrö Boğazlar Konferansı’nda bu yakınlaşmanın bir sonucu olarak İngiltere, Türkiye’yi desteklemiştir.1936’da İngiltere Kralı VIII. Edward, İstanbul’u ziyaret ederek, Atatürk ile bir görüşme yapmıştır.

Bu dönemde iki ülke arasındaki siyasî dostluk, ekonomi alanında da kendisini göstermiştir.1937’de İngilizlerin yardımıyla Karabük Demir-Çelik Fabrikası kurulurken, 1938’de İngiltere’nin Türkiye’ye kredi vermesini öngören bir antlaşma imzalanmıştır.

Ayrıca yine bu dönemde Türkiye’nin İngiltere ile olan ilişkilerinde yeni bir dönem açılmış,1937 Nyon Konferansı’nda Türkiye İngiltere ile birlikte hareket etmiştir. Bunu sonucunda 1939’da Türkiye-İngiltere-Fransa arasında Karşılıklı Yardım Antlaşması yapılmıştır. Bu olay Türkiye’nin yolunu kesin olarak çizdiğinin, uluslar arası meselelerde barışı korumak için İngiltere,Fransa gibi Batı Avrupa ülkelerinin yanında yer aldığının göstergesidir.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi:

Boğazlar, hiç şüphe yok ki Türkiye açısından hayatî  öneme sahip bir bölgedir. Ancak Lozan’da imzalanan Boğazlar Sözleşmesi, Boğazlar konusunda Türkiye’yi tam yetkili kılmamıştır. Bu durum, Türkiye’nin bağımsızlık anlayışına ters düştüğü gibi Misak -ı Millî kararlarına da ters bir durum yaratmıştır. Çünkü bu sözleşme ile hem Boğazlar asker ve silahtan arındırılmış, hem de Boğazlardan geçişleri kontrol etmek ve geçişlerle ilgili olarak Milletler Cemiyeti’ne bilgi vermekle yükümlü bir Boğazlar Komisyonu kurulmuştu. Gerçi Türkiye’ye karşı ortaya çıkabilecek bir tehlike durumunda, Boğazların kullanımı ile ilgili olarak Milletler Cemiyeti ve özellikle İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya ve Türkiye’ye garanti vermişti. Ancak bu yetersizdi.

19323’de Lozan’da Türkiye’nin Boğazlar konusundaki bu çözüme razı olmasına rağmen, 19323’deki ortam devam ettirilememiştir. Milletler Cemiyeti güvenlik sisteminin dünyanın çeşitli bölgelerinde tam olarak uygulanamaması, İtalya ile Almanya’nın dünya barışını tehdit edecek ölçüde bir yayılmacı politika uygulamaya başlamaları, silahtan arındırılmış olan Boğazların geleceği ve güvenliği konusunda Türkiye’yi endişelendirmeye başlamıştır. Bunu üzerine Türkiye 1936’da “Şartlar Değişmiştir” ilkesinden hareket ederek, 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesini imzalayan devletlere birer nota göndererek, mevcut sözleşmenin değiştirilmesini istemiştir. İngiltere, Türkiye’nin bu isteğini haklı görerek Türkiye’yi desteklediğini açıklamıştır. İngiltere’nin bu açıklamasının ardından Balkan Antantı Daimi Konseyi de bu yönde bir karar almıştır. Lozan Boğazlar Sözleşmesine imza koyan diğer devletlerin de Türkiye’nin bu isteğine sıcak bakmaları üzerine, İsviçre’nin Montrö şehrinde bu amaçla bir konferans düzenlenmiştir. Görüşmeler sonucunda 20 Temmuz 1936’da Türkiye, İngiltere, Fransa, S. Birliği, Japonya, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan ve Yugoslavya arasında Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı.

Bu sözleşme ile Boğazlar Komisyonu kaldırılmış, Türkiye’ye Boğazlarda asker ve silah bulundurma hakkı tanınmıştır. Böylece Boğazlar konusunda Türkiye’nin kısıtlanmış olan hakları iade edilerek, Milletler Cemiyeti’nin yetersiz garantisi yerine, Türkiye’nin kendi gücüne dayanarak, Boğazlarda kendi savunmasını yapması imkanı sağlanmıştır. Ayrıca bu sözleşme ile Boğazlardan geçiş ve seyr-i sefer işi, Türkiye’nin ve Karadeniz’de kıyısı olan devletlerin güvenliği sağlanacak şekilde düzenlenmiştir. Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin Karadeniz’e geçebilecek gemilerinin büyüklüğü, cinsi ve tonajı sınırlandırılırken, Karadeniz’de kıyısı olan devletlerin savaş gemilerinin geçişi açısından oldukça serbestlik sağlanmıştır.

Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlarda tam hakimiyetini sağlaması, uluslar arası ilişkilerde de prestijini artırmıştır. Bu sözleşme Türk-İngiliz ilişkilerinde yakınlaşma sağlarken, Türk-Sovyet ilişkilerinde ayrılığın başlamasına yol açmıştır.

8.(1932-1938) Türk-Fransız İlişkileri, Hatay Sorunu

Bu dönem Türk-Fransız ilişkilerinin en önemli konusunu, Hatay (İskenderun sancağı) meselesi oluşturmuştur.

Misak-ı Millî sınırları içerisinde yer alan Hatay (İskenderun), 20 Ekim 1921 Ankara İtilafnâmesi ile Suriye sınırları içinde bırakılmış ve bu sancağa özel bir yönetim şekli tanınmıştır.

1936 yılında Fransa, Suriye ile ona bağımsızlık vermeyi öngören bir antlaşma imzalayınca, Suriye sınırları içinde yer alan İskenderun sancağının statüsünün ne olacağı konusu gündeme gelmiştir. Bu tarihte Fransa, İskenderun sancağını Suriye’ye bırakmak istemiştir. Türkiye bu isteğe şiddetle karşı çıkmış ve Fransa’dan 1936’da bu sancağa bağımsızlık vermesini istemiştir. Fransa, bu konuda karar verme yetkisinin olmadığını Türkiye’ye bildirerek, konuyu Milletler Cemiyeti’ne götürmeyi önermiş, Türkiye de bu öneriyi kabul etmiştir. Böylece Milletler Cemiyetine götürülen Hatay meselesi, 1936 tarihinden itibaren burada ele alınmaya başlamıştır. İngiltere’nin de desteği ile Milletler Cemiyeti 1937’de Türkiye’nin tezini benimseyerek, sancağa ayrı bir statü tanınmasını kabul etmiştir. Buna göre sancak içişlerinde serbest, dışişlerinde Suriye’ye bağlı bir hale getirilirken, resmî dili Türkçe olacak ve ayrı bir anayasası bulunacaktır. Ayrıca sancağın resmî dilinin Türkçe olması ve toprak bütünlüğünün korunması hususunun, Türkiye ile Fransa arasında daha sonra yapılacak bir antlaşma ile garanti altına alınması öngörülmüştür. Bu antlaşma 29 Mayıs 1937 günü imzalanmıştır. Bu antlaşma ile hem Türkiye-Suriye sınırı çizilmiş, hem de söz konusu hususlarda garanti verilmiştir. Daha sonra sancak anayasasının çalışmaları sırasında Fransızlar, Türkiye’ye bazı zorluklar  çıkartmışlarsa da, 1938 yılında Almanya’nın Avusturya’yı ilhakı, Fransa’nın Türkiye’ye karşı tutumunun yumuşatmasına sebep olmuştur.Bu anlayış içerisinde iki ülke arasında 1938’de gerçekleştirilen Askerî Antlaşma ile sancağın statüsü aynen korunurken, 4 Temmuz 1938’de imzalanan Dostluk Antlaşmasıyla Hatay sorununun çözümü biraz daha kolaylaştırılmıştır.

İskenderun Sancağı Meclisi, 1938 Ağustos’unda yapılan seçimlerin ardından,2 Eylül  1938 tarihinde açılmıştır. Meclis, İskenderun Sancağına,Hatay Devleti adını verirken, yönetim şeklini de “Cumhuriyet” olarak belirlemiştir. Böylece Türkiye’nin çabaları sonucu, Hatay Devleti ilk aşama olarak kurulmuştur.Aslında Türkiye’nin nihai hedefi, Hatay’ın Türkiye’ye katılmasıdır. En sonunda Türkiye’nin bu isteği, iki ülke arasında 23 Haziran 1939’da imzalanan bir antlaşma ile Fransa tarafından kabul edildi. Bunun üzerine Hatay Meclisi de 23 Haziran 1939 tarihindeki son toplantısında oybirliği ile Türkiye’ye katılma kararı almıştır.Böylece Hatay Cumhuriyeti anavatana katılırken, Türkiye’nin bu yöndeki politikası da olumlu sonuç vermiştir. Bu politikanın başarıyla sonuçlanmasında şüphesiz, bu dönemde Avrupa’nın içinde bulunduğu durum, İngiltere’nin Türkiye’ye sağladığı destek ve en önemlisi Türkiye’nin dış politikadaki kararlılığı etkili olmuştur.

Eğitim ve Kültür Alanında Yapılan İnkılâplar

Eğitim; bir insanın davranışında kendi yaşantısı yoluyla istediği değişmeyi meydana getirme sürecidir. Eğitim, genellikle örgün eğitim şeklinde algılanarak, okullarda yapılan öğretim faaliyetlerini ifade etmektedir. Bu anlamda devlet tarafından yürütülen bir hizmet olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kültür; ise bir milletin sahip olduğu maddi ve manevi değerlerin bütünüdür.Kültürel alanda zenginlik, milletin ve aynı zamanda devletin güçlülüğünün ifadesi olarak kabul edilmektedir.

Eğitim ve Kültür günümüzde iç içe geçmiş vaziyette toplumun bilgili, dinamik ve problemleri çözebilen bir yapıda olmasını sağlar. Her devlet kendi milletinin varoluş felsefesi doğrultusunda bir eğitim ve kültür politikası belirleyerek uygular. Bu çerçevede T.C. de yeni eğitim ve kültür politikaları benimseyerek, bunları uygulamak amacıyla eğitim ve kültür alanında bazı inkılâplar yapmıştır.

1.Eğitim Alanında Yapılan İnkılâplar

a)Tevhid-i Tedrisât (Eğitim ve Öğretimin Birleştirilmesi) Kanunu

Osmanlı Devleti’nde Selçuklulardan devralınan geleneksel eğitim sistemiyle, 18.y.y. sonlarından itibaren Avrupa’dan esinlenerek kurulan, Batılı sistemde eğitim veren yeni okulların yer aldığı bir eğitim sistemi mevcuttu.Müfredat programları ve kuruluş amaçları birbirinden farklı olan medreseler ile, Avrupa tipinde kurulmuş olan okullardan mezun olan insanlar,  birbirinden oldukça değişik, hatta zıt dünya görüşlerine sahip oluyorlardı.Devlete bağlı okullardan iki farklı tip insan yetişirken, azınlıkların, yabancı devletlerin ve misyonerlerin sayıları her gün artan okulları da durumu daha karmaşık hale getiriyordu. Bu karışıklık sonucu zamanla ortaya çıkan mektepli-medreseli ayrımı, aydınlar arsında bölünmelere yol açarken, toplumun ilerlemesine de engel oluşturuyordu.

M. Kemal daha Millî  Mücadele yıllarında yaptığı bir konuşmasında, mektepli-medreseli çekişmesinin sona erdirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Yine O, 16 Temmuz 1921’de Ankara’da Maarif  Kongresini açarken yaptığı konuşmada, “millî kültürün önemi ve gerekliliğinden bahsederken, toplumun eğitim ve kültür konularındaki bölünmüşlüğünün ortadan kaldırılması” hususuna dikkatleri çekmiştir. M. Kemal, 1 Mart 1922’de , T.B.M.M.’nin üçüncü toplanma yılını açış konuşmasında da yine bu konuya değinmiş ve eğitim ve öğretim alanında köklü yeniliklerin yapılması gereğinden bahsetmiştir.

M. Kemal bu denli önem verdiği eğitim konusunda, yapılacak yeniliklerin geciktirilmesinin, topluma büyük zarar vereceği endişesini taşımaktadır. Bu nedenle de O, bu konuda yapılacak olan işleri önceden plânlamıştır. Bu plân çerçevesinde zamanın Millî Eğitim Bakanı Vasıf Bey ve elli arkadaşı tarafından hazırlanan Tevhid-i Tedrisat (Eğitim ve Öğretimin Birleştirilmesi) hakkında bir önerge, T.B.M.M.’ne sunulmuştur. Bu önerge 3 Mart 1924’de T.B.M.M. Genel Kurul’un da kabul edilerek, eğitim ve öğretim alanında birlik sağlanmıştır. Medreseleri kaldıran, bütün eğitim ve öğretim kurumlarını tek bir çatı altında toplayan ve eğitimimize millilik vasfı kazandıran bu kanun ile. Eğitimde yanlış uygulamalara ve batıl fikirlere yer verilmeyeceği de vurgulanmıştır.

Eğitim ve öğretim alanında bir başka değişiklik de 2 Mart 1926 tarihinde kabul edilen Maarif Teşkilâtı Hakkındaki Kanun ile gerçekleştirilmiştir. Bu kanunla laik eğitime uygun bir anlayışla, ilk ve orta öğretimin esasları belirlenerek,eğitim hizmetleri modern hale getirilmiş, yeni okulların açılabilmesi devletin iznine bağlı hale getirilmiştir.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu, 1982 anayasasının, 174. maddesinde belirtilen, İnkılâp kanunlarının korunması   kapsamındadır.

b)Lâtin Harflerinin Kabulü (Harf İnkılâbı)

Müslümanlığı kabul etmeden önce Göktürk ve Uygur alfabelerini kullanmış olan Türkler, İslâmiyet’i  kabul etmelerinden sonra Arap alfabesini kullanmaya başlamışlardır.Bu çerçevede diğer Müslüman Türk Devletleri gibi Osmanlı Devleti’nde  de Arap alfabesi kullanılmıştır. Ancak 19. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı Devleti’nde bu alfabenin değiştirilmesi ya da ıslah edilmesi şeklinde tartışmalar başlamıştır.

Aslında Arap harfleriyle Türkçe’yi okumak ve yazmak daima sorun yaratmıştır. Çünkü Arap harfleri, Arap fonetiğine uygun olarak hazırlanmış olduğundan, Türk diline uymaktan uzak kalmıştır. Bu nedenle Türk ağzı ile bu harfleri hakkını vererek telaffuz etmek çok zor olmuştur.

T.C.’nin kurulmasından sonra, Arap alfabesinin bu durumu göz önünde bulundurularak, bazı aydınlar arasında bu harflerin Türkçe’nin yapısına uymadığı görüşü ağırlık kazanmıştır. Ülkede o yıllarda okur-yazar oranı oldukça düşük idi.Batı medeniyetine ulaşmada Lâtin alfabesine intibak etmek önemli bir sürat sağlayacaktı. Halkı büyük ölçüde okur-yazar yapmayı hedefleyen genç cumhuriyette, bu alfabenin değiştirilmesi konusunda bir tartışmanın başlatılmasına sebep olmuştur.

Bu tartışmalar sürerken, 1925’de takvim ve rakamların değiştirilmesi, alfabenin de değiştirilebileceği kanaatini güçlendirmiştir. Buna bağlı olarak 1926’da Bakanlar Kurulu tarafından “Dil Encümeni” adıyla, dil uzmanlarından oluşan bir çalışma grubu kurulmuştur.Alfabenin değiştirilmesi ve yeni Türk alfabesinin hazırlanması ile ilgili çalışmalar yapmak üzere kurulan bu grup, Latin harflerinin Türkçe’nin yapısına uyacağı düşüncesiyle, bu harfleri kullanan bir çok alfabeyi incelemeye başlamıştır. Dil Encümeni’nin çalışmaları sürerken, Türkiye’de  1927 yılından itibaren doktor reçetelerinin Lâtin harfleriyle yazılması uygun görülmüş ve bu durum alfabe konusundaki tartışmaları tırmandırmıştır.

Dil Encümeni 26 Haziran 1928’de Ankara’da yaptığı bir toplantıda, 1926’dan itibaren yaptığı çalışmaları değerlendirmiş, alfabe değişikliği ile ilgili olarak neler yapılması gerektiği ve nasıl bir yol izlenmesi lâzım geldiği hususlarının yer aldığı “Elifba Raporu” adıyla bir rapor hazırlamıştır. Bu raporu inceleyen M.  Kemal, “güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz” diyerek, alfabenin değiştirileceği konusunda ilk haberi vermiştir.Çalışmalar hızlandırılarak, 1 Kasım 1928 tarihinde Meclise, yeni Türk alfabesinin kabulü hakkında bir önerge verilmiştir. Bu önerge aynı gün, “Türk Harflerinin Kabul ve Uygulanması Hakkında Kanun” adıyla kabul edilmiştir.

3 Kasım 1928’de yürürlüğe giren 1353 sayılı bu kanunla, 1 Ocak 1929’dan itibaren Türkçe basılacak kitapların, Türk alfabesi ile basılması ve devlet dairelerinin 1 Ocak 1929’dan itibaren yeni harflerle muameleleri gerçekleştirmeleri mecburiyeti getirilmiştir. Bu kanunla bütün yurtta eğitim ve öğretim seferberliği başlatılmıştır. M. Kemal bazı yerlerde bizzat dersler ermiş ve halka yeni harfleri öğretmek noktasında “başöğretmenlik yapmıştır.1 Ocak 1929’da “Millet Mektepleri” açılarak, halkın okuma-yazma öğrenmesi temin edilmeye çalışılmıştır.

2.Kültür Alanında Yapılan İnkılâplar

a)Türk Tarihi Alanında Yapılan Çalışmalar

Tarih; geçmiş toplumların yaşayışlarını, birbirleriyle olan ilişkilerini yer ve zaman göstererek, sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde inceleyen bilim dalıdır.Tarihten faydalanmak, geçmişte yapılan hataları tekrarlamamak milletleri güçlü kılar. Bu sebeple milletlerin hayatında tarihin ayrı ve özel bir yeri olması gerekir.

Tarihi zengin olan bir millet, aynı zamanda güçlü bir millettir. Bir milletin güçlü olması, geçmişe ait manevi mirasına sahip çıkmasıyla mümkündür.Bu nedenle bu tür zenginliklerin günümüze aktarılabilmesi için tarihe ihtiyaç vardır.

Osmanlı Devleti döneminde gerek tarih araştırmacılığı, gerekse tarih öğretimi konusunda arzu edilen seviyeye gelinmediği bilinmektedir. Eğitim alanındaki ikili anlayış, tarihe de etki etmiş, medreseler genellikle İslâm tarihi ile ilgilenirken, diğer okullar da Osmanlı tarihi ile ilgilenmişlerdir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında bu eksikliği fark eden  M. Kemal,”Tarih bir milletin neler başarmaya muktedir olduğunu gösteren en doğru kılavuzdur” diyerek, tarihin bir millet için önemini işaret etmiştir. O, tarihin toplum üzerindeki gücünü gözönünde bulundurarak,  bu alanda ciddi bir çalışmanın yapılmasını ve Türk tarihinin yeniden yazılmasını istemiştir.Atatürk bu konuda takip edilecek yolu, “Tarih yazmak, yapmak kadar önemlidir.Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir nitelik alır” diyerek ortaya koymuştur. Ayrıca Atatürk millî bir bakış açısıyla ele alınmış bir tarih anlayışı kazandırılması görüşündeydi.Atatürk’ün istediği manada millî tarih çalışmalarının sürdürülmesi ve Türk Milletinin bir millî tarihe sahip olabilmesi için ortaya koyduğu en önemli görüş ise şüphesiz Türk Tarih Tezi’dir. Bu tez ile Türk tarihinin sadece Selçuklu ve Osmanlı tarihlerinden ibaret olmadığı vurgulanarak, Türklerin İslâmiyet öncesinde de geçmişleri bulunduğu ve bunun da araştırılması gereği ortaya konmuştur.Bütün bu hedefleri gerçekleştirmek gayesiyle 1930’da Türk Ocaklarına bağlı, Türk Tarihi Tetkik Heyeti adıyla bir encümen kurulmuştur. 1931’de Türk Ocakları’nın kapanması üzerine, Türk tarihi ile ilgili çalışmalara ara verilmemesi için Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) kurulmuştur.

1932 Türk Tarih Kongresi’nde Atatürk’ün ortaya attığı Türk Tarih Tezi tartışılmış ve kabul edilmiştir.1935’de Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi kurularak, Türk Tarihinin ilmî açıdan incelenmesine öncülük edecek bir kurum hizmete girmiştir.

b)Türk Dili Alanında Çalışmalar, Türk Dil Kurumu’nun Kurulması

Dil, insanlar arasında iletişimi sağlayan en önemli araçtır.Dil ayrıca bir milletin sahip olduğu tüm maddi ve manevi değerlerin,sonraki nesillere aktarılmasını da sağlar.

Dilin milletlerin uzun hayatlarında çeşitli zamanlarda değişikliklere uğradığı bir gerçektir. Türk dili de tarih boyunca büyük değişiklikler geçirmiştir.Osmanlı Devleti’nde Türkçe, Arapça, Farsça kelimelerin ağırlık kazandığı Osmanlıca denilen bir Türkçe’nin kullanıldığını görmekteyiz. Edebiyatta ve devlet hayatında kullanılan bu dilin yanında, Osmanlı’da halkın kullandığı sade dil, ülkede sanki iki dil varmış izlenimini uyandırmıştır. Osmanlı Devleti’nin son devirlerinde oldukça dikkati çeken bu çarpıklık, Tanzimat döneminden itibaren dil konusunda yeni arayışlara gidilmesine ve bu konuda araştırmalar yapılmasına yol açmıştır.Bu arayış 20.yüzyıl başlarına gelindiğinde Türkçe’nin yabancı kelimelerden arındırılması şeklini almıştır.

Harf inkılâbının olumlu sonuçları görüldükten sonra Atatürk, 1932 yılında “Türk dilinin kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğe kavuşmasını isteriz diyerek, dil konusunda yapılacak çalışmaları haber vermiştir. 1932’de bu gaye ile Türkçe’nin geliştirilmesini sağlamak üzere faaliyet yapacak Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu) kurulmuştur.Bu kurumun çalışmaları ile konuşma dili ile yazı dili arasındaki fark ortadan kaldırılmıştır.

3.Sosyal Alanda İnkılâp Hareketleri

Bu alanda yapılan inkılâplar toplum hayatına çeki düzen vermek, Batı standartlarında bir sosyal hayat oluşturmak ve Batı ile olan ilişkilerde bir karışıklığa meydan vermemek amacıyla gerçekleştirilmişlerdir.

a)Kılık Kıyafette Değişiklik

Türk Milletine her alanda çağın icaplarına göre bir görüntü ve kimlik kazandırmak düşüncesini taşıyan M. Kemal, kılık-kıyafet konusunda bir inkılâbın gerekliliğine inanmaktaydı.O, bu maksatla halka giydikleri kıyafetin millî olmadığını, daha medeni bir görüntüye bürünmesi gerektiğini yaptığı muhtelif konuşmalarda anlatmıştır.M. Kemal’in bu konudaki kararlılığının bir sonucu olarak, Bakanlar Kurulu 2 Eylül 1925’te memurların şapka giymeleri yönünde bir karar almıştır.Ancak meclis bu kararı anayasaya aykırı bularak kabul etmek istememiştir. Bunun üzerine 25 Kasım  1925 tarihinde T.B.M.M’ de “Şapka Giyilmesi” hakkında bir kanun kabul edilmiştir. Yine 2 Eylül 1925 günü alınan bir kararla, din adamı dışındaki kişilerin cübbe ve sarık giymeleri yasaklanmıştır. Daha sonra 3 Aralık 1934’te din adamlarının, dinî kıyafetlerini (en yüksek din görevlisi hariç) sadece ibadet yerlerinde giymeleri esası getirilmiştir.

Böylece cumhuriyetin ilk yıllarında kılık-kıyafet alanında gerçekleştirilen bu inkılâplarla ülkede büyük ölçüde birlik-beraberlik sağlanmış ve halka daha modern bir görüntü kazandırılmıştır.

b)Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması

Selçuklular ve Osmanlılar zamanında Anadolu’nun Türkleşmesinde ve halkın müslüman kimliği içinde yoğrulmasında büyük hizmetleri geçen tarikatlar ve bunların kurumlaşmış şekli olan tekkeler, daha sonra asıl fonksiyonlarını kaybetmişlerdir. Dolayısıyla gerçek anlamda varlık sebepleri ortadan kalkmıştır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında rejimi sağlamlaştırmak ve iç düzeni sağlamak amacıyla bir takım inkılâplara girişilince, Tekke ve Zaviyeler gerçekleştirilen bu inkılâplara karşı çıkmaya başlamışlardır.Halbuki yeni cumhuriyet rejiminde bu rejime ve inkılâplara karşı olan ve bu sebeple halk üzerinde olumsuz tesir yapabilecek böyle kuruluşlara ve yapılanmaya yer yoktu. M. Kemal bu konudaki kararlılığını, 1925’te yaptığı “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler,dervişler,müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru ve gerçek tarikat, medeniyet tarikatıdır” sözleriyle ortaya koymuştur. Bu düşünce ve kararlılığın ifadesi olarak, 30 Kasım 1925 günü kabul edilen bir kanunla tekke,zaviye ve türbeler kapatılırken,şeyhlik,dervişlik,dedelik,müritlik v.s. gibi unvan ve lakapların kullanılması da yasaklanmıştır.

c)Soyadı Kanunu

Cumhuriyet öncesi Türk toplumunda ailelerin dinî, sosyal,ailevî ve asalet kaynaklı lakaplar taşımaları,gerek insanlar arasında ayırıma yol açmakta,gerekse toplumsal ilişkilerde (nüfus,askerlik vb.) karışıklıklara neden olmaktaydı.Bu durum,cumhuriyetin millî sınırlar içinde tüm insanları eşit kabul etme mantığıyla bağdaşmıyordu.Dolayısıyla hızla modernleşen Türk toplumunda böyle bir bölünmüşlüğe yer verilmemeliydi.Bu gaye ile 21 Haziran 1934’te “Soyadı Kanunu” kabul edilmiştir.Bu kanuna göre; her Türk kendi adından başka ailesinin ortak olarak kullanacağı bir soyadı alacaktır.Alınan bu soyadları Türkçe olacak,yabancı milletlere ait adlar kullanılmayacak,soyadlarının ahlaka aykırı e komik olmamasına özen gösterilecektir.

24 Kasım 1934 tarihinde kabul edilen bir kanunla da,  M. Kemal’e T.B.M.M. tarafından “Atatürk” soyadı verilmiştir.

Yine bu tarihte   ağa, hacı , hafız, molla, hoca, efendi, bey,   beyefendi, hanım, hanımefendi, paşa, hazret gibi unvan ve lakapların soyadı olarak alınması yasaklanmıştır.Soyadı kanununun kabul edilmesi ile toplum hayatında yeni bir düzen ve disiplin sağlanırken, aile ve fertlerin de tam olarak tanınması mümkün olmuştur.

d) Kadı Haklarının Kabulü

Başta Atatürk olmak üzere T. C ’nin kurucuları, Türk Milleti’nin kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın çağdaşlaşması görüşündeydiler. Dolayısıyla o tarihe kadar toplum hayatında aktif olarak yer alamamış olan Türk kadınlarının, bir an önce aktif hale getirilmeleri ve bunu sağlayacak bir takım kanuni düzenlemelerin yapılması gerekmekteydi. Türk kadını statüsü gereği erkeklerin gerisinde olduğu halde, Millî Mücadele sırasında erkeklerin yanında yer almış, Millî Mücadelenin kazanılmasında etkin rol oynamıştı.Bu nedenle Türk kadınına toplumda hak ettiği yer verilmeliydi.

Atatürk, Türk Milletini kalkındırmak ve çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırmak isterken,  kadınların bunun dışında tutulmasının mümkün olamayacağını belirtiyor ve 21 Mart 1923 tarihinde bir konuşmasında, “Kadınlara bir takım haklar tanınmasının gereği üzerinde” duruyordu

ATATÜRK  DÖNEMİ  SONRASI  TÜRKİYE

A)İnönü Dönemi İç Politikası

Atatürk’ün ölümünün ertesi günü, 11 Kasım 1938’de İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığına seçilmesiyle, Türkiye’de yeni bir dönem başlamıştır. İsmet İnönü, Atatürk kadar karizmatik özellikler taşımasa da, Kurtuluş Savaşı yıllarındaki başarıları ve CHP içindeki etkinliği ile 1950 yıllarına kadar ülkeyi tek başına yönetmeyi başarmış ve bu döneme damgasını vurmuştur. 1924 anayasasının cumhurbaşkanına verdiği yetkilerin sınırlı olmasına rağmen, İsmet Paşa CHP ve meclis içindeki gücünü korumuş, “Milli Şef” ve “Değişmez Genel Başkan” sıfatlarıyla ülkenin kaderini doğrudan etkilemiştir.

İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı ile ilgili dönemin temel meseleleri,  II.Dünya Savaşı ve Çok Partili Siyasî Hayata Geçilmesidir.

İnönü 1939’a kadar Atatürk’ün son başbakanı Celal Bayar ile çalışmıştır. Dış politika ilkeleri ve ekonomik politikaları farklı olan bu iki devlet adamı, iki ay kadar devletin zirvesinde bulunan ilk iki ismi oluşturmuşlardır. Ancak iki ay sonra Celal Bayar kabinesinde iki önemli değişiklik yapılmış, Dışişleri ve İçişleri Bakanları İnönü’nün benimsediği isimlerle değiştirilmiştir. Bu değişiklikler İnönü döneminde iç ve dış politikada Atatürk  döneminden farklı bir siyaset izleneceğinin göstergesidir. Bu dönemde yaşanan bir diğer önemli gelişme de, 26 Ararlık 1938’deki CHP. Olağanüstü Kurultayının toplanmasıdır.Bu kurultayda İsmet İnönü “Değişmez Genel Başkan e Millî Şef” ilan edilmiştir. Böylece İsmet Paşa’nın yaklaşık 12 yıl sürecek olan “Millî Şef ” lik dönemi başlamıştır. Bu durumdan memnun olmayan Celal Bayar’ın Başbakanlıktan ayrılmasıyla, 25 Ocak 1939’da Refik Saydam yeni hükümeti kurmuştur.

İsmet Paşa’nın Cumhurbaşkanlığının ilk yılları, II. Dünya savaşı yılları olduğu için, tüm ekonomik ve siyasî girişimler, bu dönemde Türkiye’yi bu savaşın olumsuz etkilerinden uzak tutmak adına gerçekleştirilmiştir. Ne zaman biteceği bilinmeyen bu savaş yüzünden çok sayıda genç askere alınmış, temel ürünlerle ilgili olarak devlet stokları geniş tutulmuştur. Bunlar iç piyasada büyük bir darlığın yaşanmasına ve fiyatların olağanüstü artmasına yol açmıştır.Hükümet karaborsacılarla ve stokçularla yoğun bir biçimde uğraşmışsa da, bu mücadelede toplumun geniş katmanlarını memnun edecek bir başarı elde edilememiştir. 1942’de Refik Saydam’ın ölümü üzerine Şükrü Saraçoğlu Başbakan olmuştur. Bu yılların en önemli olayı  Varlık Vergisi  Kanunu’nun çıkarılmasıdır. Servetlerin bir defaya mahsus vergilendirildiği, vergisini ödemeyenlerin bedensel çalışmaya tâbi tutulduğu bu uygulama, büyük tartışmalara yol açmış ve 1944 yılı başlarında kaldırılmıştır. Tarım kesimiyle ilgili olarak ise Nisan 1944’de Aşar vergisinin bir benzeri olan “Toprak Mahsulleri Vergisi Kanunu” çıkarılmıştır.Gerek Varlık vergisi, gerekse 1946’da kaldırılan Toprak Mahsulleri vergisi halkın İnönü dönemi hükümetlerinden soğumasından başka önemli bir sonuç doğurmamıştır. Ekonomik alandaki tüm olumsuzluklara rağmen, bu dönemde Türkiye silah sanayiinde kullanılan kromu, savaşan ülkelere satarak döviz rezervlerinde olağanüstü bir artış yaşamıştır.

İnönü döneminde, Atatürk döneminde başlatılan eğitim faaliyetlerine, özellikle kırsal kesim ağırlıklı olarak hız verilmiş ve Köy Enstitüleri projesi hayata kazandırılıştır. Kırsal kesimle ilgili olarak bu dönemde Toprak ve Tarım Reformu çalışmalarına yeniden hız verilmiş ve topraksız köylü bırakılamaması arzulanmıştır. Ancak geniş arazi sahiplerinin tepkisi ve konuyla ilgili alt yapı yetersizlikleri yüzünden bu proje başarıya ulaştırılamamıştır. Bu dönemde yine eğitim alanında klasik müzik eğitimine önem verilmesi, tiyatronun yaygınlaştırılması, kütüphaneler açılması, doğu ve batı klasiklerinin Türkçe’ye kazandırılmasına yönelik çalışmalar yapılmıştır.

İnönü döneminin iç politikadaki en kayda değer olayı ise, çok partili siyasi hayata geçiş için atılan adımlardır. 1939 Mayıs’ında toplanan CHP 5. Kurultayı’nda hükümeti denetlemekle görevli 21 kişilik bir Müstakil Grup kurulmuştur. Ancak hükümeti denetlemek işlevini üstlenen bu grup,CHP’nin doğrudan denetiminde olduğu için demokrasi konusunda beklenen faydayı sağlayamamıştır. İnönü döneminde, Atatürk döneminde siyasetten uzaklaştırılmış olan Kazım Karabekir, Fethi Okyar, Rauf Orbay ve Ali Fuat Cebesoy gibi isimler, yeniden milletvekili yapılarak, bir yumuşama sağlanmıştır. Fakat demokrasi yolunda asıl ciddî ve kalıcı girişim, 1945’de iç ve dış dinamiklerin etkisiyle gerçekleşmiştir. Terakkiperver C. Fırkası ve Serbest C. Fırkası denemelerinin bıraktığı heyecanın halen sürdüğü Türkiye’de, İnönü dönemi hükümetlerini yeniden çok partili siyasî hayata geçme kararına iten iç dinamiklerin başında, savaş yıllarında uygulanan ve özellikle kırsal kesimde yaşayanlarla, esnaf-tüccar kesimini memnun etmeyen ekonomik politikaların bu kesimlerde yarattığı huzursuzluk gelmektedir.Bir başka iç dinamik ise 1923’den beri iktidarda bulunan CHP’nin ciddi bir yıpranma sürecine girmesi ve kendini yenileme ihtiyacı duymasıdır.

Türkiye’nin demokrasiye yönelmesinde etkili olan dış dinamiklerin başında ise II. Dünya Savaşı’nı ABD, İngiltere, Fransa gibi demokrasiyi savunan ülkelerin kazanması gelmektedir. II. Dünya Savaşı’nın sonu ile birlikte dünyada yeni dengeler oluşmaktadır. Türkiye’nin bu yeni oluşumun içinde yer alabilmesi ise, Batı’nın her alandaki standartlarını benimsemesi ile yakından ilgilidir. Ancak Türkiye’nin Batı’ya yönelmesini hızlandıran asıl önemli gelişme 1945 yılındaki Sovyet tehdididir. Stalin yönetimindeki S. Rusya’nın 1925 yılında Türkiye ile yapılan antlaşmayı uzatmayacağını açıklaması, bununla yetinmeyerek Kars, Ardahan, Artvin’i isteyen ve boğazların ortaklaşa savunulmasını öngören bir nota vermesi Türkiye’de tepkiye neden olmuştur.

Bu iç ve dış gelişmelere bağlı olarak Türkiye’de CHP. Dışında başka siyasî partilerin de kurulması gerektiği yolunda ilk ciddi açıklama, B. Milletler Örgütü’nün kuruluşu için San Francisco’da bulunan Türk heyetinden gelmiştir. İsmet Paşa da II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle ilgili olarak yaptığı konuşmada, “demokrasiye geçileceğini” açıklamıştır.Bu konudaki bir başka önemli adım da,  Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü’nün CHP Meclis Grubu Başkanlığına erdiği “Dörtlü Takrir”dir. Bu ılımlı havanın etkisiyle 18 Temmuz 1945’de “Millî Kalkınma Partisi” kurulmuştur. 7 Ocak 1946’da CHP’den ayrılmış olan Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat köprülü’nün önderliğinde “Demokrat Parti”’nin kurulmasıyla artık demokrasiye geçiş çabaları, geri dönülmez bir seviyeye gelmiştir.

Savaş yıllarında ihmal edilen kırsal kesim insanlarıyla, yine savaştan olumsuz yönde etkilenen büyük ve küçük sermaye çevreleri için bir umut ışığı olan Demokrat Parti, aynı zamanda demokrasiye özlem duyanlar için de ideal bir siyasî platform olarak görülmekteydi. D.P.’nin kurulmasından kısa bir süre sonra 1946 Temmuz’unda ilk tek dereceli ve çok partili seçimler yapılmıştır. Açık oy-gizli tasnif yöntemiyle yapılan bu seçimlerde D.P.’nin halktan gördüğü yoğun ilginin henüz sandığa yansımamış olduğu  görülmüş ve CHP 390, DP ise 66 milletvekilliği kazanmıştır.

1946 seçimlerinden sonra kan değişikliğine gitmek isteyen İnönü, Saraçoğlu’nun yerine Recep Peker’i başbakanlığa getirmişse de, D.P.’nin büyümesine engel olamamıştır. Bir süre sonra Recep Peker’in istifası üzerine 1947’de Hasan Saka yeni hükümeti kurmuştur. Bu arada D.P.’de huzurlu değildir. Bu partiden de Fevzi Çakmak’ın önderliğinde ılımlı bir grup ayrılarak, 1948’de “Millet Partisi”’ni kurmuştur.

CHP. Cephesinde Hasan Saka’nın da istifasıyla, İnönü’nün son başbakanı olan Şemsettin Günaltay yeni hükümeti kurmuştur. 1950’de yapılan genel seçimlerde, seçim sisteminde değişikliğe gidilerek, çoğunluk sistemine dayanan ancak gizli oy-açık tasnif usulüne göre seçim gerçekleşmiştir. Bu seçimlerde büyük bir üstünlük sağlayan D.P. % 53.3 oy oranıyla, 408 milletvekili çıkarmıştır. Böylece CHP iktidarı D.P.’ye devretmiştir.

Demokrat Parti Dönemi (14 Mayıs 1950-27 Mayıs 1960)

1950 seçimleri sonrasında İnönü’nün Cumhurbaşkanlığından ayrılması ile Celal Bayar Türkiye’nin üçüncü cumhurbaşkanı olarak göreve başlamıştır. Adnan Menderes ise başbakan olarak atanmıştır. D.P.’nin ilk yıllarında  dışarıdan, özellikle ABD’den gelen yardımlar sayesinde görülmemiş bir bolluk yaşanmıştır. 1952’de Türkiye’nin Nato’ya girmesiyle, II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan yalnızlık da sona ermiştir.Doğal olarak bu gelişme iç politikaya da yansımış ve D.P.’nin gücü ve halktan aldığı destek artmıştır.

D.P.’nin iktidar gelmesiyle birlikte 1923’den beri uygulanan denk bütçe ilkesinden vazgeçilmiş, para ve maliye politikası kökten değiştirilmiştir. Ekonomik canlanmayı gerçekleştirmeye çalışan yeni hükümet, harcamalarını artırmıştır.D.P.’nin ekonomideki temel hedefi, ekonomik kurumsallaşmayı gerçekleştirmek ve özel sektörün gelişmesine öncelik tanımaktır. İlk yıllarda ekonomide büyük bir canlanma yaşanmış, millî gelirde %15’lik bir artış görülmüştür. Fakat 1954 yılından sonra özellikle dış ticarette denge bozulmaya başlamış ve hükümet kaçınılmaz olarak dış borçlanmaya yönelmiştir. Bu borçlanma siyaseti 1958’de devalüasyona, yani Türk parasının değer kaybetmesine yol açmıştır.

Kırsal kesimde de D.P.’nin iktidara gelmesiyle canlanma yaşanmış, özellikle Marshall yardımı sayesinde başta traktör olmak üzere, tarım aletlerinin yaygınlaştırılması gerçekleştirilmiştir. (1948’de 1800 traktör var iken, 1957’de 44.000 traktöre ulaşılmıştır.)

D.P., Sanayileşme konusunda önceliği özel sektöre vermekle birlikte, devlete it kuruluşları genişletmek ve yeni fabrikalar açmaktan da geri durmamıştır. Bu dönemde açılan  bazı devlet işletmeleri şunlardır. MKE (1950), Denizcilik Bankası (1951), EBK (1952), DMO (1954), TPAO (1954), Türkiye Selüloz ve Kağıt Fab. (1955) ve Ereğli Demir ve Çelik Fab.(1960) ‘dır. Ancak 1957’den sonra dış kredi alınmasının zorlaşması, ekonomik durumu olumsuz yönde etkilemiş ve yatırımlarda ciddi bir azalma görülmüştür.

DP. döneminde ulaşım sektöründe de gelişmeler yaşanmış, ancak bu dönemde Atatürk ve İnönü dönemlerinin aksine demiryollarına değil, karayolu yapımına öncelik verilmiştir.DP. döneminin eğitim politikası da CHP’den farklı olmuştur. Atatürk döneminde açılmış olan  Halkevlerinin 1951 yılında kapatılması ve İnönü döneminde kurulan Köy Enstitüleri’nin kapatılarak İlkokula dönüştürülmesi bu farklı politikanın en çarpıcı örnekleridir. Bununla birlikte bu dönemde ilk ve orta öğretimde okul, öğrenci ve öğretmen sayısında önemli artış yaşanmıştır. 1957’de O.D.T.Ü.,1958’de ise Erzurum Atatürk Ün. açılmıştır.

Olumlu ve olumsuz çeşitli gelişmeler karşısında DP. Yöneticilerinin iktidara yeterince hazırlıklı olmamaları ve CHP’nin muhalefet deneyimsizliği iki siyasî parti arasındaki ilişkileri gün geçtikçe gerginleştirmiş ve ülke kısa sürede kısır siyasî çekişmelere sürüklenmiştir. 1951’de Halkevlerinin devletleştirilmesi ve malvarlığının hazineye aktarılması, 1953’de CHP’nin tüm malvarlığının “Haksız kazanç” iddiasıyla hazineye geçirilmesi, 1954’de Köy Enstitüleri’nin kapatılması, basın üzerindeki baskıların artırılması iktidar-muhalefet ilişkilerini kopma noktasına getirmiştir.DP’nin “devr-i sabık” yaratma politikası, CHP’nin iyice hırçınlaşmasına yol açmıştır.

Bu ortamda yapılan 1954 seçimlerini yine DP kazanmıştır.CHP’nin bu seçimlerde meclisteki milletvekili sayısı 31’e düşmüştür. DP’nin gücünü artırmış olması, toplumun DP’nin uyguladığı politikayı desteklediği anlamına gelmekteydi. Bu nedenle DP, muhalefet üzerindeki baskısını, 1954’den sonra daha da  artırmıştır. Gazetecilere hapis ve para cezalarının verilmesiyle, CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’in bir gün göz altında tutulması ve daha sonra 6 ay hapis cezasına çarptırılması iktidar-muhalefet ilişkilerini iyice çıkmaza sürüklemiştir. 1954-57 arasında DP iktidarın belki de en önemi olayı, 6 / 7 Eylül olaylarıdır. 6 Eylül 1955’de Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldığı yönünde çıkan haberler üzerine, galeyana gelen bir grup tarafından İstanbul’daki  Rumların ev ve işyerleri tahrip edilmiş, mezarlık ve kiliseleri yağmalanmıştır. Ordu birliklerinin müdahalesiyle bastırılan olaylar sonucunda, sıkıyönetim ilân edilmişse de, Türkiye’nin dış politikada aldığı yara kapatılamamıştır.

DP-CHP gerginliğinin artması yüzünden seçimler bir yıl önceye alınarak 1957’de yapılmış DP seçimleri kazanmışsa da,oylarında belirli bir düşüş yaşanmıştır. Bu yeni dönemde DP, ortaya çıkan ekonomik bunalım karşısında çaresiz kalmış ve IMF ile Dünya Bankası’nın dayatmalarına direnememiştir.1958’de Irak’ta bir askerî darbe ile ordunun yönetime el koyması Menderes iktidarını kuşkuya kapılmaya itmiş ve DP potansiyel bir tehlike olarak gördüğü CHP üzerindeki baskılarını artırmıştır. Bu kuşku 1958’de Vatan Cephesi’nin DP tarafından kurulmasına yol açmış, siyasal kamplaşma, dolayısıyla gerginlik iyice büyümüştür.DP iktidarının sonunu hazırlayan gelişme ise 1960’da kurulan Tahkikat Komisyonu’dur. Başta CHP olmak üzere meclis içi ve dışı tüm muhalefeti her türlü siyasî faaliyetten uzaklaştırmayı hedefleyen bu komisyon, sorunları çözemediği gibi, üniversite öğrencilerinin sokağa dökülmesine neden olmuştur. 28 Nisan 1960’da İstanbul Üniversitesi’nde bir öğrencinin öldüğü ve çok sayıda öğrencinin yaralandığı olaylar sonunda sıkıyönetim ilân edilmişse de, olaylar Ankara’ya sıçramıştır. 21 Mayıs’ta Ankara!da Harp Okulu öğrencilerinin yapmış olduğu yürüyüşle verilen mesajın, iktidar tarafından anlaşılamamasından kısa süre sonra, 27 Mayıs 1960’da gerçekleştirilen bir askerî darbe sonucu DP iktidarına son verilmiş, Celal Bayar ve Adnan Menderes görevlerinden ayrılmak zorunda kalmışlardır.

İnönü Dönemi Türk-Dış Politikası

 

a-)II.Dünya Savaşı Yılları

 

           Türkiye II. Dünya Savaşı’nda coğrafi konumu yüzünden revizyonist ve antirevizyonist devletlerin, kendisini yanlarında savaşa sokmak amacıyla uyguladıkları yoğun baskılarla karşı karşıya  kalmıştır. Türkiye’nin savaşan tarafların baskıları karşısındaki politikası, tarafsız kalmaktır.

               1-)Sovyet-Alman İttifakı Döneminde Türkiye:

Türkiye,İngiltere ve Fransa ile 1939’da Üçlü İttifakı imzaladığı sırada, II. Dünya Savaşı başlamıştı. Bu arada Almanlara yenilen Polonya, Almanya ile S.Rusya arasında paylaşılmış, Sovyetler Baltık Devletlerinde üstler edinmişti Türkiye antirevizyonist devletlere sempatik bakmakla birlikte bu savaşta yer almamak niyetindeydi.Ancak 1940 Mayıs’ında Almanya’nın Fransa’ya saldırması, İtalya’nın da Almanya’nın yanında yer almasıyla savaş Akdeniz’e de yayılmıştır. Bu durumda İngiltere ve Fransa, Üçlü İttifak gereği Türkiye’nin de savaşa katılmasını istemişlerdir. Ancak S.Birliği’nden duyduğu endişe yüzünden Türkiye müttefiklerin bu isteğini yerine getirmemiş, bu arada Fransa Almanya tarafından saf dışı edilmiş, yalnız kalan İngiltere’de bu istekte fazla ısrarcı olmamıştır.

    Ekim 1940’da İtalya’nın Yunanistan’a saldırması, 1941’den itibaren Almanya’nın Balkanlara inmesi Türkiye ile birlikte İngiltere ve Sovyetleri de telaşlandırmıştır. Bu durum Almanya ile Sovyetler arasında gittikçe artan bir nüfuz çatışmasına yol açmış ve bu gelişme Türk-Sovyet ilişkilerinin düzelmesine neden olmuştur.Bu dönemde İngiltere tekrar Türkiye’yi savaşa girme konusunda zorlamaya başlamıştır. Ancak Türkiye yeteri hazırlığı olmadığı gerekçesiyle bu talebi de reddetmiştir.Bu arada Almanya ile Sovyetlerin arası iyice bozulmuştur.

    2-Alman-Sovyet Savaşı ve Türkiye:

    1940 yılı Aralık ayında Alman Başbakanı Hitler, Sovyet Rusya’ya savaş açmaya karar vermiştir. Almanya ile ilişkileri bozuldukça Türkiye’ye yaklaşan Sovyetler, bu gelişme üzerine bir bildiri yayınlayarak,Türkiye ile 1925’de yaptıkları “Saldırmazlık Antlaşması”nın yürürlükte olduğunu ilân etmişlerdir Böylece Türkiye üzerindeki Sovyet tehdidi büyük ölçüde kalkmıştır.Buna karşılık Türkiye bu sefer de Alman baskısı ile karşı karşıya kalmıştır.Almanya’nın, S. Rusya’ya saldırmasıyla Türkiye büyük  ölçüde rahatlamıştır.Ancak bu sefer de Türkiye, I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi, İngiltere’nin boğazlar üzerinde Rusya’ya taviz vermesinden korkmuştur.S.Birliği ile İngiltere’nin Montrö Sözleşmesine saygılı olduklarını ilân eden ortak notasıyla, bu sıkıntıda halledilmiştir.

3-Antirevizyonistlerin Türkiye’yi Savaşa Sokma Çabaları:

 

    ABD’nin, Japonya’nın Pearl Harbour baskını üzerine savaşa katılması sonucu, İngiliz-ABD-Sovyet işbirliği süreci başlamış ve savaşın bu devresinde başta İngiltere olmak üzere, müttefikler Türkiye’ye savaşa girme konusunda yeniden baskı yapmaya başlamışlardır. Müttefikler özellikle K.Afrika’da yenilen Almanya’yı, Balkanlardan atmak için, Avrupa ve Balkanlarda Almanya’ya karşı girişecekleri savaşlarda, Türkiye’nin de yer alması görüşündedirler.Müttefiklerin bu kararı 1943’de Adana’ya gelen Churchill tarafından Cumhurbaşkanı İnönü’ye iletilmiştir.Almanların Stalingrad’da durdurulmasıyla Sovyetlerin tavrı değişmiştir.

4-Yalta Konferansı ve Türkiye’nin Savaşa Girmesi:

    4-11 Şubat 1945’de yapılan Yalta Konferansı’nda, San Franssısco’da toplanacak olan Birleşmiş Milletler Konferansı’na kurucu üye olarak katılacak devletlerin, 1 Mart 1945’den önce revizyonist devletlere savaş açmış olmaları şartını kabul etmiştir.Bunun üzerine Türkiye 23 Şubat 1945’de Almanya ve Japonya’ya savaş ilan ederek, Yalta  Konferansı’nın kararlarına uyan bir devlet olarak Birleşmiş Milletlerin kurucu üyeleri arasında yer alma hakkını kazanmıştır. 10 Ağustos 1945 de Japonya’nın teslim olması ile II. D.Savaşı sona ermiştir.

    II. Dünya Savaşı’ndan Sonra Türk Dış Politikası

    II.Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle uluslararası sistem ciddi bir yapısal değişime uğramıştır. Uluslararası sistemdeki bu köklü değişiklik ülkelerin dış politikalarına yansırken, Türkiye’nin dış ilişkilerinin yeniden düzenlenmesinde etkili olmuştur.Nitekim II. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin dış politikasına egemen olan ve ona yön veren esas unsur, savaş sonrası Avrupa dengesinde meydana gelen boşluklardan yararlanan Sovyetler Birliği’nin Türkiye üzerindeki istekleridir.

A-) Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den İstedikleri

              

               II.Dünya Savaşı yıllarında Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye yönelik politikası cephe durumlarına göre değişiklikler göstermiş, savaş sonunda gerçek niteliğini kazanmıştır.Sovyet Hükümeti 1945’de, 17 Aralık 1925 tarihli “Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması”nı günün şartlarına ve II. Dünya Savaşı sonunda ortaya çıkan duruma uymadığı gerekçesiyle feshetmiştir.Türkiye iki ülke arasında dostluk ve iyi ilişkilerin devamı için yeni bir antlaşma yapılabileceğini Sovyetlere bildirmişse de, çok geçmeden Sovyetlerle, Türkiye’nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğünden bazı tavizler vermeden anlaşılamayacağı ortaya çıkmıştır. Çünkü Rus yetkili Molotov, Türkiye’nin Sovyet büyükelçisine 7 Haziran 1945’de, iki  ülke arasında yeni bir antlaşma yapılabilmesi için,Boğazların Türkiye ile birlikte savunulması, bunu sağlamak için Sovyetlerle boğazlarda deniz ve kara üstleri verilmesi,Kars ve Ardahan’ın Sovyetlere iade edilmesi gerektiğini bildirmiştir. Türkiye’nin kabul edilmesi mümkün olmayan bu istekleri reddetmesi üzerine, 1945 Haziran’ından itibaren Sovyetler tarafından Türkiye’ye siyasî baskı uygulanmaya başlanmıştır.

    ABD ve İngiltere’nin, Sovyetler Birliği ile savaş sonunda işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla yaptıkları Postdam Konferansı’nda görüşülen en önemli meselelerden biri Türk boğazlarının durumu olmuştur. Konferansta Sovyetler, Boğazlar meselesinin sadece Türkiye ile kendisini ilgilendiren bir mesele olduğunu belirterek,boğazlarda askerî üstler istemiştir. Sovyetler Postdam Konferansı’ndan bir yıl sonra 8 Ağustos 1946’da, Boğazlar ile ilgili görüşlerini içeren bir notayı Türkiye’ye vermiştir. Sovyetler bu notada; II.Dünya Savaşı sırasında meydana gelen olayların, Montrö Sözleşmesi’nin Karadeniz devletlerinin güvenliğini sağlamakta yetersiz kaldığını ileri sürerek, Boğazlardan geçiş rejimini düzenleme yetkisinin, Türkiye ile Karadeniz devletlerine ait olmasını, boğazların Türkiye ile S.Birliği tarafından ortaklaşa savunulmasını istemiştir. Sovyetlerin bu notası üzerine ABD ve İngiltere ile durumu görüşen Türkiye, bu istekleri reddetmiştir.Sovyetler bu isteklerini Türkiye’ye kabul ettirmek için siyasî baskı yapmaya devam etmiş,24 Eylül 1946’da ikinci bir nota vermiştir.Bu baskılar karşısında Türkiye, İngiltere ve ABD’nin desteğini sağlamak amacıyla faaliyetlerini artırmıştır.

a-)ABD’nin Türkiye’yi Desteklemesi                                                                                                              

Türkiye,Sovyet tehlikesine karşı bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü koruyabilmek amacıyla, 1939’dan itibaren gerek ittifak içinde bulunduğu İngiltere’nin,gerekse II.Dünya Savaşı sonunda süper güç olarak ortaya çıkan ABD’nin desteğini aramıştır.Fakat bir taraftan Türkiye’nin II.Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmış olması, diğer taraftan da Türkiye’de tepki uyandıran Sovyet davranışlarının ABD ve İngiltere tarafından aynı tepkiyle karşılanmaması yüzünden Türkiye başlangıçta istediği desteği elde edememiştir.Ancak 1945-46 yıllarında cereyan eden olaylar,İngiltere ve ABD’ni politikasını değiştirmeye yöneltmiştir.

    II.Dünya Savaşı’ndan itibaren Türkiye  ve Yunanistan’a askerî yardıma devam eden İngiltere, 21 Şubat 1947’de ABD’ne verdiği bir muhtıra ile, artık bu ülkelere yardıma devam edemeyeceğini, fakat batı dünyasının savunması bakımından bu ülkelerin bağımsızlığının önemli olduğunu, bu sebeple ABD’nin askerî ve ekonomik yardımının şart olduğunu bildirmiştir.İngiltere’nin bu muhtırası, O’nun özellikle Ortadoğu’daki yerini ABD’ye terketmek zorunda kaldığını göstermektedir.Bu sebeple İngiliz muhtırasını alan ABD yönetimi, Sovyet yayılmacılığını durdurmak üzere harekete geçmeye karar vermiştir

    Sonuçta ABD Başkanı Truman, Kongrede 12 Mart 1947’de daha sonraları “Truman Doktrini” adını alan mesajını okumuş ve Kongreden hükümete Türkiye ve Yunanistan’a askerî yardım yapılması konusunda yetki verilmesini istemiştir.Buna dayanarak hazırlanan “Yunanistan ve Türkiye’ye Yardım Kanunu” 22 Mayıs 1947’de yürürlüğe girmiştir.12 Temmuz 1947’de Türk-Amerikan ikili antlaşmasının imzalanmasının ardından ABD,Türkiye’ye askerî yardım yapmaya başlamıştır.Truman Doktrini,Sovyet baskısı karşısında devamlı ABD’nin desteğini arayan Türkiye’de büyük memnuniyet yaratmıştır.Ancak daha sonraki yıllarda ikili anlaşma ile getirilen sınırlamalar Türkiye açısından bir takım sıkıntılar doğurmuştur.

    Truman Doktrini, II.Dünya Savaşı’nın geçiş devresini sona erdirmiş, dünyanın iki bloğa ayrıldığını ve Sovyet-ABD mücadelesinin, yani soğuk savaş döneminin başladığını ilân etmiştir.

    Askerî yardım amaçlı Truman Doktrini’nden sonra Türkiye ile ABD arasında 4 Temmuz 1948’de ekonomik işbirliği antlaşması imzalanmıştır.Antlaşmadan sonra Marshall Plânı çerçevesinde 1949-1951  yılları arasında ABD,Türkiye’ye ekonomik yardım yapmıştır.Türkiye bu yardımlarla birlikte artık batı yanlısı bir politika takip etmeye başlamıştır.

b-)  NATO’nun  Kuruluşu

II.Dünya Savaşı’nda  Avrupa’nın yıkılmış olması, Sovyetlere karşı bir denge unsuru olan ABD’nin Avrupa’dan çekilmesi,kuvvetler dengesinin Sovyetler Birliği lehine bozulmasına yol açmış ve Sovyetler Avrupa’nın en güçlü devleti haline gelmiştir.Sovyetler, Almanya ve Japonya’nın yenilmesi ile doğusunda ve batısında meydana gelen boşlukta yayılma politikası  uygulamıştır. Sovyetlerin bu yayılmacı politikasına karşın ABD,Truman Doktrini ve Marshall Plânını uygulamaya başlamış, bunun üzerine faaliyetlerini artıran Sovyetler Birliği 5 Ekim 1947’de diğer peyk ülkelerle birlikte “Kominform”’u kurmuştur.Böylece Doğu Bloku’nun resmen ortaya çıkmasıyla, dünya iki bloğa ayrılmıştır.

    Avrupa ülkelerinin güvenliğini sağlayacak herhangi bir ittifak veya teşkilat mevcut değildir.Avrupa’da birleşme yönünde ilk adım,İngiltere ve Fransa arasında imzalanan Dunkerk Antlaşması ile atılmıştır.Prag darbesi Avrupalıları telaşlandırarak, 1948’de Brüksel Paktını imzalamalarına yol açmıştır.Ancak ABD bu ittifaka dahil olmadığından, Batı Avrupa ülkelerinin savunma amacıyla oluşturdukları bu pakt, Sovyetlere karşı bir denge unsuru olmaktan uzak kalmıştır.Bu yüzden de Batı Avrupa ülkeleri ABD’ni ittifaka dahil edebilmek için faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardır. Sonuçta ABD.Kongresinde kabul edilen Vanderberg kararı ile ABD 1823’ten beri uyguladığı Montrö Doktrinini terkederek, dış politikasında önemli değişiklikler yapmıştır. ABD’nin dış politikasında yaptığı bu değişikliklerden sonra, Brüksel Paktı sonucunda kurulan Batı Avrupa Birliğine, ABD ve Kanada da dahil olmuş, böylece 12 ülke arasında kısa adı NATO olan ( North Atlantic Treaty Organization ) Kuzey Atlantik İttifakı kurulmuştur.(4 Nisan 1949)

c-)Türkiye’nin NATO’ya Girmesi   

 

Türkiye’nin NATO’ya girme fikri,II. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan Batı Bloku’na bağlanma çabalarının sonucudur.Aslında savaştan sonra Türkiye’nin Batılılara yaklaşma politikasını bir yandan ülkenin ekonomik kalkınması,özellikle silahlı kuvvetlerin modernizasyonu için gereken kaynakların Batıdan kolayca sağlanabileceği, bir yandan da Atatürk tarafından başlatılan çağdaşlaşma hareketleri sonucu Türkiye’nin batılı bir ülke olabilme yolunda yaptığı tercihin doğal bir sonucu olarak görmek lazımdır.Türkiye’yi Batı’ya yönelten somut sebep ise,Sovyetlerin Türkiye’ye yönelik bir tehdit oluşturmaya başlamasıdır.

    Sovyet tehdidi yüzünden Türkiye NATO’ya daha kuruluş aşamasında dahil olmak girişiminde bulunmuş, ancak sonuç alamamıştır.8 Ağustos 1949’da Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğine alınması,Türk devlet adamlarını NATO’ya girme konusunda cesaretlendirmiş ve müracaatlarına haklı bir sebep hazırlamıştır.Ancak Türkiye’nin NATO’ya girme çabaları özellikle Avrupalı üyelerin itirazlarına yol açmıştır.Avrupalı ülkelerden farklı düşünen İngiltere ise Türkiye ve Yunanistan’ın, Avrupa Savunma Cephesi yerine oluşturulacak,Ortadoğu Savunma Planı içerisine alınması gerektiği düşüncesindedir.

    Bu arada 1950 seçimleri ile D.P. iktidara gelmiş,DP yönetimi dış politikada CHP’nin politikasına yakın bir politika izlerken,ekonomide batıya daha yakın bir ekonomik politika uygulamaya başlamıştır.Batı ile yakınlaşabilmek için,Türkiye’nin NATO’ya girmesini zorunlu gören DP yönetimi, bu sırada patlak veren Kore Savaşını fırsat bilerek, TBMM’nin onayını almadan 4500 kişilik bir Türk birliğini Kore’ye göndermiştir.Kore Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin NATO’ya alınması konusunda ABD’nin tavrı değişmeye başlamıştır. Çünkü Kore Savaşı II.Dünya Savaşı’ndan sonra artık çıkması beklenmeyen bölgesel savaşların hiç de ihtimal dışı olmadığını göstermiş ve NATO ülkelerini özellikle de ABD yönetimini Sovyetler karşısında daha etkili tedbirler almaya yöneltmiştir.Sonuçta Sovyetler Birliği’ne karşı set çekme ve çıkabilecek muhtemel bir savaşta askerî üstlere ihtiyaç duyulması sebebiyle ABD. Türkiye’nin NATO’ya alınmasını gerekli görmüştür.Dolayısıyla Türkiye’nin NATO’ya alınmasında,Kore’deki askerî başarısı,uluslararası sorunlarda Batılılarla birlikte hareket etmesi,modern olmamasına rağmen güçlü bir kara ordusuna sahip olması,jeopolitik konumu birinci derecede etkili olmuştur.

    TBMM.18 Şubat 1952’de Kuzey Atlantik Antlaşmasını onaylamış, böylece Türkiye resmen NATO’nun üyesi olmuştur.

    Türkiye NATO’ya girmekle, Sovyet tehdidine karşı Batı savunma sistemi içinde güvenliğini sağlamış,ABD’nin Türkiye’ye yönelik askerî ve ekonomik yardımlarına düzenli bir işlerlik kazandırılmıştır.Türk devlet adamları uzun yıllar Atlantik İttifakını,bir savunma ittifakı olmaktan öte bir dünya görüşü ve millî bir dış politika unsuru olarak değerlendirmişlerdir. Bu anlayışın sonucu olarak Türkiye,uluslararası sorunlarda Batı ülkeleriyle, özellikle de ABD ile ortak hareket etmeye başlamıştır.

    Soğuk Savaş Dönemi Türk-Dış Politikası

Bu dönemde Türkiye’yi yönetenler Atlantik Antlaşmasını millî bir politika, bir dünya görüşü olarak değerlendirdikleri için,Stalin’in ölümünden sonra Sovyetlerin politikasında görülen yumuşamayı bir taktik hareketi olarak yorumlamışlar ve Batı’ya bağlılığı Türkiye’nin millî çıkarlarının gereği olarak görerek, devam ettirmişlerdir.

    Türk-ABD yakınlaşması sonucunda,Türkiye’nin NATO’ya girmesinden sonra Türkiye ile ABD arasında birçok ikili antlaşma imzalanmıştır.Bunların bir bölümü TBMM’nin onayından geçirilmeyen gizli antlaşmalardır.Bu antlaşmalardan 1954’de imzalanan “Askerî Kolaylıklar Antlaşması” ile,Türkiye’de bir Amerikan stratejik hava üssü (İncirlik) kurulmasına,ABD uçaklarının belli başlı Türk hava alanlarından, Amerikan gemilerinin de belli başlı Türk limanlarından yararlanmalarına izin verilmiş,çeşitli tesisler kurulması için de ABD’ne Türkiye’de arazi tahsis edilmiştir.1958 yılında imzalanan ikili antlaşma ile Türkiye’de bir füze üssü kurulmuş,ancak bu füze üssü,1962 Küba bunalımı sonucunda ABD ile Sovyetler arasında yapılan pazarlığa bağlı olarak kaldırılmıştır.1959’da imzalanan bir başka antlaşma ile de Türk-ABD ilişkileri Eisenhower Doktrini temelinde en üst düzeye çıkarılmıştır.Bu doktrin özetle; ABD’nin dolaylı ya da dolaysız bir şekilde komünizm saldırısına hedef olacak Ortadoğu ülkelerine gerekirse silahlı kuvvetlerini de kullanarak yardım etmesini öngörmektedir. Eisenhower Doktrini çerçevesinde ABD’nin Lübnan iç savaşına askerî müdahalede bulunması, Türkiye’de muhalefet tarafından eleştiri konusu olmuştur.

    Türkiye’nin Batı ittifakı içinde tek yönlü politika uygulaması,olumsuz sonuçlarını 1950’lerde uluslararası ilişkilerde göstermeye başlamıştır.Bu bağlamda Türkiye, Ortadoğu’daki gelişmeler ile dünyadaki bağımsızlık ve bağlantısızlar hareketine,Batı ile ilişkilerinin perspektifinden bakmaya başlamış,S.Birliği ve müttefikleriyle ilişkiler en alt seviyede tutulmuştur.

    Truman Doktrini çerçevesinde ABD yardımı alan Türkiye,Filistin konusunda batı yanlısı bir politika takip ederek,İsrail Devletini tanımış,bu durum Türk-Arap ilişkilerinde olumsuz etki yapmıştır.Türkiye NATO’ya girdikten sonra, ABD ve İngiltere’nin isteği üzerine 24 Şubat 1955’de Ortadoğu’da bir savunma ittifakı kurmuş,kısa adı CENTO olan bu pakt (Türkiye-İran-Irak-İngiltere-Pakistan) Türkiye’nin Arap dünyası ile  ilişkilerini iyice bozmuştur. Gelişmeler S.Birliğini Ortadoğu’da daha aktif hale getirirken, Türkiye’yi de daha fazla batıya kaydırmıştır.

    Türkiye, ABD’nin teşviki ile Balkanlar’da da bazı diplomatik faaliyetlere girişmiş,1954’de, 1960yılına kadar sürecek olan Balkan Paktı’nın kurulmasını sağlamıştır.

    II.Dünya Savaşından sonra dünyada meydana gelen önemli gelişmelerden biri de, kolonizasyon hareketleri sonucunda Asya ve Afrika’da yeni bağımsız devletlerin kurulmasıdır.Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın kendilerine verdiği imkanlardan yararlanarak bağımsızlığını kazanmaya çalışan Asya ve Afrika’daki sömürge durumundaki devletlerin bağımsızlıklarını elde etme çabaları karşısında Türkiye, NATO antlaşmasına çok önem vermiş ve Birleşmiş Milletlerde bu konuda yapılan oylamalarda Batılı müttefikleriyle aynı çizgide hareket etmeye özen göstermiştir.Aynı şekilde Türkiye, yeni bağımsızlığına kavuşan Asya ve Afrikalı devletlerin başlattığı bağlantısızlar veya üçüncü dünya hareketine de tavır almıştır.

    27 Mayıs 1960 hareketinden sonra da, Türk dış politikasında eskiye göre önemli bir değişiklik yaşanmamıştır.1960’lı yılların ortalarına gelindiğinde uluslararası sistemde, üçüncü dünya ülkelerinin ortaya çıkmasıyla, iki kutupluluktan çok merkezli bir sisteme ve soğuk savaş döneminden,yumuşama dönemine geçiş başlamıştır.Bu uluslararası konjonktür içinde,Türk dış politikasında Kıbrıs sorunu ön plana çıkmıştır.

                           KIBRIS  SORUNU

    Tarihinin hiçbir döneminde Yunan idaresinde olmayan Kıbrıs’ta sorunun en basit tanımı Yunanistan ve Kıbrıs  Rumlarının adayı Yunanistan’a bağlama çabaları ve Kıbrıs Türklerinin buna karşı çıkmalarıdır.Rumca “ENOSİS” sözcüğü ile tanımlanan bu çabaların kökeni, 19.yüzyılın başlarında ortaya çıkan Yunan milliyetçiliğine ve bunun sonucunda beliren yayılmacı “Megali  İdea”politikasına dayanmaktadır

    1571-1878 yılları arasında Türk yönetiminde kalan Kıbrıs,bu tarihte geçici kaydıyla İngiltere’ye devredilmiştir.Ancak İngiltere 1914 yılında adayı fiilen ilhak ettiğini açıklamış,bu fiili durum Lozan Antlaşması ile hukukileşmiştir.1947 Paris Antlaşması ile İtalya’nın Osmanlı Devleti’nden işgal etmiş olduğu 12 adanın, Yunanistan’a verilmesi, Yunanistan’ı cesaretlendirmiş,Rum-Yunan ikilisi Kıbrıs’ı da ilhak için faaliyetlerini artırmıştır.Rum-Yunan ikilisinin adada önce İngiliz yönetimine,daha sonra da Türklere yönelttikleri terörist eylemlerin Türk basını ve kamuoyu tarafından yakından takip edilmesine rağmen,Türk hükümeti 1955 yılına kadar Kıbrıs konusu ile ilgilenmemiş,hatta 1 Nisan 1954’de Türk Dışişleri Bakanı verdiği bir demeçte, “İngiltere’ye ait olan Kıbrıs’ın statüsünde bir değişikliğe razı olmadıklarını,bu sebeple Türkiye’nin Kıbrıs meselesi diye bir sorununun mevcut olmadığını” açıklamıştır.Ancak bir taraftan Kıbrıs Meselesinin kısa zamanda Türk kamuoyuna mâlolarak, Türkiye için millî bir dava haline gelmesi, diğer taraftan Kıbrıs’tan çekilme niyetinde olan İngiltere’nin Yunanistan’ı dengelemek için 29 Ağustos 1955’de Londra Konferansına Türkiye’yi de davet etmesi,Türkiye’yi Kıbrıs sorununa dahil olmak mecburiyetinde bırakmıştır.Kıbrıs meselesi bu tarihten itibaren Türk-dış politikasının ana konularından biri haline gelmiştir.Başlangıçta Kıbrıs’ta statünün devamını isteyen Türkiye,1957 yılından itibaren Kıbrıs’ta taksimi savunmaya başlamış,ancak 1959 yılında Kıbrıs’ta bağımsız bir cumhuriyetin kurulmasına razı olmuştur.

    1958 yılında Kıbrıs’ta Rum tedhişçiliğinin şiddetlenmesi dolayısıyla Türk-Yunan ve Yunan-İngiliz ilişkileri gerginleşmiştir.Bu sebeple ABD ve NATO’nun arabuluculuk ve baskıları ile üç devlet müzakerelere girişmişler,1959 Zurich ve Londra Antlaşmaları ile Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulmasına karar verilmiştir. Bu antlaşma Kıbrıs’ta ENOSİS ve taksimi yasaklamakta, Türkiye-Yunanistan ve İngiltere’ye kurulacak anayasal düzeni korumak için garantörlük ve buna dayanarak tek başına adaya müdahale hakkı vermektedir.Bu esaslar çerçevesinde hazırlanan Kıbrıs anayasasının 16 Ağustos 1960’da yürürlüğe girmesi ile Kıbrıs Cumhuriyeti resmen kurulmuştur.Ancak Kıbrıs Rumları, Türkleri Kıbrıs yönetiminden atmak ve ENOSİS’ i gerçekleştirebilmek için mevcut anayasayı değiştirmek yoluna gitmişlerdir.Bu amaçlarını silah yoluyla gerçekleştirmek isteyen Rum yönetiminin saldırıları 1963 yılında bir soykırıma dönüşmüş, Türkler fiilen yönetimden dışlanmışlardır.Dolayısıyla 1960  yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti,aslında Makarios tarafından 1963 yılında fiilen yıkılmıştır.Bu tarihten itibaren Makarios yönetimi bir taraftan Rumları katlederken,bir taraftan da uyguladığı baskı ve ekonomik ambargo ile Kıbrıs’ı Türkler açısından yaşanmaz hale getirmiştir.

    Kıbrıs Rum yönetiminin Türklere yönelttikleri saldırıların 1964’ten itibaren tekrar artması üzerine Türkiye garantörlük hakkını kullanarak Kıbrıs’a müdahale etmek istemiş,ancak ABD Başkanı Johnson’un 5 Haziran 1964 tarihli ünlü mektubu ile müdahaleden vazgeçmek zorunda bırakılmıştır.Johnson mektubunda, “1947 tarihli yardım antlaşması gereğince Türkiye’ye ABD tarafından verilmiş silahların sınırlar dışında kullanılamayacağı, ABD’nin Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini meşru saymayacağı, böyle bir hareket sonucunda S. Birliği’nin Türkiye’ye saldırması durumunda NATO’nun Türkiye’ye yardım  etmeyeceği”belirtilmektedir.Türkiye’de şok etkisi yaratan bu mektuptan sonra, 18 Aralık 1965’de Kıbrıs’la ilgili olarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yapılan bir oylamada Türkiye’nin Garanti Antlaşması’ndan doğan müdahale hakkını kullanmasına  izin vermeyen bir karar kabul edilmiştir. Bu olay Türkiye’nin sadece Batı Bloku içinde değil,dünya üzerinde de yalnız kaldığını göstermektedir.

    Türkiye bu olaydan sonra bir taraftan Kıbrıs Türkleri’nin soykırımını önlemek, diğer taraftan da görüşmeler yoluyla soruna siyasal bir çözüm bulmak arayışını sürdürürken, 1968’den itibaren de Türk toplumu lideri Rauf Denktaş ile Rum toplumu lideri Makarios arasında görüşmeler başlamış, ancak herhangi bir sonuç elde edilememiştir.

    Yunanistan’ın 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs’ta darbe yaparak ENOSİS’i gerçekleştirmeye çalışması üzerine Türkiye garantörlük hakkını kullanarak 20-22 Temmuz ve 14-16 Ağustos 1974 tarihinde Kıbrıs’a askerî harekatta bulunmuştur.Bu askerî harekat sonucu Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenlikleri temin edilmiş, adada gerek Türkler, gerek Rumlar tarafından özlenen kalıcı barış ortamı sağlanmıştır. Bu barış ortamında Rumlarca, 11 yıl devletsiz bırakılan Kıbrıs Türkleri, 13 Şubat 1975’de Kıbrıs Türk Federe Devletini kurmuşlardır.Daha sonra Self Determinatıon hakkını  kullanan Kıbrıs Türkleri, 15 Kasım 1983’de K.K.T.C. yi kurmuşlardır. KKTC bağımsız bir devlet olarak kurulmasına rağmen, Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nden yana olduğunu açıklamış ve toplumlararası görüşmelere iyi niyetle katılmaya devam etmiştir.

    KKTC, Kıbrıs’ta varılacak olan nihai bir antlaşmada;

1-Türkiye’nin etkili ve fiili garantisinin devam etmesini

2-İki bölgeli, iki toplumlu, bağımsız ve bağlantısız federal cumhuriyetin kurulmasını

3-Merkezî hükümetin yetkilerinin sınırlı olmasını

4-Türklerin egemenlik ve siyasal eşitlik haklarının tanınmasını ısrarla istemiştir.

    Buna karşın Rum kesimi, Türklerin egemenlik ve siyasal eşitlik haklarını tanımamıştır.İşgalci olarak niteledikleri Türk askerinin adadan çekilmesini ve Türkiye’nin garantörlüğü yerine uluslararası bir garanti sisteminin oluşturulmasını istemiştir.Yani Kıbrıs Rum yönetiminin yine tek hedefi ENOSİS’in gerçekleştirilmesidir.Bu nedenle Kıbrıs’ta uygulanacak politika, hem KKTC’nin, hem de Türkiye’nin geleceği ve güvenliği dikkate alınarak,ENOSİS yolunu tamamen kapatacak ve Kıbrıs Türklerini Rumların siyasî ve ekonomik esaretine mahkum etmeyecek bir çözüm tarzı olarak,ya KKTC’nin tanınmasına, ya da Türkiye ile entegrasyonuna yönelik olmalıdır.

    ATATÜRK  İLKELERİ

a)  Atatürkçü Düşünce Sistemi- Atatürkçülük

Türk inkılâbı ve onu biçimlendiren ilkeler bir bütün oluştururlar.Bu bütün içinde bulunan ilkelerden yepyeni bir düşünce sistemi doğmuştur. Buna Atatürkçü Düşünce Sistemi denilmektedir.

Atatürkçülük  deyimi yeni kullanılmaya başlanmıştır. 1930’lu yıllarda bu kavram Kemalizm olarak ifade edilmektedir. Atatürkçülük, “Atatürk’ün T.C.’ni  kurmakta ve inkılâpları hazırlamakta gösterdiği temel prensiplerin bütünü olarak tanımlanabilir.Türk Hukuk Lügatı’nda ise Atatürkçülük,” İnönü’nün Türk Milletine hitap eden beyannamesinde ilan ettiği gibi cumhuriyetin milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve devrimci vasıfları olup, Atatürk’ün bize en kıymetli emanetidir. Atatürkçülük, “ Atatürk’ün açtığı devrim ve kalkınma yolu ve bu yolda yürümenin gerekliliğine inanış biçimi olarak da tanımlanmaktadır. Atatürkçülük, “ Atatürk’ten çıkan ve onunla gelişen fikirler ve olaylar bütünü olarak da ifade edilebilir.

    Atatürkçülük katı, donmuş dogmalara dayanmamaktadır.Akla, bilime, insan sevgisine önem vermektedir.

 

B-)Atatürkçü Düşünce Sisteminin Oluşmasında Rol Oynayan Etkenler

Atatürkçü Düşünce Sistemi, Atatürk’ün doğup yaşadığı ortamın içinde bulunduğu şartlarda olgunlaşmıştır.Atatürk’ün yaşadığı yüzyıl hem Osmanlı Devleti açısından, hem de dünya devletleri açısından önemli bir zaman dilimidir.Bu yüzyılda Avrupa ekonomik, bilimsel ve siyasî üstünlüğünü artırarak sürdürmüştür.Avrupa devletleri bir yandan sömürgecilik hareketini iyice geliştirmişler, bir yandan da ekonomik bakımdan güçsüz ülkeleri nüfuzları altına alma yoluna gitmişlerdir.Böylece emperyalizm doruk noktasına ulaşmıştır. 19.yüzyılda Avrupa’nın karşısında ezilmemek için güçlü olmaktan başka çare yoktur. Avrupa’nın dışında ise o günlerde güçlü devlet bulunmamaktadır.Ancak 19.yüzyılın sonlarına doğru ABD ve Japonya, Avrupa kıtasındaki devletlere ilave olarak emperyalist devletler kervanına katılmışlardır.Batılılar, bu iki yeni ortakları ile iyi geçinme yolunu seçmişlerdir.

    Öte yandan 18.yüzyıl Avrupa’da Fransız İhtilâli etkilerinin görülmeye başlandığı devirdir. Fransa’da ortaya çıkan eşitlik, özgürlük, milliyetçilik,millî egemenlik,lâiklik gibi değerlere sahip olabilme arayışı, Avrupa halkının yönetime karşı ayaklanmasına neden olmuştur.Bu mücadeleler sonucunda Avrupa’da çok milletli devletler yıkılmış, mutlakıyetler sona ermiş, krallar Avrupa’da halkı yönetime ortak etmek zorunda bırakılmışlardır Osmanlı Devleti ve Rusya dışında tek kişinin egemenliğine dayalı bir sistem kalmamıştır. Batı emperyalizm yoluyla kendinden olmayanları ezerken, kendi içinde özgürlüğe doğru hızla yol almıştır.Doğal olarak bu gelişmelerin batılı ülkelerin sisteminin dışında kalan ülkeleri etkilemesi kaçınılmazdır.

    İşte Atatürk, 19.yy. sonlarında böyle bir dünyaya gözlerini açmıştır. 19.yy. Osmanlı Devleti için bir reform çağıdır. Ancak bu reformlar istenilen sonucu verememiş, Osmanlı Devleti gerek ekonomik,gerekse siyasî açıdan iyice güçsüzleşmiş ve milliyetçilik anlayışının azınlıklar arasında hızla yayılması parçalanmayı hızlandırmıştır.Bu ortamda aydınlar, batının siyasî modelinin benimsenmesi ile Osmanlı Devleti’nin kurtarılabileceği düşüncesini ortaya atarak, I.Meşrutiyeti II.Abdülhamit’e kabul ettirmişlerdir. II.Abdülhamit 1876 tarihli Kanun-î Esasî ile ilk kez yetkisiz de olsa bir parlamentonun kurulmasına imkan sağlamıştır. Ancak bu anayasada siyasî özgürlüklere yer verilmediği gibi, padişahın yetkilerine hiç dokunulmamıştır. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı bahane edilerek sona erdirilen I .Meşrutiyetten sonra, Osmanlı Devleti’nde II. Abdülhamit’in 33 yıl süren baskı politikası başlamıştır.

II. Abdülhamit devletin parçalanmasına engel olabilmek için her türlü siyasî tedbire müracaat etmiş, buna rağmen 1878’de biten savaş sonunda Balkanların büyük bir bölümü elden çıkmıştır. Osmanlı Devletine Arnavutluk, Makedonya’nın büyük bir bölümü ile Batı ve Doğu Trakya kalmış; Doğu Anadolu’da Kars, Ardahan, Batum Rusya’ya bırakılmıştır. Genç Balkan Devletlerinin gözü Osmanlı Devleti’nin elinde kalan Makedonya’dadır. Balkanlar’daki ve Doğu Anadolu’daki bu huzursuzluğa, Rusların kışkırtmaları üzerine harekete geçen Ermenilerin isyanları eklenmiştir.Ayrıca İngilizler hiçbir sebep göstermeksizin M. Kemal’in doğduğu yıl Mısır’ı işgal etmişlerdir.

Bu parçalanma sürecinden kurtulabilmek için II. Abdülhamit bir İslâm birliği oluşturma düşüncesine kapılmıştır. Bu düşünce ile imparatorluk içindeki bütün Müslüman Türklerin ve Arapların kaynaşması ve diğer Müslüman ülkelerin desteği alınarak yeni bir kurtuluş ümidi yaratılması hesaplanmıştır. Fakat bu düşüncenin hayata geçirilmesi zordur. Çünkü hem Araplar arasında milliyetçilik şuuru oluşmaya başlamış, hem de diğer Müslüman ülkelerin desteğinin alınması mümkün olamamıştır. Osmanlı Devleti dışında o dönemde başka bağımsız ülke olmadığı için, II. Abdülhamit’in İslâmcılık politikası da başarılı olamamıştır.

1854’den beri alınan ve düzensiz kullanılan dış borçlar ülkeyi perişan etmiş, alacaklı devletler alacaklarını tahsil edebilmek için Osmanlı maliyesine el koymuşlardır. 1881’de kurulan Düyûn-u Umumiye teşkilatı alacaklıların haklarını koruyarak, Osmanlı ekonomisine göz açtırmamıştır.

II. Abdülhamit eğitime çok önem vermiş, ancak bu tutumuyla kendisi ile çelişkiye düşmüştür.Çünkü bu okullardan yetişen aydınlar dünyayı tanıyacak, siyasal özgürlükleri- ne kadar önlenirse önlensin-türlü yollarla öğrenecek ve sonunda rejime karşı çıkacaklardır. Bu Osmanlı Devleti’nde de böyle olmuştur. II. Abdülhamit çok iyi eğitim alan genç kuşağa 1908’e kadar direnmiş, 1908’de ikinci kez meşrûtiyet yönetimini ilân etmek zorunda kalmıştır.

II. Abdülhamit döneminde yetişen genç kuşağın bir önemli şahsiyeti de M. Kemal’dir.M. Kemal’in doğduğu şehir olan Selânik, Makedonya olayları nedeniyle hareketli bir hayata sahiptir. Bu şehirde yaşayan Türklerin yapabilecekleri yegane iş devlet hizmetine girmektir. Ekonomik faaliyetlerin hemen hepsi, Müslüman olmayan vatandaşların kontrolündedir. Bir ordu şehri olan Selânik’te M. Kemal’e askerlik mesleği ilgi çekici gelmiştir.İyi bir askerî eğitim alan, Fransızcasını iyi geliştiren ve okumayı çok seven M. Kemal, Osmanlıcılık ve İslâmcılık akımlarına karşı bir tepki olarak ortaya çıkan Türkcülük akımı ile ilgilenmiş ve bu akımı tanımaya çalışmıştır Kurmay Subay olarak Harp Akademisi’nden mezun olduktan sonra 1910 yılında  Fransa’ya giden M. Kemal, kısa süreli de olsa batıyı görme şansını yakalamıştır. 1911’de Libya’ya giden M. Kemal, Trablusgarp Savaşı’nda yöre halkını İtalyanlara karşı örgütlemiştir. Balkan Savaşı sırasında ise Sofya’da “ Askeri Ateşe” olarak görev yapmıştır. I. Dünya Savaşı yıllarında artık . Kemal askerlik mesleğinin zirvesindedir. Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yanında I. Dünya Savaşına katılmasını vahim bir hata olarak değerlendirmesine rağmen, hizmet verdiği her cephede üstün başarılar kazanıştır. Ancak I. Dünya Savaşı sonunda uğranılan ağır yenilgi, O’nda her şeye yeniden başlanması lazım geldiği, illet iradesine dayalı yeni bir Türk Devleti kurulmasının kaçınılmaz olduğu fikrini kuvvetlendirmiştir.

İşte Atatürkçü Düşünce Sistemi, Atatürk’ün yaşadığı dönemdeki olayları akıl yoluyla değerlendirmesi, tarih bilinci ile yorumlaması suretiyle oluşmuştur.

-Atatürkçülükte  Devletin Yeri ve Önemi-

İnsan topluluklarının belirli bir düzen içinde yaşayabilmeleri, gelişebilmeleri için mutlaka devlet kurmaları gerekmektedir.Bir başka ifade ile insanca yaşayabilmek, ancak bir devlet düzeni içinde mümkündür. Çok uzunca bir süre devletin başlıca üç temel görevinin olduğu kabul edilmekte idi.Bunlar;

a)      Ülkeyi dışarıya karşı korumak.

b)      İçeride huzur ve sükunu sağlamak.

c)      Bağlı bulunulan din kurallarına uymayı sürdürmek.

İlkçağdan, Yeniçağın başlarına kadar devletin bu üç temel görevden başka görevleri yok gibiydi. Bu hem batı, hem de doğudaki devletler için geçerliydi.Bu anlayış modern devlet anlayışının oluşmasıyla birlikte hızla değişmiştir. Artık modern devlet, kendisine can veren vatandaşlarının her türlü sorununu çözmek, dertlerine çare bulmak, kısacası insanların mutluluğunu ve gelişmesini sağlamakla yükümlüdür.

-Devletin Oluşumunda Rol Oynayan Unsurlar-

a)      Ülke adı verilen, sınırları belirli toprak parçası

b)      Bu toprak üzerinde yaşayan insan topluluğu

c)      Bu topluluğun oluşturduğu bir siyasî teşkilât

d)      Bu teşkilâtın içinde ortaya çıkan üstün bir buyurma gücü

M. Kemal’e göre Devlet ; Belirli bir bölgede yerleşmiş ve kendine özgü bir güce sahip olan insanların oluşturduğu bir varlıktır. Yine M. Kemal’e göre, bir devletin dayandığı en önemli unsur “tam bağımsızlık” ve “ milî irade”’dir.

Devlet şekilleri, egemenliğin kullanılış biçimine göre belirlenmiştir. Buna göre Devlet şekilleri:

a)            Monarşi (Hükümdarlık)= Hakimiyetin kral,imparator,hükümdar,prens vb. isimler alabilen tek bir şahsa ait olduğu devlet şeklidir.Bu yönetimde tek karar mercii hükümdardır.

b)           Meşrutiyet= Bir hükümdarın bir parlamento ile birlikte ülkeyi yönettiği devlet şeklidir.

c)            Oligarşi= Bu sistemde egemenlik birkaç kişinin, birkaç ailenin veya bir sınıf halkın elindedir. Oligarşinin bir şekli olan Aristokraside, egemenlik asillerin elindedir.

d)           Demokrasi= Hakimiyetin halka ait olduğu hükümet şeklidir.Demokrasinin en gelişmiş şekli Cumhuriyettir.

-                                      Devletin Vatandaşa Karşı Görevleri –

a)            Ülke içinde asayişi, adaleti sağlamak ve deva ettirmek, vatandaşların her türlü hürriyetlerini korumak.

b)           Dış ülkelerle münasebetleri yürütmek, ülkeyi dış tehditlere karşı koruak.

c)            Eğitim hizmeti vermek

d)           Ulaşım hizmeti vermek.

e)            Sağlık hizmetleri sunmak.

f)             Sosyal güvenliği sağlamak.

g)            Tarım, sanat, ticaret,ekonomik faaliyetlerle uğraşmak.

-                                      Vatandaşın Devlete Karşı Görevleri-

a)      Seçme hakkını kullanmak.

b)      Vergi vermek.

c)      Askerlik yapmak.( Erkekler için)

-Atatürkçülükte Devletin Başarısı İçin Öngörülen Temel Esaslar-

Atatürkçülükte devletin güçlü ve sürekli olması için,devletin üç temel esas üzerine oturtulmuş olması gereklidir. Bunlardan ikisi “ Tam bağımsızlık” ve “ Millî Egemenlik”’tir. Bu iki temel sağlam olursa, devletin güçlü olması için ilk ve en önemli şartlar yerine getirilmiştir,denilebilir.Bununla birlikte dikkate alınması gereken bir diğer unsur da “ Millî Birlik”’tir.

Bu üç temel esas üzerine kurulmuş olan bir devlette, yönetimin başarılı olabilmesi için gerekli olan esasları, Atatürk şu şekilde açıklamaktadır. Öncelikle hükümet, yani yönetimi bütünüyle elinde bulunduran güç rahat çalışabilmelidir.Bir demokraside en ideal olanı hükümetin parlamento içinde sağlam bir çoğunluğa dayanmasıdır. Meclis çoğunluğunu arkasında taşıyan ve devletin yürütme gücünün başında olan hükümetin, devletin amaçlarını gerçekleştirme doğrultusunda çalışması kolaylaşacaktır.

    Atatürk’e göre hükümetin iki hedefi vardır. Birincisi milletin korunması, ikincisi ise milletin refahının sağlanmasıdır. Bu iki hedefe ulaşmayı başaran hükümetler halkın gözünde iyi, başaramayanlar ise kötüdür. Yine M. Kemal’e göre hükümetler hedeflerine ulaşırken gerçekçi olmak ve halka asılsız vaatlerde bulunmamak zorundadırlar.

Başarılı bir yönetim için Atatürk, halka da görev ve sorumluluklar yüklemektedir. Halk seçimini ciddi ve bilinçli bir şekilde yapmalı, yönetimin yaptıklarını izlemeli ve denetlemelidir.       

                        Türk Devleti’nin Ana Nitelikleri

        Türk Devleti’nin nitelikleri,Atatürk’ün devlet anlayışına hakim olan üç temel ilkeden(milli devlet,tam bağımsızlık,milli egemenlik) ve Atatürk’ün bütün inkılâplarına yön vermiş olan çağdaşlaşma hedefinden kaynaklanmaktadır.Bu nitelikler önce dönemin tek partisi olan Cumhuriyet Halk Fırkası’nın program ilkeleri olarak benimsenmiş, 5 Şubat 1937 tarihli anayasa değişikliği ile de Türk Devleti’nin temel nitelikleri haline getirilmiştir Cumhuriyetçilik,Milliyetçilik,Halkçılık,Laiklik,Devletçilik ve İnkılâpçılık olarak isimlendirilen bu altı ilke birbirinden bağımsız ve birbiriyle ilgisiz ilkeler değillerdir.Bu ilkelerin tümü “Atatürkçü Düşünce Sistemi” adı verilen tutarlı bir bütünü  oluşturmaktadırlar                                                                                                                        

A-Atatürk İlkeleri

    1-Cumhuriyetçilik

    Cumhuriyet kelimesi dilimize Arapça “Cumhur” kelimesinden gelmiştir. Cumhur; halk,ahali,büyük kalabalık anlamına gelmektedir. Cumhuriyet kelimesinin Fransızca karşılığı  “La Re’publique” , İngilizce karşılığı ise “The Republic” tir.Aslı Latince olan “Res Publica” kelimesinden türemiştir. Res Publica;kamuya ait şey, kamu malı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Cumhuriyet,gerek Latince, gerekse Arapça kökeninde aynı kavramı ifade etmektedir.

     Cumhuriyet hem bir devlet şekli, hem de bir hükümet şekli olarak kabul edilmektedir. Devlet şekli olarak cumhuriyet, egemenliğin bir kişi veya zümreye değil, toplumun tümüne ait olduğu bir devleti ifade etmektedir. Devlet şekillerinin belirlenmesinde kriter egemenliğin kaynağı olduğuna göre, cumhuriyetin bu anlamda bir devlet şekli olduğunu söyleyebiliriz. Ancak cumhuriyeti aynı zamanda bir hükümet şekli olarak da kabul etmek mümkündür. Bu anlamda cumhuriyet, başta devlet başkanı olmak üzere, devletin başlıca temel organlarının seçim ilkesine göre kurulmuş olduğunu  ifade eder. Aslında devlet ve hükümet şekli olarak cumhuriyet kavramları birbiriyle yakından ilgilidir. Egemenliğin siyasi toplumun tümünde olduğu bir sistemde, devletin temel organlarının millet iradesinin ifadesi olan seçimlerle oluşması tabiidir. Aynı şekilde,devletin temel organlarının seçimle belirlendiği bir sistem, milli egemenlikten başka bir ilkeye  dayanamaz. Türkiye’de cumhuriyeti  ilan eden 29 Ekim 1923 tarihli “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun bazı maddelerinin değiştirilmesine dair kanun” ile Türkiye Devleti’nin şekl-i hükümeti cumhuriyettir denmek suretiyle,cumhuriyet bir hükümet şekli olarak vasıflandırılmıştır.1924 tarihli anayasa da ise “Türkiye Devleti Bir Cumhuriyet”tir denilerek,cumhuriyete daha doğru olarak bir devlet şekli niteliği verilmiştir.Cumhuriyet daha sonraki anayasalarımızda da bir devlet şekli olarak ifade edilmiş ve Cumhuriyet ilkesinin modern Türkiye bakımından taşıdığı büyük ve tarihi önem dolayısıyla, bu ilkenin bir anayasa değişikliği ile bile değiştirilemeyeceği,değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği hükme bağlanmıştır.

         Görüldüğü gibi cumhuriyetçilik ilkesi ,Atatürk’ün devlet anlayışının temellerinden birini oluşturduğunu gördüğümüz  milli egemenlik ilkesiyle çok sıkı bir ilişki içindedir ve onun tabii bir sonucudur.Milli egemenlikle ,cumhuriyet ilkesi arasındaki bu yakın ilişki göz önüne alındığında, Anadolu’da milli egemenliğe dayanan ve millet iradesinden kaynaklanan bir rejim kurulduğunda, aslında o, bir cumhuriyet niteliği taşımaktadır. Dolayısıyla TBMM. Hükümeti,  henüz adı konulmamış bir cumhuriyetten başka bir şey değildir.

          Bir devletin adının cumhuriyet olması ve başında da veraset yoluyla iktidara  gelmiş olmayan bir devlet başkanının bulunması,o devletin mutlaka milli egemenlik ilkesine dayanan demokratik bir rejime sahip olduğunu göstermez. kendisini cumhuriyet olarak vasıflandırdığı halde, gerçekte ne millet egemenliği ile, ne demokrasi ile hiç ilgisi olmayan devletlerin ,tarihte de, bugün de sayısız örnekleri vardır.Oysa Atatürk’ün Cumhuriyetçilik anlayışı, sadece hükümdarlığın reddi anlamına gelen cumhuriyetçilik değil,demokratik Cumhuriyetçiliktir.Atatürk’e göre,demokrasi prensibinin en modern ve mantıklı biçimde uygulanabilmesini sağlayan hükümet şekli,cumhuriyettir.

         Cumhuriyet ile Monarşi arasındaki temel farklılıklardan biri de,cumhuriyetin “vatandaşlık” ,monarşinin ise “uyrukluk(tabiiyet)”kavramlarına dayanmasıdır.Monarşilerde hükümdar kutsaldır ve kusursuzdur.Cumhuriyette ise bütün vatandaşlar kanunlar önünde eşittir ve devlet yönetimine eşit olarak katılma hakkına sahiptir.

         Cumhuriyetçilik ,cumhuriyeti devletin siyasi rejimi olarak benimseme ve onu fazilet rejimi olarak tanımlama ve değerlendirme demektir.En pratik tanımı itibariyle ise Cumhuriyetçilik, cumhuriyete sahip çıkmak ve onu korumak demektir.

Cumhuriyetçilik, fertlerin değil,milletin bütününün benimsediği bir ilkedir ve Türk Milletine aittir.Türkiye’de cumhuriyet ırk,dil,din,cinsiyet farkı gözetmeksizin bütün vatandaşların paylaştıkları ve yararlandıkları siyasi rejimin adıdır.Sonuç itibariyle cumhuriyet,en gelişmiş devlet şekli olarak,Türk inkılâbının sonucudur,başarısıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, anayasalarımızda  ifadesini bulduğu şekliyle demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olmak gibi değişmez niteliklere sahiptir. 

     2-Milliyetçilik

     Milliyetçilik,Atatürk ilkelerinin ve Türk İnkılâbının temel ilkelerinden biri olduğu kadar,Türk Milleti’nin kaderini tayin eden bir yüce ülkü ve milleti huzur ve refaha yönelten güçlü bir bağdır.Milliyetçilik genel olarak herkesin mensup olduğu milleti sevmesi ve onu yüceltmeye çalışmasıdır.Milliyetçilik,millet gerçeğinden hareket eden bir fikir akımıdır.

      a)Millet ve Milliyetçilik Kavramları

      Fransızca “Nation” kelimesinin karşılığı olarak aynı kökten,aynı soydan gelme anlamında kullanılan millet;her şeyden önce ortak bağları olan insan topluluğudur.İnsanların tarihin en eski çağlarından beri toplu halde yaşamalarına rağmen,bu toplulukların  millet karakterini alması  Yakınçağın ürünüdür.Yani toplumlar sosyal gelişim basamakları içinde aşiret teşkilatından, milli teşkilatlanma seviyesine ulaşarak millet haline gelmişlerdir.

      Milleti tanımlamak ve onu diğer insan topluluklarından ayırmak için  ortaya atılmış görüşleri  iki grupta toplamak mümkündür.Bu görüşlerden ilki Objektif millet anlayışıdır.Bu görüşe göre millet; aynı ırktan gelen,aynı dili konuşan  ve aynı dine inanan insanların oluşturduğu bir topluluktur.Objektif unsurlar tarihi bakımdan birçok milletin meydana gelmesinde çok önemli rol oynamışlardır.Fakat millet olgusunu  sadece bu faktörlere indirgemek, her milleti sadece objektif benzerliklerle açıklamak artık yetersiz kalmaktadır.Bu bakımdan milletin oluşmasında Subjektif veya kültürel unsurlar ağır basmaktadır.Gerçekten bir milletin oluşabilmesi için  onun her şeyden önce bir his olarak kalplerde yaşaması lazımdır. İşte bu gerçek bir çok düşünürü millet kriterini subjektif veya manevi unsurlarda aramaya yöneltmiştir.Subjektif millet anlayışını ilk defa en güçlü şekilde ortaya koyan ünlü Fransız düşünürü Ernest Renan’dır.Ernest Renan 1882’de milletin, fertleri arasındaki birlikte yaşama duygusuna,bir ortak kültüre,bir ruh birliğine dayandığını belirtmiştir.Gerçekten millet olabilmek için en gerekli olan şey,toplumun fertleri arasında sevgi ve saygı hislerini canlı tutan ,en gerekli anlarda karşılık beklemeksizin dayanışmayı sağlayan duygu ortaklığının mevcudiyeti olmalıdır.Bu ortak duygu ancak, ortak bir kültür hayatı yaşayan toplumlarda ortaya çıkabilir. O halde milli kültür, millet olmanın sosyal dokusunu meydana getirmektedir.Bir toplulukta fertler aynı kültür, aynı terbiye ve aynı duygularla birleşiyorsa, orada millet gerçeği vardır denilebilir.

      Şüphe yok ki,millet bir gönül birliği, bir ruh anlaşması ve bunun hukuki ifadesi olan birlikte yaşama arzu ve iradesidir.Bu birlik ve anlaşmanın doğması için elverişli bir zemin lazımdır.Bu zemin yukarıda belirtilen objektif faktörlerdir.Ancak subjektif veya kültürel faktörler bu zemin üstünde yükselebilir.Demek ki, bir milletin var olabilmesi için  objektif ve subjektif faktörlerin birbirini tamamlaması lazımdır.Ayrıca bir insan grubunun bir gönül birliği halini alarak bir millet meydana getirmesinde siyasi kuvvet ve teşkilatın da  önemli rolü vardır.

     Bütün bu bilgilerin ışığı altında millet;ne yalnız ırk ve yurt birliğinin, ne yalnız dil, tarih ve ülkü birliğinin, ne de siyasi,hukuki ve iktisadi birliğin ürünü olmayıp,yukarıda sayılan objektif ve subjektif unsurların bir araya gelmesiyle oluşan tarihi ve sosyal bir gerçektir.Bizde bu anlamda milleti ilk tarif eden Ziya Gökalp’dir.Gökalp’e göre, milleti meydana getiren temel faktör ırk,kavim ya da coğrafya değildir.Millet;Dilce, Dince, Ahlakça ve Güzellik Duygusu bakımından  müşterek olan ,yani aynı terbiyeyi almış fertlerden meydana gelmiş bir topluluktur.    

     b)Milliyetçilik

     Çağımızda milliyetçilik insanı bir gruba ve bir topluma bağlayan en kuvvetli bağdır.Her milletin milliyetçilik anlayışı değişik ve farklıdır. Çünkü milliyetçilik gelişmesini her ülkenin özelliğine ,her milletin kendine has karakterine göre şekillendirir. Bu sebeple dünyada ne kadar milliyetçilik akımı varsa, o kadar da milliyetçilik anlayışı vardır.Bu yüzden bütün milliyetçilik akımlarını içine alan açık ve belirli bir tanım yapmak güçtür. Bununla birlikte milliyetçiliği,kendilerini aynı milletin üyesi sayan kişilerin  duydukları ;bir arada ,aynı sınırlar içinde  bağımsız yaşama ve meydana getirdikleri toplumu yüceltme isteği olarak tanımlayabilmek mümkündür.

    c)Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu ve Gelişmesi

    Türk Milliyetçiliği;İslâm ümmetçiliğinden çok milletli Osmanlıcılığa, oradan İslamcılığa ve nihayet Türk milliyetçiliği ve vatanperverliğine dönüşecek  şeklinde bir gelişme göstermiştir. Bu hareket Osmanlı Devleti’nin çeşitli din ve milliyetlerden meydana gelen kozmopolit yapısı içinde bir tepki ve kendini bulma akımı olarak doğmuş ve daha ziyade Türkçülük olarak adlandırılmıştır.

    Fransız İhtilali ile birlikte modern milliyetçilik anlayışının yayılması, çok milletli Osmanlı Devletini de etkilemiştir. Milliyetçilik anlayışı Osmanlı Devleti’nde önce gayr-ı müslimlerde, daha sonra da Türklerin dışındaki müslüman unsurlar arasında yayılmıştır. Türklerde milliyetçilik, gayr-ı müslümlerin bağımsızlıklarını kazanarak, Osmanlı Devleti’nden ayrılmalarına karşı bir tepki olarak doğmuştur.Balkan Savaşları Osmanlıcılık anlayışının dayandığı temelleri yıkmış, Türk milliyetçiliğinin hızla yükselmesini sağlamıştır.

    Türk milliyetçiliğinin uyanışındaki bu gecikmenin  milletimize ne kadar pahalıya mal olduğunu Atatürk şu sözlerle ifade etmektedir:”Biz milliyet fikirlerini uygulamakta çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz…Osmanlı İmparatorluğu’ndaki çok çeşitli toplumlar hep milli inançlara sarılarak, milliyetçilik idealinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar.Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca anladık…Anladık ki ,suçumuz kendimizi unutmuş olduğumuzmuş”.

Milli Mücadele başlarında Türk milliyetçiliğini ve milli egemenlik ilkesini kendisine rehber edinen Atatürk, tüm insanları milli mücadele hareketi etrafında örgütleyerek, bağımsızlık mücadelesini başarıya ulaştırmıştır. Dolayısıyla bugünkü sınırlarımız içinde yaşayan milletimiz, bu kaynaşma temeline dayanmaktadır.Böylece milli mücadele hareketi, toplumumuzun ümmet halinden, millet haline geçişi sürecinde önemli bir rol oynamıştır.  

d)Atatürk’ün Millet ve Milliyetçilik Anlayışı

Atatürk’ün millet anlayışı bugün  bilimselliği kabul edilmiş  olan subjektif veya kültürel millet görüşüne uygundur.Atatürk’e göre millet;”Zengin bir geçmişe sahip olan, birlikte yaşamayı arzulayan, sahip oldukları değerlerin korunması konusunda ortak irade gösteren insanların birleşmesinden oluşmuş bir cemiyet “tir. Atatürk her millete uyabilecek bu genel tanımın yanı sıra, Türk Milleti’nin oluşumunda etkin olan faktörleri de şöyle sıralamıştır:

1-Siyasi varlıkta birlik   2-Dil birliği     3-Yurt birliği   4-Irk ve menşe birliği

5-Tarihi karabet(Yakınlık-akrabalık)      6-Ahlak birliği

Atatürk temelde,millet hayatında  ve tanımında milli kültürü esas almıştır.Nitekim Atatürk yaptığı tanımlardan birinde milleti; Dil,kültür ve mefkure birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasi ve sosyal heyet olarak tanımladığı görülmektedir..Türk milletinin oluşumunda kültürün önemine büyük yer veren Atatürk, Türk kültürünün araştırılması ve zenginleştirilmesi işine önem vermiş, bu amaçla Dil ve Tarih Kurumlarının yanı sıra ,fakülte ve yüksek okulların açılmasına  öncülük etmiştir.

Bu millet görüşünün ışığı altında Atatürk, milliyet prensibini şöyle tanımlamaktadır:Bir milletin diğer milletlere oranla tabii veya sonradan kazanılmış özel karakter sahibi olması diğer milletlerden farklı bir varlık teşkil etmesi,çoğu zaman onlardan ayrı olarak onlara paralel gelişmeye çalışmasına milliyet prensibi denir.

e)Atatürk Milliyetçiliğinin Özellikleri

  Atatürk’ün milliyetçilik anlayışında millet esastır. Atatürk milliyetçiliğinde özellikle Türk Milleti’nin geçmişine olan sevgi ile birlik ve beraberliğine yer ve değer verilmektedir .Atatürk’ün “Bize milliyetçi derler,fakat biz öyle bir milliyetçiyiz ki,bizimle işbirliği yapan bütün milletlere hürmet ederiz.Bizim milliyetçiliğimiz bencil  bir milliyetçilik değildir. “ sözleriyle de ifade ettiği gibi, Atatürk milliyetçiliği herhangi bir millet düşmanlığına dayanmamaktadır. Yurtta ve dünyada barışı öngörür. Bu sebeple her türlü emperyalizme ve sömürgeciliğe karşıdır. Bağımsızlığı savunur. Başka devletlerin de bağımsızlığına saygılıdır ve yayılmacı değildir.

Atatürk milliyetçiliği hürriyete ve insan şahsiyetine değer verir ve eşitlik fikrine dayanır. Bölücülüğü ve ayrımcılığı reddederek,birleştirici,bütünleştirici bir nitelik taşır. Ayrıca milliyetçiliği reddeden akımlara ve sınıf mücadelesine karşı olup, laik, insancıl, barışçı olmak gibi özelliklere sahiptir. 

Atatürk milliyetçiliği ilericidir. Çağın gerçeklerine uygun olarak, akıl ve bilimin doğrularına dayanır. Bu çerçevede Türk Milleti’nin dünya medeniyetine bilimsel açıdan hizmetini öngörür.

Bütün bunların yanında Atatürk milliyetçiliği; akılcı, yapıcı,yaratıcı ve idealist bir yapı içerisinde ,insan hak ve hürriyetlerine dayalı bir biçimde, kültürel değerlere sahip çıkan  bir sistem olarak  Türk Milletini sevmeyi ve onun menfaatleri için çalışmayı öngörür.

3-Halkçılık

Halk kelimesi dilimize Arapça’dan geçmiştir. Bir milletin belirli çevre içerisinde yaşayan kısmını, ya da milleti oluşturan çeşitli mesleklerin ve toplumsal grupların içinde bulunan insanları ifade eder.En geniş anlamı ile kalabalık bir insan topluluğu demektir. Türk Halkı ise; Türkiye sınırları içinde yaşayan ve ortak özelliklere sahip, ortak  menfaat ve değer sistemleri bulunan insan topluluğu olarak tarif edilmektedir. Görüldüğü üzere burada halk kavramından kastedilen anlam aslında Türk Milleti’dir.

Osmanlı Devleti’nde halk; aydınlar, ve diğer yüksek dereceli memur vb. kişiler dışında kalan insan topluluğu için kullanılmıştır. Ancak ilk defa Ziya Gökalp, halk kavramının Türk Milletini ifade ettiğini savunmuş ve bu anlam daha sora Atatürk ile milli şuurumuza yerleşmiştir.Türk halkı, Türk Devleti’nin en önemli unsuru olan beşeri unsurunu oluşturur. Türk halkı şehirlisi, köylüsü ile din ve ırk farkı gözetilmeksizin vatandaşların bütünlüğünü , yani Türk Milletini ifade eder. Zaten millet; halk denilen insan topluluğunun belirli hedeflere yönelerek, bilinçlenmesi sonucu ortaya çıkmış bir kavramdır.

Halkçılık ise, halkın, halk tarafından halk için idaresidir. Yani halkın kendi kendisini demokratik esaslara  uygun olarak  yönetmesidir. Bu anlamda halkçılık, cumhuriyetçilik ve milliyetçiliğin doğal bir sonucudur. Halkçılığın üç önemli unsuru vardır. Birincisi halk yönetimi(siyasi demokrasi) ,ikincisi eşitlik, üçüncüsü ise sınıf mücadelesini kabul etmemektir.

Bu anlamda halkçılık, bireyler arasında hiçbir fark ve ayrılık gözetmemek, topluluk içinde ayrıcalık kabul etmemek ve halk adı verilen, tek,eşit bir varlık tanımak  görüş ve tutumudur. Aynı zamanda bu anlayışın ileri ki bir sonucu olarak halkçılık; halk devleti, halk yönetimi,halkın kendi geleceğine egemen olması,yani siyasi gücü elinde bulundurması gibi kavramların ortaya çıkmasını sağlayan  bir ilkedir.

Atatürk, Milli Mücadele hareketinde gücünü doğrudan halktan almıştır. Bu sebeple halkçılık; Milli Mücadelenin ilk günlerinden itibaren üzerinde en çok durulan ,en çok vurgulanan unsurlardan biri olmuştur. Dolayısıyla ,Milli Mücadele döneminin en önemli anayasal belgelerinde   bile yer almıştır. Nitekim 1921 Anayasasına esas olan belge, daha önce “Halkçılık Programı” adını taşımakta idi.

Atatürk’e göre halkçılık; kuvvetin,kudretin,hakimiyet ve idarenin doğrudan doğruya halka verilmesi ve yönetimin ,ekonominin,politikanın,devlet ve toplum düzenlemelerinin halka dönük olmasıdır. O’nun halkçılık anlayışında ;kanunlar önünde mutlak eşitlik söz konusu olup, hiçbir fert aile ve sınıfa ayrıcalık tanımamak ve Türkiye’de sınıf mücadelesine yer vermemek, ayrıcalık yapmamak temel prensip olarak yer almıştır..

Halkçılık;hürriyeti ve toplumsal düzenin sağlanmasını amaçlar.Ancak halkçılık ile hiçbir zaman sınırsız hürriyet söz konusu edilmemiştir  Bu kavram kanunların çizdiği sınırlar çerçevesinde insanların hürriyetlerini kullanmalarını ve demokrat olmalarını öngörür. Bu anlamda fertlerin belli bir düzen ve disiplin içinde ve eşit şartlarda yaşamalarını ifade eder.  .

4-Devletçilik

Devletçilik,devlet yetkilerinin artması,genişlemesi, kamu hizmet ve faaliyetlerinin yayılmasıdır.Bu çerçevede devletçilik , bir tür devlet müdahalesi anlamına da gelmektedir. Ancak en klasik tanımıyla devletçilik; devletin daha önce kendi faaliyet alanına girmeyen konulara da, kamu menfaati  nedeniyle girmesi,katılması ve müdahale etmesi demektir.

Devletçilik dar ve geniş anlamda olmak üzere iki şekilde kullanılmaktadır. Geniş anlamda devletçilik; Türkiye’de uygulanan ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmanın özelliklerini ortaya koyan bir politik uygulamadır. Dar anlamda devletçilik ise; özel teşebbüse yer veren ekonomik prensiplere sahip, iktisadi alandaki uygulamalardır. Türkiye’de devletçiliğin asıl uygulamaları ekonomik alanda görüldüğünden, devletçilik ekonomik bir mana ifade etmektedir. Bir ekonomik kalkınma modeli olarak devletçilik, toplum yararına yaygın hizmetleri öngörür.

1923’ten itibaren Türkiye’de uygulanan liberal ağırlıklı ekonomik politika, bazı olumlu adımların atılmasına karşın, kalkınmayı yeterince gerçekleştirememiştir. Devlet desteği ile özel teşebbüsçülüğün yapıldığı bu dönemde, özel teşebbüsün ekonomiyi kalkındırma yükünü taşıyamadığı görülmüştür. Bu dönemde hükümetin politikası, kendi yatırımlarını başta demiryolları olmak üzere sosyal sabit sermaye ve nakliyat alanlarıyla sınırlayarak, özel girişimi canlandırmak olmuştur Cumhuriyetin ilk yıllarında hükümetin ekonomideki genel hedefi, Türkiye’de yaşayan insanların ekonomik şartlarını iyileştirmek , ve iyileştirmelerden toplumun daha geniş bölümlerinin yararlanabilmesini sağlamaktır.Diğer hedefler ise, sanayileşmeyi hızlandırmak, tarımsal üretimin artmasını sağlamak, ulaşımı geliştirmek ve bankacılık sistemini modernleştirmektir.

Ancak bütün bu hedefleri gerçekleştirmek 1929 dünya ekonomik krizinin başlamasıyla imkansız hale gelmiş ve Türk ekonomisi 1929 krizinden fazlasıyla etkilenmiştir. 1929 krizi Türkiye’nin en önemli ürünlerinden biri olan buğday fiyatlarının hızla düşmesine neden olmuş, ekono0mik bunalım tarım sektörüne de sıçramıştır. Ayrıca krizin etkisiyle ticaret dengelerinde bozulma, ithalat hacminde ani daralma ve bütçe gelirlerinde büyük düşüş yaşanmıştır. 1930’lara gelindiğinde Türkiye’nin ekonomik politikasını belirleyen iki önemli gelişme ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisi 1929 dünya ekonomik krizi, diğeri ise 1929 yılında Lozan’daki sınırlamaların kalkmasıdır. Bu iki gelişme Türkiye’de devletçilik uygulamasına geçişi hızlandırmıştır.Bu bilgilerin  ışığı altında özel teşebbüse dayalı ekonomik sistemden, devletçiliğe geçişi gerektiren tüm etkenleri şu şekilde sıralayabilmek mümkündür:

1-1929 dünya ekonomik krizinin yol açtığı bunalım.

2-1929’da Lozan Barış Antlaşması’nın getirdiği sınırlamaların kalkması.1923-1929 yılları arasında gümrük duvarlarının hala düşük kalması nedeniyle, yerli sanayiinin korunması mümkün olamamıştı.Gümrük vergilerinin yüksek olmaması, yerli ürünlerin yabancı mallarla rekabet edememesine neden olmuş ve sanayileşme gerçekleştirilememiştir. 1929’da  bu sınırlamaların kalkmasıyla devlet, yerli sanayiinin korunması ve geliştirilmesi işini bizzat üstlenmek yolunu seçmiştir.

3-Sermaye birikiminin yetersizliği ve burjuva kesiminin yok denecek kadar zayıf ve güçsüz olmasının devletin ekonomiye müdahalesini kaçınılmaz kılması.

4-Vasıflı işçi ve teknik eleman yetersizliğinin yanı sıra, müteşebbis tipinin hiç olmaması da devleti ekonomiye müdahalede bulunmaya iten bir başka etken olmuştur.

5-Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması çok partili siyasal yaşam için bir deneme olduğu kadar, ekonomik sorunlara ve krizlere karşı da bir arayışın sonucudur. SCF’nın  varlığını sürdürdüğü kısa dönemde halktan yoğun ilgi görmesi,toplumun içinde bulunduğu zor şartların iktidar tarafından anlaşılmasını  sağlamıştır. Bu olaydan sonra hükümet özel sektöre dayalı ekonomik politikasını yeniden gözden geçirmek ve halkın refah düzeyini yükseltmek için ekonomiye müdahale etmek kararını almıştır.

Kısacası, iç ve dış ekonomik ve siyasal gelişmelerin etkisi, cumhuriyetin ilk yıllarında ortaya çıkan hayal kırıklığı,Sovyet deneyinin yarattığı heyecan  ve bağımsızlıktan ödün vermeden kalkınma zorunluluğu Genç Türkiye Cumhuriyetini devletçilik uygulamasına yöneltmiştir. Mayıs 1931’de toplanan CHP’nin üçüncü büyük kurultayında devletçilik ilkesi parti programına alınmış ve tek parti döneminin özelliklerinden dolayı bir devlet politikası haline gelmiştir.

Atatürk’ün Devletçilik Anlayışı

Atatürk Türkiye’de ılımlı bir devletçilik uygulamasından yana olmuştur. Atatürk’ün devletçilik anlayışı tamamen Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlardan doğmuştur. Atatürk bu konuda şunları söylemektedir:”Türkiye’nin uyguladığı devletçilik sistemi,19. asırdan beri sosyalizm nazariyecilerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir.Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye özgü bir sistemdir…Fertlerin özel teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak;fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve bir çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleketi ekonomik gelişmesini devletin eline vermek.Türkiye Cumhuriyeti Devleti,Türk vatanında asırlardan beri özel teşebbüs tarafından yapılmamış olan şeyleri bir an önce yapmak istedi ve kısa zamanda yapmaya muvaffak oldu.Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi liberalizmden başka yoldur”1936’da  Atatürk’ün  bu sözleri söylediği yıllarda ,Türkiye’de artık devletçilik  rayına oturmuş ve devlet müdahaleciliği ile kalkınmada önemli adımlar atılmıştır.

Atatürk devletçilik uygulamasını kalkınma için temel koşul olarak öne sürerken, demokrasi ilkesinden ve bireyin haklarından da vazgeçmemiştir.

Atatürk tarafından önerilen ve ılımlı devletçilik diyebileceğimiz bu yaklaşım,doğrudan doğruya emperyalizmin müdahalesine karşı kurulmuş bir savunma sistemidir. Atatürk milli bağımsızlığın sağlam esaslara oturtulması için, ekonomik açıdan tam bağımsız olmak gereğini  görmüş ve bunun için de milli sanayii yabancı rekabetinden korumak için devlet eliyle kalkınmayı önermiştir.Atatürk’e göre devlet,özel teşebbüsün ilgilenmediği,başarılı olamadığı veya gücünün yetmediği alanlarla, toplum çıkarlarının ön planda olduğu alanlara  müdahale etmelidir.Bu yönüyle Atatürk’ün devletçilik anlayışı özel teşebbüse ve özel mülkiyete karşı değildir. Dolayısıyla Atatürk’ün devletçilik anlayışı, Marksist anlamdaki devletin ekonomik faaliyetlerin tümünü organize etmesi anlamına gelmemektedir. Marksizm’de tüm üretim araçları  devletin elinde toplanmakta, her alanda devlet tekelleri oluşturulmakta ve özel mülkiyet ile özel teşebbüse yer verilmemektedir.Oysa Atatürk’ün devletçilik anlayışı, geri kalmış bir toplumda hızlı kalkınmayı hedefleyen ve ülkeyi çağdaş sanayileşmiş ülkeler düzeyine çıkarmayı amaçlayan bir yaklaşımdır.

Atatürk’ün devletçilik anlayışı o yıllarda Batı’da sıkça görülen devlet kapitalizminden de farklıdır.Devlet kapitalizminde, devlet özel teşebbüs yararına ve onun çıkarları doğrultusunda ekonomiye müdahale etmekte ve burjuva sınıfı lehine düzenlemeler yapabilmektedir.Oysa  Atatürk’ün devletçiliği diğer ilkelerden özellikle de halkçılıktan bağımsız düşünülemezdi.Ayrıcalıksız, sınıfsız , kaynaşmış bir kitleyiz söylemi halkçılık ilkesinin bir hedefi iken, bu hedefe ulaşmanın yolu da devletçilikten geçmektedir.Yani ayrıcalıksız ve sınıfsız bir toplum yaratmak için her şeyden önce adaletli bir ekonomik düzen kurmak ve toplumun refah düzeyini yükseltmek lazımdır.Bu  husustaki ciddi çalışmalar da, 1930’dan sonra uygulamaya konan devletçi ekonomik model ile gerçekleştirilmiştir.

Devletçiliğin 1931’de CHP’nin programına girmesiyle birlikte, Türkiye’nin ekonomisinde çok önemli atılımlar gerçekleşmiştir.Devletçilik uygulamasına geçişin en çarpıcı örneği planlı ekonomiye geçilmesidir. 1932 yılında hazırlanmaya başlanılan Birinci Beş Yıllık Sanayii Planı, 1934 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu planın hedeflerini şöyle sıralayabilmek mümkündür:Yerli hammadde kullanmak, tüketim araçlarının üretimine öncelik vermek,yeni fabrikalar kurarken bölgesel dağılıma önem vermek.

I.Beş Yıllık Planda kimya sanayii,demir sanayii, kağıt ve selüloz sanayii, kükürt sanayii,süngercilik, pamuk ve mensucat sanayiine öncelik verilmiştir.Sanayileşmenin yanı sıra  tarım alanında da bu dönemde önemli ilerlemeler kaydedilmiştir.

Devletçilik ilkesi,sonraki yıllarda üzerinde en çok tartışılan ilkelerden biri olmuştur.Özellikle 1950’den sonra dünyada ağırlığını hissettirmeye başlayan liberal  görüşlerin de etkisiyle, devletçilik ilkesinin tersi uygulamalara girişilmiştir.Ancak buna rağmen, Atatürk döneminde temelleri atılan ,teorik ve pratik alt yapısı oluşturulan devletçi model, uzun yıllar Türkiye’nin kalkınmasında önemli rol oynamıştır.

5-Laiklik

Laik kelimesi,Yunanca “Laikos”’dan gelmektedir.Latinceye Laicus, Fransızcaya Laic, Laique olarak geçmiş,Türkçe’de okunuş tarzına sadık kalınarak Laik şeklinde kullanılmaktadır. Laik kelime olarak;ruhani olmayan kimse, dini olmayan şey, fikir, müessese, prensip demektir. Laik olmak ;dünya işlerini, din işlerinden, dini otoriteden ayrı olarak ele alma anlamına gelmektedir. Laisizm veya laiklik de bu kelime ile ilgili olarak ortaya çıkmış olan kavramlardır. Bu anlamda laisizm; laik fikir akımlarının savunmasını üstlenmeyi ifade etmektedir.

Laiklik ise; sosyal hayatta din kurallarına tâbi olmayan  hukuk anlayışını ifade eder. Halbuki gerçek anlamda laiklik; din ile devlet işlerinin ayrılması, ve devletin vicdan işlerinin gerçekleşmesinde tarafsız kalmasıdır. Başka bir deyişle; devletin Allah ile kul arasından çekilmesi ve dinin de devlet işlerine karışmaması , yani akıl ile imanın yetki alanlarının ayrılmasıdır.

Laiklik kelimesi Osmanlı Devleti’ne Meşrutiyet yıllarında girmiş ve “Lâ Dînî” veya “Lâ Ruhbanî” şeklinde kullanılmıştır. Dolayısıyla bu dönemde  Osmanlı Devleti’nde bugünkü modern  anlamda olmasa da, din ve mezhep hürriyetinin sağlanması açısından  laikliğe doğru bir yöneliş olduğu görülmektedir.

Laiklik; Milli Mücadele döneminde ortaya çıkan milli egemenlik prensibinin tabii bir gereği olarak, Yeni Türk Devleti’nin temel ilkelerinden biri olmuştur. Bu dönemde siyasi, sosyal, hukuki ve ekonomik zorunluluğun bir sonucu olarak ortaya çıkmış olan laiklik, devlet idaresi ile birlikte, hukuk, eğitim ve dil alanlarını da kapsamıştır.

Laiklik; Batı ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye’de de cumhuriyet ile birlikte pozitif hukuk alanına girmiştir. Bu olay özellikle devlet idaresini ve toplumsal  kurumları , dini kuralların etkisinden tamamen uzaklaştırmıştır.

Atatürk’e göre din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Dine saygı, inanan kişinin haklarına saygının bir sonucudur. Ancak din işiyle, devlet işini birbirine karıştırmamak lazımdır. Atatürk’ü bu karara yönelten hususların başında ise; başta II:Meşrutiyet döneminin düşünce yapısı ve Milli Mücadele sırasında  karşılaşılan engellemeler  gelmektedir. Özellikle bu dönemde Milli Mücadeleye karşı gerçekleştirilen isyanlar ve yayınlanan fetvalar, başta Atatürk olmak üzere milli mücadele liderlerini, Türkiye’yi çağdaş ve modern bir devlet yapmanın gerekliliğine inandırmıştır. Bu çerçevede, bu dönemde  din ve devlet işlerini birbirinden ayırarak, dinin devlet üzerinde olabilecek baskısını ortadan kaldırmak ve dinin politikaya karıştırılmasını önlemek temel hedeflerden biri olarak  belirlenmiştir. Bu sebeple, din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak, Yeni Türk Devleti’nin en belirgin özelliklerinden biri olmuştur.

Laikliğin Tarihi Gelişimi

Laikliğin gelişmesi ne batıda ne de Türkiye’de kolay olmamıştır. Özellikle batıda laiklik uzun asırlar süren  şiddetli, hatta kanlı  mücadeleler sonucunda ortaya çıkmıştır. Hıristiyanlığın  kurucusu Hz.İsa’nın “Benim hükümdarlığım bu dünyada değildir” demesine rağmen, kilise güçlendikçe devletin temel yetkilerini ve egemenlik alanlarını devletin elinden almak istemiştir.Kilise ile imparatorlar arasında asırlar süren bu mücadele sonucunda  kilise yenilmiş ve 16. yüzyıldan itibaren Avrupa’da milli egemenlik esasına dayanan bağımsız devletler kurulmaya başlamıştır. Ancak bu zaman zarfında Avrupa’da din adına vicdanlara hükmedilmiş ve insanlar bu yüzden tarifsiz zulümlere uğratılmışlardır.O dönem Avrupası’nda kilisenin otoritesi  hukuki, ekonomik, sosyal, edebî ve güzel sanatların tümünü içine alan geniş bir alana hükmettiği için, bir şeyin doğruluğu ancak kilisenin kurallarına ve yorumlarına uymasına bağlı idi.Aksi taktirde kişiler engizisyonda yargılanırlardı.Avrupa kilisesinin bu mutlak otoritesi, Rönesans ve Reform hareketleriyle yıkılmıştır.Bu gelişmelerin ışığı altında Avrupa’da 18. yüzyılda Aydınlanma çağı denilen dönem yaşanmış ve devletin kaynağının ilahi olamayacağı görüşü hakim olmaya başlamıştır. Loche,din ve devlet işlerinin ayrılmasını  ve kuvvetler ayrılığına dayanan bir devlet anlayışını savunurken, Voltaire kilisenin siyasi-hukuki otoritesine karşı mücadelesini “düşünce ve vicdan özgürlüğü” tezine dayandırmıştır.Rousseau demokrasi,Montesquieu ise kuvvetler ayrılığı tezini  savunmuşlardır.Laiklik bütün bu mücadelelerin sonucunda ancak dört asırlık bir birikimin sonucu olarak ortaya çıkabilmiştir.1688 İngiliz Halklar Bildirisi, 1776 Amerikan İnsan Hakları Bildirisi ve 1789 Fransız İnsan Hakları Bildirilerinin temel özellikleri   insanların istedikleri dine inanmak veya inanmamak,ibadet etmek veya etmemek hak ve özgürlüğünü kabul  etmeleridir.

Atatürk’ün Laiklik Anlayışı

Türkiye’de laikliğin oluşum şartları batıdan oldukça farklıdır. Batıda laiklik milli bir devletin oluşumundan sonra ortaya çıkarken, Türkiye’de milli bir devlet olmanın ön şartı olarak ortaya çıkmıştır. Batıda laiklik vicdan özgürlüğüdür. Batıda kilise-devlet çatışmasına sahne olurken, Osmanlı Devleti’nde din devletin kontrolünde olduğu için bir din-devlet çatışması yaşanmamıştır.

Atatürk gençlik yıllarından itibaren bilimin ışığındaki  çağdaş görüşleri benimsemiştir. O, başta çeşitli hurafeler olmak üzere, devlet ve milletin geri kalmasına  sebep olmuş olan engellerin ortadan kaldırılması görüşündedir. Atatürk’e göre bu İslâm dinine aykırı bir durum değildir. Çünkü, bilim ve aklın gösterdiği yolu tutarak, çağdaş değerleri yakalamak ve milleti yükseltmek İslâm dinine uygundur. İslâm dinine önem veren Atatürk,İslâmın akıl ve mantığa yer verdiği için  mükemmel bir din olduğu  görüşündedir.Dinin milletlerin yaşaması için önemli olduğuna inanan Atatürk,dini siyasete alet edenlere her zaman karşı çıkmış, bu tür kişilerden Türk Milleti’nin büyük zarar gördüğünü dile getirmiştir.

Laiklik Atatürk’ün kurmuş olduğu cumhuriyetin temel taşıdır. Laiklikten uzaklaşıldığı taktirde demokratik, bağımsız milli cumhuriyetin varlığı tehlikeye düşeceği gibi, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma hedefi de tehlikeye girer ve yeniden ortaçağın karanlıklarına dönülebilir.Çünkü unutulmamalıdır ki, Osmanlı Devleti’nin gerilemesine ve çökmesine neden olan en önemli etkenlerden biri,Osmanlı Devleti’nin teokratik bir yapıya sahip olması nedeniyle ,batı Rönesans ve Reform ile devlet yönetiminde akılcı ilkeleri hakim kılarken, bu gelişmeleri takip edememesidir. Batıda bilimsel buluşlar, keşifler ve icatlar hızla gerçekleştirilirken ,Osmanlı en basit bir yeniliği bile alırken şeriata uygun olup, olmadığını tartışmıştır. Avrupa’da 1450’de icat edilen matbaanın Osmanlıya 1727’de girmesi bunun en tipik örneğidir. Ayrıca teokratik bir devlette, bütün totaliter rejimlerde olduğu gibi, yöneticiler kendilerini tek ve değişmez gerçeğin temsilcisi saydıklarından, böyle ülkelerde düşünce özgürlüğünden ve gerçek demokrasiden söz edilemez.Bu durumda laik bir devlet yapısı demokrasinin de ön şartıdır.

Laikliğin Unsurları

Laiklik birbirini tamamlayan 5 unsurdan oluşmaktadır.Bunlar:

1-Laikliğin bir unsuru din ve vicdan hürriyetidir.Teokratik bir devlet kurma amacına yönelmemek şartıyla, anayasada yer aldığı şekliyle “ herkes vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir”.

2-Laikliğin ikinci unsuru resmi bir devlet dininin bulunmamasıdır.Laik devlette din bir vicdan sorunudur. Dolayısıyla devlet, belli bir dinin kurallarını vatandaşlarına benimsetmek ve uygulatmak için zorlayıcı kurallar koyamaz.

3-Laikliğin üçüncü unsuru, devletin din ve mezhepleri ne olursa olsun vatandaşlarına eşit muamele yapmasıdır.

4-Laikliğin dördüncü ve çok önemli unsurlarından biri de, devlet yönetiminin din kurallarına göre değil,toplumun ihtiyaçlarına, akla, bilime, hayatın gerçeklerine göre yürütülmesidir.Yani din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.Buna  rağmen, Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı ,devlet teşkilatı bünyesinde yer almaktadır.Bu durum laikliğin batı ülkelerindeki klasik  anlaşılış şekline uymamakla birlikte,Türkiye’nin özellikleri sebebiyle ortaya çıkmış olan,laikliğe aykırı olmayan,tam tersi laikliği koruyucu nitelik taşıyan bir çözüm şeklidir.

5-Laikliğin beşinci unsuru ise ,eğitimin laik, akılcı ve çağdaş esaslara göre düzenlenmesidir.      

Türkiye’de din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak amacıyla bazı çalışmalar gerçekleştirilmiştir.Bu amaçla 3 Mart 1924’de Halifelik ve Şer’iyye ve Evkâf Vekâleti kaldırılmış ve aynı gün Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılmıştır.10 Nisan 1928’de anayasada yer alan “Devletin Dini İslâm”dır, ibaresi anayasadan çıkartılmış, 5 Şubat 1937’de de laiklik diğer Atatürk ilkeleriyle birlikte anayasaya girmiştir.Böylece , Türkiye’de laikliğin önünde yer alan engeller ortadan kaldırılmış,Türkiye Cumhuriyeti resmen laik yapıda bir devlet haline getirilmiştir.

6-İnkılâpçılık

İnkılâp, Arapça Kalp kelimesinden gelmekte olup, bir milletin sahip olduğu siyasi, sosyal ve askeri alanlardaki kurumların ,devlet eliyle makul ve ölçülü metotlar çerçevesinde köklü bir biçimde değiştirilmesi olarak tanımlanmaktadır. İnkılâp çoğu zaman ihtilal kelimesi ile karıştırılmaktadır. Oysa ihtilal, inkılabın başlangıç evresini, mevcut otoriteye karşı gelmeyi, zora başvurmayı öngören kısmını ifade etmektedir. Bir inkılâp hareketi genel olarak üç aşamada gerçekleşmektedir.Bu aşamalar:

1-Fikir safhası(Aydınların, düşünürlerin, filozofların fikirlerinin toplum bilincinde kavranması aşamasıdır)

2-Aksiyon veya Eylem safhası (Mevcut sistemin geniş bir halk hareketi ile yıkılması işinin gerçekleştirildiği safhadır.Başka bir ifade ile ihtilal safhasıdır)

3-Yeni bir düzen kurulması safhası(Yıkılan ve bozulan düzenin yerine halkın beklentilerine cevap verebilecek yeni bir sistemin kurulması işinin gerçekleştirildiği safhadır.)

İnkılâpçılık ise; kurucu ve yapıcı bir düşünce ile modern toplum hayatında yeni ilerleme ve gelişmelere imkan hazırlamaya yönelik bir düşünceyi benimsemektir.İnkılâpçılık, Atatürk’ün diğer ilkelerini de içine alan bir genel ve ana ilkedir.Bu anlamda yapılan bütün inkılâplara sahip çıkmayı ifade eder.

Atatürk’ün Inkılâpçılık Anlayışı

Atatürk’e göre Türk inkılâbı, Türk Milletini son asırlarca geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak, yerine milletin en yüksek medeni icaplara göre ilerlemesini sağlayacak yeni müesseseleri  koymak demektir.Atatürk’ün inkılâpçılık anlayışının temelinde Türk Milletini dünya kültür ve medeniyetinden yararlandırma düşüncesi vardır.Atatürk, Türk Milleti’nin ilerlemesinin devam etmesi ve bunu sağlayan ilke ve inkılâpların güvence altına alınması amacıyla İnkılâpçılık ilkesini, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel prensiplerinden birisi olarak kabul etmiş ve bu ilkeyi de anayasaya koydurmuştur.

Türk inkılâbı aynı anda hem siyasi toplumun temelini ümmet esasından millet esasına çevirmiş, hem meşru siyasi iktidarın temeli olarak kişisel egemenliğe son vererek, millet egemenliğini ilan etmiş, hem dine bağlı (teokratik) devlet yapısının yerine laik devlet yapısını geçirmiş, hem modernleşme ile gelenekçilik arasında bocalamakta olan bir toplumu bu  ikilemden kurtararak Türkiye’nin yüzünü geri dönülmez şekilde çağdaş batı medeniyetine  döndürmüştür. Bütün bunlar yirmi yıldan kısa bir süre içinde olmuştur.

İnkılâpçılık, inkılâbın temel ilkelerinden taviz vermemeyi gerektirir.Çünkü her köklü değişim,toplumun bir kısmını memnun ederken, elbette ki başka bir kesiminin yerleşik menfaatlerine veya inançlarına zarar verecektir.Hele Türk inkılâbı gibi, yüzyıllardır süregelmiş ve modern devlet hayatıyla bağdaşması mümkün olmayan bazı değer, inanç ve geleneklerin tasfiyesine yönelmiş bir kültür inkılâbında ,bazılarının getirilen yenilikleri hiç değilse başlangıçta benimsememeleri, hatta ona karşı aktif direnişe geçmeleri mümkündür. Bu tabii tepkilere karşı inkılâbı kararlılıkla korumak,inkılâpçının görevidir.    

B-Bütünleyici İlkeler

Bütünleyici ilkeler olarak benimsenen ilkeler, Atatürk İlkelerini çeşitli yönleriyle destekleyen ve tamamlayan ilkelerdir. Bunlar aynı zamanda TC.Devleti ve Türk Milleti’nin dikkat etmesi gereken bazı prensipleri de ortaya koymaktadır.Bu ilkeler:

1)-Milli Egemenlik

a)Milli Egemenlik Nedir?

Egemenlik (Hakimiyet);egemen olma, hakimlik, üstünlük, amirlik manalarına gelmekte ve hükmeden, buyuran, buyruğunu yürütebilen üstün gücü ifade etmek için kullanılmaktadır. Egemenlik ,devlet kudretinin bir vasfıdır. İç hukukta en üstün kudreti, milletlerarası hukukta da bağımsız bir gücü anlatmaktadır.

Milli egemenlik ise;bir milletin kendi kaderine hakim olarak, kendi geleceğini tayin etme gücünü elinde bulundurması demektir. Yani bir milletin kendi kendini idare etmesi, kendine hükümet edecek heyeti seçmesi  anlamına gelmektedir.İç görünüşü itibariyle demokratik rejimi, yani egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu  ortaya koyarken, dış görünüşü ile de milletin özgür ve bağımsız yaşamasını, yani dışa karşı millet birliğini ve bütünlüğünü ifade etmektedir.

Milli egemenlik düşüncesi ilk defa 18. yüzyılda Fransız düşünürü  Jean  Jaques Rousseau  tarafından ortaya atılmış ve bu yüzyılda despot hükümdarlara karşı fertlerin hak ve hürriyetlerini gerçekleştirip, teminat altına almak için girişilmiş olan mücadele ile başlamıştır.Ancak bu fikrin ortaya çıkması, yani halkın da yönetime katılarak, hükümdarın gücünün sınırlandırılması işi 1215 tarihli Magna Charta’ya dayanmaktadır.

Milli egemenlik bir kişi veya sınıfın egemenliğinden uzak olarak, milletin kendi yönetiminde söz sahibi olması anlamına geldiğinden, milletin genel iradesinin ortaya konmasını sağlar ve iktidarın kayıtsız şartsız millete ait olmasını ifade eder.Bu nedenle demokrasinin temel şartıdır.                                                                                           

b)Atatürk’ün Milli Egemenlik Hakkındaki Düşünceleri

Atatürk’e göre egemenlik devlet kavramının özünde var olan siyasi bir nüfuz olup, milleti dışta temsil ve başka milletlere karşı savunma yetkisini içeren bir güçtür.Atatürk milli egemenliği ise;bağımsızlık ve demokrasi olarak algılayarak, emperyalizme, baskıya ve esarete karşı milletin haklarını savunmak olarak değerlendirmiştir.Atatürk’e göre milli egemenlik, devlet ve milletin kaderinde etkin ve hakim olması gereken bir değerdir. Çünkü milli egemenlik  adaletin, eşitliğin, hürriyetin dayanağı ve milletin namusu , haysiyeti, şerefidir. Bu sebeple Atatürk milli egemenlik prensibini devletin temel unsurlarından biri haline getirmeye çalışmıştır. Bundan amaç ise; siyasi, sosyal ve ekonomik yönden yabancı etkilerden uzak, milli iradeden oluşmuş bir toplumun meydana gelmesini sağlamaktır. Sadece bununla da yetinmeyen Atatürk’e göre,toplumda  hürriyetin, eşitliğin, adaletin, istikrarın sağlanması ve korunması ancak tam ve kesin bir biçimde milli egemenliğin gerçekleşmiş bulunmasıyla mümkündür. Dolayısıyla O  milli egemenliği, bu öneminden ve devletimizin sonsuza kadar devam etmesi, memleketimizin kuvvetlenmesi, milletimizin refah ve mutluluğu açısından gereken bir değer olarak görmüştür. Atatürk “milli hakimiyet öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar” sözleriyle, milli egemenlik prensibinin gücünü ortaya koymakta ve devlet hayatındaki önemini vurgulamaktadır.

c)Türkiye’de Milli Egemenlik Prensibinin Gerçekleştirilmesi 

Türkiye’de milli egemenlik prensibinin gerçekleştirilmesi, tamamen Atatürk’ün bu konudaki düşünce ve çalışmalarının eseridir. Çünkü I.Dünya Savaşı sonunda İtilâf Devletleri, Osmanlı topraklarını kağıt üzerinde paylaşmışlar ve Türk Milleti’nin siyasi varlığına tamamen son vererek, üzerinde yaşadığı bin yıllık vatanını ufak bir bölge dışında elinden almışlardır. Dolayısıyla bunun doğal sonucu olarak, 1 Kasım 1918’den itibaren Türk vatanının bazı yerleri işgal edilmiş, Türk ordusu dağıtılmış ve ülke içinde çeşitli ayrılıkçı örgütler ayaklanmalar  başlatmışlardır.

Memleketin içinde bulunduğu bu durum karşısında , ilk önce Anadolu ve Trakya’nın çeşitli şehir ve kasabalarında yaşayan vatansever kişiler tarafından, Müdafaa-i Hukuk adı altında direniş örgütleri kurulmaya başlanmıştır. Ancak temelde vatanı kurtarmak amacıyla kurulan bu cemiyetler, farklı düşünceler sebebiyle dağınım durumdadırlar. Bu güçleri birleştirerek, milli ve genel bir uyanış yaratacak bir mücadeleyi  başlatmak lazımdır. M.Kemal  bu düşünceyi gerçekleştirmek için millet egemenliğini dayalı, tam bağımsız  yeni bir Türk Devleti kurma kararıyla Samsun’a çıkmıştır.M.Kemal’in 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basmasıyla birlikte, Türk tarihinde ilk defa kişisel egemenlikten, milli egemenliğe geçiş süreci başlamıştır. Dolayısıyla, Türkiye’de milli egemenlik prensibinin genel anlamda ilk defa Atatürk’ün önderliğinde girişilen Milli Mücadele yıllarında uygulandığını söyleyebilmek mümkündür.

Kişisel egemenlikten, milli egemenliğe geçiş projesini, Milli Mücadele hareketini başlatarak, uygulamaya koyan Atatürk ,Amasya Genelgesi ile ileriye dönük düşüncelerini açıklamış, “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” diyerek, milli egemenliğin gerçekleştirilmesi  kararlılığında olduğunu göstermiştir.Devletin kaderinde, milletin söz sahibi olması anlamı taşıyan milli egemenlik prensibinin, Milli Mücadele dönemi boyunca ve daha sonra da üzerinde durulacak en önemli hususlardan biri olduğunu, Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde kongreler düzenlenmesinden ve bu kongreler vasıtasıyla halkın istek ve düşüncelerinin  ortaya konmaya çalışılmasından anlamaktayız. Çünkü kongrelerde alınacak olan kararlar, milletin temsilcilerinin görüşleri doğrultusunda ortaya çıkacaktı.Bu da milletin girişilecek olan mücadelede söz sahibi yapılması demekti. Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde alınan “Kuva-yı Milliye’yi âmil ve milli iradeyi hakim  kılmak  esastır” kararının , Türkiye’de milli egemenliği tesis etmek için alındığı bunun delilidir.Bu çerçevede Atatürk’ün Sivas’ta yayınlanmasına öncülük ettiği gazetenin  “ İrade-i Milliye”, Ankara’da  Şubat 1920’de yayınına başlanan gazetenin de “Hakimiyet-i Milliye” adını taşıması milli egemenliği gerçekleştirmek çabalarının bir yansımasıdır.

Türkiye’de milli egemenliğin gerçekleştirilmesi konusunda atılmış en önemli adımlardan biri de ilk TBMM’nin açılmasıdır.TBMM’nin açılmasıyla artık milli egemenlik prensibi, resmen ve fiilen gerçekleştirilmiştir.Böylece millet kendi geleceğini , kendisi belirleme imkanına kavuşmuştur. Bunda en büyük pay, hiç şüphe yok ki Atatürk’ündür.

Atatürk, TBMM’ni açarak en büyük ideallerinden biri olan milli egemenlik prensibini, devletin temel  unsurlarından biri haline getirmiş,” Hakimiyet kayıtsız, şartsız milletindir” ifadesinin anayasada yer almasıyla hem, diktatörlüğe karşı bütün kapıları kapatmış, hem de milli egemenlik prensibini hukuki anlamda güvence altına almıştır.

Böylece milli egemenlik ilkesi, Atatürk’ün kurduğu TC’nin temel unsurlarından biri haline gelmiştir. Bu ilke devlet yönetiminde en üstün gücün millete ait olduğunu ortaya koyması sebebiyle cumhuriyetçilik ilkesini bütünlemektedir.     

2-Milli Bağımsızlık

Bağımsızlık; bir devletin bir başka devlete veya uluslar arası bir kuruluşa tâbi olmaması,ya da bağlı olmaması demektir.

Milli bağımsızlık ise; bağımsızlığın milletçe benimsenmesi ve amaç edinilmesidir

Türk Milleti karakteri  itibariyle , tarihinin her devresinde tam bağımsız yaşamaya özen göstermiş  ve bu uğurda canını feda etmekten kaçınmamıştır. Bu çerçevede Milli Mücadele döneminde de bütün zorlukları göğüsleyerek, büyük bir milli mücadeleye girişmiş, tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmayı başarmıştır.Milli Mücadele “Ya bağımsızlık, ya ölüm” parolasıyla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.

Atatürk’ün bağımsızlık anlayışı ,  kayıtsız,şartsız tam bağımsızlık fikrine dayanmaktadır. Milli Mücadele döneminde “ ya bağımsızlık, ya ölüm” düşüncesiyle hareket eden Atatürk, uyguladığı dış politikanın esasını da yine tam bağımsızlık anlayışına dayandırmıştır. Atatürk’e göre tam bağımsızlık; siyasi, ekonomik, askeri, kültürel ve akla gelebilecek her alanda tam bağımsız olma anlayışına dayanmaktadır.Bunlardan birinin eksikliği halinde Atatürk’e göre millet ,tam bağımsızlıktan uzaklaşmış olacaktır.

3-Milli Birlik ve Beraberlik

Milli birlik ve beraberlik; milletçe birliği, beraberliği ve bir arada yaşamayı ve bütünlüğü ifade etmektedir. Bu ilke aynı zamanda Türk Milletini oluşturan insanların, karşılıklı sevgi ve saygı duygusuyla birbirine bağlanmasını ve ortak amaçlara yönelmiş olarak varlığını devam ettirmesini amaçlamaktadır.

Milli birlik ve beraberlik, her şeyden önce milli devletin gerçekleşme vasıtasıdır. Bunun bilincinde olan Atatürk, yeni Türk Devleti’nin milli bir devlet olmasını sağlamaya çalışırken,  bu ilkenin  yurttaşlar  arasındaki  bütünleştirici ve kaynaştırıcı özelliğinden yararlanmıştır. Atatürk’e göre, milli mevcudiyetin temeli,milli şuurda ve milli birlikte bulunmaktadır.

TC’nin kuruluşundan itibaren Atatürk’ün çok önem verdiği milli birlik ve beraberlik ilkesinin temelini, bütün vatandaşların, hangi din, mezhep ve ırktan gelirlerse gelsinler, hepsinin Türk olduğu düşüncesi oluşturmaktadır.

İlk defa Erzurum ve Sivas Kongreleri ile Misak-ı Milli kararlarında dile getirilmiş olan milli birlik ve beraberlik ilkesi, gerek Milli Mücadele yıllarında, gerekse  cumhuriyet devrinde vazgeçilmez önemli ilkelerden birisi olarak kabul edilmiştir. TC. Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez olduğu düşüncesinden hareket eden bu ilke, milliyetçilik ilkesini bütünlemektedir.

Atatürk ilkelerini bütünleyen bu üç ilkenin yanı sıra,”Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”,devlet ve toplum hayatında akıla ve bilime yer vermeyi öngören “Bilimsellik ve Akılcılığı”, çağdaşlaşmayı hedefleyen “Çağdaşlaşma ve Batılılaşmayı”, “İnsan ve İnsanlık Sevgisini”de bütünleyici ilkeler arasında sayabilmemiz mümkündür.

inkilap tarihi 1


İNKILAP TARİHİ 1.Dünya Savaşı öncesinde Devletlerin iç ve dış politikalarına yön veren iki etken vardır. Bunlar: 1789 Fransız İhtilali (Milliyetçilik Akımları …İmparatorlukların yıkılmasına ve bir çok yeni devletin tarih sahnesine çıkmasına neden olmuştur. ) ve 1750-1830 Sanayi İnkılabı (Sanayi İnkılabı 1750-1830 yıllarında İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Aletin yerini makinanın almasıyla üretimin artması, işçi sınıfının doğmasına….neden olmuştur) 1876 l.MEŞRUTİYET : 1876 tarihinde Osmanlı Devletinin ilk Anayasası Kanun-u Esasiye Kabul edilmiştir. Bu ilk Anayasada son söz padişahın olduğu için 2.Abdül Hamit 14 Şubat 1878 yılında Osmanlı-Rus (93 harbi) savaşını bahane ederek ilk Osmanlı Ayanlar meclisini fesh etmiştir. 1878-1908 arası dönem 2.Abdül Hamit’in istibdat (baskı) yönetimi olarak bilinir. Birinci Meşrutiyet döneminde Osmanlıcılık benimsenmiştir. 23 Temmuz 1908 ll.MEŞRUTİYET : İttihat ve Terakki Fırkasının Baskısıyla on yıl sürmüştür. 2.Meşrutiyetten itibaren Osmanlı topraklarında Türkçülük akımları başlamıştır. Not: 1.Meşrutiyette Osmanlıcılık, 2.Meşrutiyette ise Türkçülük akımı etkilidir. 13 Nisan 1909 31 MART OLAYI : 2.Meşrutiyete karşı yapılan gericilik isyanıdır. 2.Abdül Hamit tahttan indirilmiş, yerine 5.Mehmet tahtta çıkarılmıştır. 31 Mart Vakaası sonucunda: Avusturya/Macaristan İmparatorluğu Bosna-Hersek’i almışlar, Bulgarlar kendi krallıklarını kurmuşlar ve Girit Rumları ayaklanmışlardır(1908) Önemi: Mevcut Anayasal düzene karşı bir gericilik isyanıdır. Bu ayaklanmanın bastırılmasında Mustafa Kemal Kolağası olarak görev almıştır. 1911-1912 TRABLUSGARP SAVAŞI (1912 Uşi Ant): Sanayi devriminin etkisiyle güçlenen İtalya’nın çıkarlarını korumak amacıyla sebepsiz yere Trablusgarp, Bingazi çevrelerini işgal etmesi üzerine yapılan savaştır. Osmanlı İmparatorluğu iyi götürdüğü savaşta Balkanlardaki gelişmeler ve Balkan savaşları nedeniyle İtalyanlarla Uşi Anlaşmasını imzalayarak savaştan çekilmiştir. Önemi: Trablusgarp Savaşı Mustafa Kemal’in Binbaşı olduğu savaştır. 1912 1.BALKAN SAVAŞI (1912 Londra Anlaşması): Sebep; Fransız devrimi sonucunda Osmanlı topraklarında başlayan milliyetçilik akımları, Rusya’nın Panislavizm politikasıyla Ortodoksları ve Balkan devletlerini kışkırtması ve Balkan devletlerinin Trablusgarp savaşından faydalanmaları. Balkan devletleri Makedonya’ya ıslahat yapılmasını istediler. Osmanlı devleti red edince l.balkan savaşı çıktı. Osmanlı yenildi. Sonuç; Bulgarlar Çatalca’ya kadar geldi. Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti. Sırplar Karabağ, Yunanistan ise Makedonya’yı işgal ettiler. 1912’de Londra Anlaşması imzalandı. Midye-Enez çizgisi, Osmanlı-Bulgaristan sınırı oldu. İmroz ve Bozcaada dışındaki adalar Yunanistan’a verildi. Önemi: Avrupa ve Eğe denizindeki Osmanlı varlığı Londra Anlaşması ile sona ermiştir. 1913 2.BALKAN SAVAŞI (1913 Bükreş Anlaşması Bulgaristan)(1913 Atina Anlaşması Yunanistan) : 1.Balkan savaşından fazla toprak alan Bulgaristan’ı çekemeyen Balkan ulusları Bulgaristan’a saldırdılar (1913). Bulgarların birliklerini başka bölgelere kaydırmasından istifadeyle Osmanlı savaşa girmeden Edirne ve Kırklareli’ni geri almıştır. 1913’te Bulgarlarla İstanbul Anlaşması yapıldı. Edirne ve Kırklareli Osmanlılarda kaldı. 1913 Bükreş anlaşması Balkan devletlerinin Bulgaristan topraklarını paylaştığı bir anlaşmadır. Osmanlı Devletinin Avrupa’da ki varlığı Doğu Trakya ile sınırlanmıştır. 1913 Atina Anlaşması ile Girit ve Eğe adaları Yunanistan’a verilmiştir. 1829 Edirne Anlaşması Yunanistan bağımsızlığını kazanmıştır. 1878 (Osmanlı-rus 93 harbi) Sırbistan ve Karabağ Berlin Ant. bağımsızlığını Kazanmıştır. 1908 31 Mart Vakası Bulgaristan Rus savaşı ve karışıklıklardan yararlanarak bağımsızlık kzn. 1912 1.Balkan savaşı Arnavutluk Londra antlaşmasıyla bağımsızlığını kazanmıştır. 1914-1918 1.DÜNYA SAVAŞI: 1883 Almanya, İtalya, Avusturya-Macaristan İmp. Üçlü İttifak (Bağlaşık) devletlerini oluşturdu. 1907 İngiltere, Fransa, Rusya Üçlü İtilaf devletlerini oluşturdular. 1914 Osmanlı İmparatorluğu; İngilizlerden kaçan iki Alman gemisine Türk ismi vererek Türk Bayrağı çekmişler ve daha sonra bu gemilerin Karadeniz’e açılarak Rus kıyılarını topa tutmaları sonucu Osmanlı 1.Dünya savaşında Üçlü ittifak devletleri safında savaşa katılmış oldu. Osmanlı’nın Savaştığı Cepheler: 1-Kafkas 2-Çanakkale 3-Kanal 4-Irak 5-Suriye-Filistin Osmanlı, Bu cepheler haricinde müttefiklerine yardım amacıyla Makedonya ve Galiçya’ya asker göndermiştir. 1 KAFKAS CEPHESİ: Osmanlı’nın Bakü petrollerini ele geçirmek ve Enver Paşanın PANTURANİZM düşüncesinin etkisiyle Rus’lara karşı açtığı savaştır. Osmanlının Yüzbin’e yakın askeri donarak ölmüştür. Ruslar Kars’a kadar ilerlemişler ancak, 1917 yılında Rusya’da ki devrim sonucu çarlık rejiminin yıkılması ile Rusya 1917 Brest Litowsk barış anlaşmasıyla aldığı toprakları geri vererek çekilmiştir. 2 ÇANAKKALE CEPHESİ : Osmanlı; İngiltere, Fransa hem müttefikleri Rusya’ya yardım etmek hemde boğazları alarak Osmanlı devletine son vermek amacıyla Çanakkale’yi ablukaya almalarıyla başlamıştır. Tarihin en kanlı savaşlarındandır. Osmanlı Çanakkale savaşlarından galip çıkmıştır. Mustafa Kemal büyük bir üne kavuşmuş “Çanakkale geçilmez” sözü tarihe kazınmıştır. Çanakkale’de ki direniş sonucunda Rusya’ya müttefiklerinden yardım gitmemiş savaş uzamıştır. Bulgaristan bu gelişme üzerine Osmanlı yanında (İtilaf devletleri yanında) savaşa katıldı. Böylece İstanbul-Berlin hattı kurulmuş oldu. 3 KANAL CEPHESİ : Bu cephe Almanların planlaması ve desteği ile İngiltere’ye karşı Osmanlı tarafından açılmıştır. Osmanlı, Mısırı İngilizlerden geri almak ve Suveyş Kanalını ele geçirerek İngiltere ile sömürgelerinin irtibatını kesmeyi amaçlamıştı. Osmanlı imparatorluğu, Almanların gerekli yardımı göndermemesi ve iklim elverişsizliği yüzünden başarısız olmuştur. 4-IRAK CEPHESİ : İngiltere’nin, Osmanlının İran ve Hindistan’a girmesini önlemek ve karadan Ruslarla birleşmek için Osmanlıya karşı açtığı cephedir. Basra’ya asker çıkartan İngilizler, Bağdat’a kadar ilerlemişlerdir. 5-SURİYE-FİLİSTİN CEPHESİ: İngilizlerin Suveyş ve Irak cephelerinde yenilen Osmanlıyı bu bölgeden çıkarmak istemeleri üzerine açtıkları cephedir. Önceleri Mustafa Kemal bu cephede başarılı olmuş fakat, İstanbul’a çağrılması üzerine İngiltere Suriye’yi almıştır. 1.DÜNYA SAVAŞINI BİTİREN ANLAŞMALAR 28 Haziran 1919 Versay Almanlar 10 Eylül 1919 Sen Cermen Avusturya 27 Kasım 1919 Nöyyi Bulgaristan 4 Haziran 1920 Triyanon Macar krallığı 10 Ağustos 1920 Sevr Osmanlı (Türk Halkı Sevr barışını kabul etmemiştir.) 30 Ekim 1918 MONDROS ATEŞKES ANLAŞMASI: Ahmet İzzet Paşa Hükümeti, Bahriye Nazırı Rauf Beyin başkanlığındaki Osmanlı kurulu ile İngiliz Amiral Karltop Limni adasının Mondros limanında imzalamışlardır. Önemi : Bu Anlaşma ile Osmanlı fiilen sona ermiştir. Mondros Ateşkes anlaşması, kayıtsız şartsız teslim belgesidir. Mondros Md.7: İtilaf devletlerine istedikleri yeri işgal etme hakkı tanımaktadır. Mondros Md.24: İtilaf devletlerine Vilayet-i Site (Erzurum, Van, Sivas, Bitlis, Diyarbakır, Harput) illerinde Bağımsız Ermenistan ve kürdistan kurulacaktır. [Wilson prensipleri ile paralel: Amerika’nın 1.Dünya savaşına katılırken başkan wilsonun yayımladığı Wilson ilkeleri: Yenenler yenilenlerden tazminat almayacak …Doğu illerinde referandum sonuçlarına göre Ermenistan ve kürdistan devletleri kurulacak] 30 Ekim 1918 MONDROS ANLAŞMASININ UYGULANMASI: İtilaf devletleri Anlaşmanın 7.maddesine dayanarak; İngilizler: Musul, Antep, Urfa, Maraş, Batum ve Kars’ı işgal etmişler; Samsun ve Merzifon’a asker çıkarmışlardır. Fransızlar: Dörtyol, Mersin ve Adana yöreleri ile Afyon’u işgal etmişlerdir. İtalyanlar: Antalya, bodrum, Kuşadası, Marmaris ve Konya çevresine asker çıkarmışlardır. Not: İtalyanlar 1.dünya savaşına ittifak devletlerinin yanında başlamışlar daha sonra dönerek itilaf devletlerine katılmışlardır. 13 Kasım 1918 İtilaf devletleri İstanbul’u fiilen işgal etmişlerdir. 21 Aralık 1918 tarihinde 6.Mehmet (Vahdettin) Meclis-i Mebusanı Fesh etmiştir. İkinci Meşrutiyetin sonu. 18 Ocak 1919 Paris Barış Konferansı: İngilizlerin, Osmanlı imparatorluğu paylaşımına Yunanlıları ortak ettiği konferanstır. Güçlü, İtalya yerine daha zayıf olan Yunanistan tercih edilmiştir. 16 Mart 1920 İtilaf devletleri İstanbul’u resmen işgal etmişlerdir. ZARARLI CEMİYETLER Mavri Mira Derneği: Rum kilisesinin desteğinde; İstanbul, Bursa, Bandırma, Tekirdağ ve Kırklareli yörelerinde rum azınlığı örgütlemek, silahlandırmak, çeteler oluşturmak ve yunan kamuoyu yaratmak amacıyla kurulmuştur. Pontus Rum Cemiyeti: Yeniden canlandırılan Etnik-i Eterya derneği ile birlikte Doğu Karadeniz de rum devleti kurmak için faaliyet göstermiştir. Ermeni Cemiyetleri: Ermeni patriği Zevan efendi, rum dernekleri ile ortak bir komite oluşturdu. Amacı, Güney Doğa Anadolu da ermeni devleti kurmaktır. Hınçak ve taşnak cemiyeti Sulh ve Selameti Osmaniye Cemiyeti: İngilizlerden maddi desteğinde kurulmuş provakatör bir dernektir. Kurtuluşun padişahın ve halifenin buyruğunda olacağını savunmuştur. Kürt Teali Cemiyeti: Wilson ilkelerinden faydalanarak kürdistan devleti kurma amacını gütmüştür. Ulusal mücadeleye karşı çıkarak olumsuz katkıda bulunmuşlardır. Teali İslam Cemiyeti : Halifenin buyruklarına ve şeriata uyarak Osmanlı imparatorluğunun kurtulacağını savunmuştur. Merkezi İstanbul da şubesi Konya’da örgütlenmiştir. (Delibaş Mehmet Ayaklanmasını çıkardı) Wilson Prensipleri Cemiyeti: Amerikan mandası taraftarlarını etrafına toplayan cemiyettir. İngiliz Muhipler Cemiyeti: İngilizler tarafından, ulusal direniş girişimleri yok etmek amacıyla kurulmuştur. Hürriyet ve İtilaf fırkası: 1911 yılında ittihat ve terakki partisine karşı kurulan bu parti, Mondros anlaşmasından sonra zararlı cemiyetleri bünyesinde toplamıştır. ULUSAL CEMİYETLER Ulusal cemiyetler; bölgesel amaçlarla kurulmuşlardır, Yayın yoluyla işgallerin haksız olduğu dünya kamuoyuna duyurulmuştur, Birbirlerinden bağımsız hareket etmişlerdir, Silahlı savunma yapmışlardır. Ulusal bilincin yayılmasına, gelişmesine, canlı tutulmasına kaynak olmuştur. 4-11 Eylül 1919 Sivas Kongresinde Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri birleşerek Ulusal bir nitelik kazanmıştır. Trakya Paşaeli Cemiyeti: Trakya ve Marmara’nın Yunanistan a verilmemesi için faaliyet göstermiştir. İzmir Müdafa-i Hukuk-i Osmaniye Cemiyeti: İzmir ve Batı Anadolu da yunan işgallerine karşı kurulmuştur. Kilikyalılar Cemiyeti: Adana ve çevresinde düşman işgaline karşı koymak için kurulmuştur. Trabzon Müdafa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti: Doğu karadenizde pontus rum devleti kurulmasını önlemek için kurulmuştur. Şark İlleri Müdafa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti: Merkezi İstanbul da Erzurum ve Elazığ’da şubeler açmıştır. Doğu illerinin Ermenilere verilmesini engellemek için faaliyet göstermiştir. Bu cemiyet daha sonra 23 Temmuz- 7 Ağustos 1919 Erzurum Kongresinin toplanmasını sağlamıştır. NUTUK: 15-20 Ekim 1927 tarihinde Cumhuriyet Halk Fırkasının Ankara’daki ikinci kongresinde okunmuştur. Cumhuriyet Halk Fırkası; Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerinin devamı sayıldığından 4-11 Eylül 1919 Sivas Kongresi bu partinin ilk kongresi sayılır. Nutuk; Mustafa Kemal Atatürk’ün, öz yaşam ve Kurtuluş Savaşı’nın öyküsüdür. 19 Mayıs 1919 ile 1927 yılına kadar olan olayları kapsamaktadır. KUVVAYİ MİLLİYE: Halk, Millet harekatıdır. Ulusal derneklerin miting ve yayın yoluyla, mahalli kurtuluş birliklerinin, silahlı işgal kuvvetlerine karşı başlattıkları direnme hareketleridir. İlki 1918 yılında “Trakya Paşaeli Cemiyeti”dir. 15 Mayıs 1919 İzmir’in işgalinden sonra Kuvvayi Milliyeye katılım artmıştır. Kuvvayi Milliye düzenli değildi, düşman işgallerini yavaşlatmış, askeri boşluğu doldurarak ayaklanmaları bastırmıştır. 15 Mayıs 1919 İzmir’in işgalinde düşmana ilk kurşunu atan Selanik’te doğan Hasan Tahsin’in asıl adı Osman Nevres’tir (Gazeteci Hasan Tahsin “Sen başlat. Nasıl olsa biri bitirir!”) Kuvvayi Milliye Birlikleri; Ayvalık kıyılarından başlayan Soma, Akhisar, Salihli, Nazilli kasabalarının batısından geçen bir hat üzerinde Batı Cephesini oluşturmuştur. 4-11 Eylül 1919 Sivas Kongresinde, Temsil heyeti aldığı bir yürütme kararıyla (T.B.M.M olmadığından, Meclis gibi hareket ederek) 9 Eylül 1919’da Batı Cephesi Komutanlığına Ali Fuat Cebesoy’u atamıştır. 19 Aralık 1918 Halk Güney Cephesinde Dörtyol’da Fransızlara silahla karşı koymuştur. 1 Kasım 1918 Mustafa Kemal Yıldırım Ordular Komutanlığına atanmıştır. 30 Nisan 1919 Mustafa Kemal 9.Ordu Müfettişliğine atanmıştır. 19 Mayıs 1919 Atatürk’ün Samsun’a çıkışı. Temel Amaç Mustafa Kemal’in, halkı tehlikelere karşı uyarıp, örgütlemek, bağımsızlık mücadelesini başlatarak, bağımsız bir Türk devleti kurmaktır. 23 Haziran 1919 Mustafa Kemal 9.Ordu Müfettişliğinden alındı. 8-9 Temmuz 1919 Mustafa Kemal Askerlikten istifa etti. 22 Haziran 1919 AMASYA GENELGESİ: Amasya Genelgesi; İhtilal Beyannamesidir. İlk kez Ulusal Egemenlikten söz edilmektedir. Ulusun bağımsızlığını yine ulusun dayanma gücü ve kararlılığı kurtaracaktır. Kurtuluş Savaşının amacını, gerekçesini ve yöntemlerini açıklamıştır. Sivas’ta ulusal bir Kongre toplanması kararlaştırılmıştır. 23 Temmuz- 7 Ağustos 1919 ERZURUM KONGRESİ : Bitlis, Erzurum, Sivas ve Trabzon delegelerinin katılmasıyla toplanmış Bölgesel; aldığı kararlar bakımından Ulusal nitelikli bir kongredir. Mustafa Kemal Başkan seçilmiştir. “Yurt parçaları bir bütündür, parçalanamaz. Osmanlı devleti dağılırsa, Ulus birlikte direnecek ve yurdu savunacaktır. İstanbul Hükümeti bağımsızlığı sağlayamaz ise ulusal kongrenin seçeceği geçici bir hükümet kurulacaktır.” İlk kez Vatan bütünlüğü, Ulusal Egemenliğin sağlanması gerektiği ve İLKKEZ yeni bir devletin kurulması düşüncesi belirtilmiştir. İlk kez manda ve himaye kabul olunmaz düşüncesiyle, İlk kez yabancılara İmtiyaz verilemeyeceği düşünceleri belirtilmiştir. 26-30 Temmuz 1919 BALIKESİR KONGRESİ: Yunan işgallerine karşı toplanmış bölgesel bir kongredir. 15-25 Ağustos 1919 ALAŞEHİR KONGRESİ : Balıkesir ve Erzurum kongrelerinin sonuçlarını görüşmek üzere toplanmış bölgesel nitelikli bir kongredir. 22 Haziran 1919 Amasya Genelgesini onaylanmış, Sivas’ta kongre toplanmasına olumlu bakılmamıştır. 4-11 Eylül 1919 SİVAS KONGRESİ: Mustafa Kemal’in başkan olup olmaması ve manda gündeme gelmiştir. Ulusal dernekler bir çatı altında birleştirilmiştir. Mustafa Kemal başkan seçilmiştir. Toplanma ve alınan kararlar bakımından ulusal bir kongredir. Milli egemenliği önemli bir adımdır. Mandadan vazgeçildi. TBMM seçimleri yapılıncaya kadar Temsil Heyeti kuruldu. Padişaha meclis-i mebusan-ı toplaması için baskıda bulunuldu. Vali Ali Galip kongreyi engellemediği için 4 Ekim 1919 da İstanbul hükümetinden Damat Ferit istifa etti. Bu gelişme üzerine “İstanbul Anadolu’ya egemen değil bağlı olmak zorundadır” görüşü yayıldı. 20-22 Ekim 1919 AMASYA GÖRÜŞMESİ : İstanbul hükümeti ile Ankara hükümeti arasında. Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Mustafa Kemal, Rauf ve Bekir Sami katıldı. İstanbul Hükümeti, Ankara hükümetini tanıyor. Temsil heyetinin nüfusu ve güvenilirliği artıyor. Anadolu hareketine katılım hızlanmıştır. 27 Aralık 1919 Temsil Heyetinin Ankara’ya gelişi. 27 Aralık 1919 Atatürk’ün Ankara’ya gelişi. Seçimler yapıldı. Müdafa-i Hukuk her yerden kazandı. Mustafa Kemal Erzurum Millet Vekili seçildi. 12 Ocak 1920 Meclis-i Mebusan 3. defa açıldı. 28 Ocak 1920 Misak-ı Milli “Milli And” son Osmanlı mebusan meclisinde kabul edildi. Misak-ı Milli; 22 Haziran 1919 Amasya Genelgesinden beri yapılan hazırlıkların oluşturduğu bilinç, ihtilal, bağımsız Türk ülkesinin sınırları belirlenmiştir. (30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşmasına göre) Misak-ı Milli, halkın Osmanlı hükümetine karşı siyasal zaferidir. Sorunların barışçı yollarla çözümünden yana olunduğu gösterilmiştir. Sonuçları: Anlaşma devletleri kızdı. Salih paşa hükümeti yeniden kurdu. Mebuslar tutuklandı. İstanbul işgal edildi. 16 Mart 1920 İstanbul’un işgali. 11 Nisan 1920 son Osmanlı mebusan meclisinin feshi (3.meclisin feshi) 6 Nisan 1920 de Anadolu Ajansı, Kuvva-yi Milliye hareketinin sesini Anadolu’ya ve tüm dünyaya duyurmak için kurulmuştur. 23 Nisan 1920 TBMM’nin AÇILMASI: TBMM Milli iradeye saygılıdır. TBMM açılmasıyla temsil heyetinin görevi sona ermiştir. Meclis başkanlığına Mustafa Kemal seçilmiştir. TBMM’nin üstünde bir kuvvet yoktur. Meclis kurucudur. Devamlıdır. İstanbul hükümeti hukuken yok sayılmış, millet iradesi hakim kılınmıştır. Meclisin çıkardığı ilk kanun “Hıyanet-i Vatan Kanunu”dur. Meclis yargı gücünüde alarak güçler birliği ilkesini sağladı. (3 Y : Yasama, Yürütme, Yargı) 1 Nisan 1923’e kadar görev yapan 1.TBMM bir idealistler meclisidir. Hem egemenliği yerleştirmiş, hem de cephede savaşmış… AYAKLANMALAR İSTANBUL HÜKÜMETİNİN YÜRÜTTÜĞÜ AYAKLANMALAR Anzavur Ayaklanması: 2 Kasım 1919’da Susurluk, Manyas, Gönen ve Ulubat çevresinde İstanbul hükümeti ile İngilizler desteğinde anzavur tarafından çıkarılmış bir ayaklanmadır. Kuvayi İnzibatiye Ayaklanması: İngilizlerin desteğindeki Süleyman Şefik Paşa komutasındaki halifelik ordusu, Geyve dolayındaki ulusal güçleri yok etmek için saldırdı. Ali Fuat Paşa ayaklanmayı bastırmıştır. İSTANBUL HÜKÜMETİ VE İTİLAF DEVLETLERİNİN KIŞKIRTTIĞI AYAKLANMALAR Bolu, Düzce, Hendek-Adapazarı Ayaklanmaları: İngilterenin kışkırtması ve “din elden gidiyor” din sömürüsü. Ali Fuat Paşa bu ayaklanmaları bastırmıştır. Yozgat Ayaklanması: Yozgat ve Zile’de aşiretlerin TBMM’nin dağılması için ayaklanmasını Çerkez Ethem bastırmıştır. Afyon Ayaklanması: Yunan ajanlarının halkı kışkırtması üzerine çıkan ayaklanmayı Kuvvayi milliye bastırmıştır. Konya Ayaklanması: Delibaş Mehmet Çumra’da halkı ayaklandırmıştır.(Yunan-İtalya-Fransa) ayaklanmayı desteklemiştir. Delibaş isyanını düzenli ordu bastırmıştır. Milli Aşiret Ayaklanması: Urafa’da Milli aşireti Fransızlarla birlikte hareket ederek TBMM’ne karşı ayaklandı. Ayaklanmayı ulusal güçler bastırmıştır. Azınlık Ayaklanmaları: Ermeni ve Rumların çıkardıkları ayaklanmalardır. 1923 sonbaharında bitirilmiştir. Kuvvayi Milliye’den Dönenler: Çerkez Ethem, Demirci Mehmet Efe 29 Nisan 1920 Hiyanet-i Vatan Kanunu TBMM’de kabul edildi. 10 Ağustos 1920 SEVR BARIŞ ANLAŞMASI: Osmanlı Devletinin fiilen sona erdiği ve imzaladığı son anlaşmadır. Osmanlı parlamentosunun onayından geçmediği için kanun-i esasiye ters düşmüştür. (Misak-ı Milli: Padişah anlaşmayı imzaladığı için Milli Misaka karşı gelmiş oldu. İstiklal mahkemesinin ilk kararı padişah ve sevr’i imzalayanlar hakkında olmuştur.) TBMM ve Türk halkı sevr barış anlaşmasını kabul etmedi. Sevr barış anlaşmasının ardından milli mücadeleye katılım hızlanmıştır. İstiklal Mahkemeleri; 29 Nisan 1920 Hiyanet-i Vatan Kanunun 21.maddesi ile 18 Eylül 1920’de kurulmuştur. Üyeleri TBMM tarafından seçilen millet vekilleridir. Ankara İstiklal Mahkemesi en uzun süre görev yapan istiklal mahkemesidir. İstiklal Mahkemelerinin ilk kararı 7 Ekim 1920 tarihinde “ 10 Ağustos 1920 Sevr barış anlaşması”nı imzalayanlar hakkında olmuştur. 8 Kasım 1920 TBMM buyruğunda ordu örgütlendirilmiştir. Ordu gücünü ulusal egemenlikten almıştır. KURTULUŞ SAVAŞI DOĞU CEPHESİ: 1878 Berlin Antlaşması sonucu Rusların Doğu Anadoluya getirdiği Ermeniler, 1915 techir yasası ile suriyeye ve lübnana yerleştirildi. Rusya da çarlık rejiminin yıkılmasıyla fırsattan istifade bağımsız Ermenistan devleti kuruldu. Ermeniler, Erzincan’a kadar geldiler. Haziran 1920 TBMM doğu cephesini kurarak Kazım Karabekir Paşayı Doğu cephesi komutanlığına atadı. 2-3 Aralık 1920 de Ermenilerle Gümrü barışı yapıldı. Bu günkü doğu Anadolu sınırı tanındı. Ermenistan sevr’i geçersiz saydı. 2-3 Aralık 1920 Gümrü Barışı TBMM’nin hem askeri hem de siyasi ilk başarısıdır. Bu anlaşmadan sonra doğu cephesindeki kuvvetler batı cephesine kaydırılmıştır. Türkiye olarak imzalanan ilk anlaşmadır. 23 Şubat 1921 tarihinde Gürcülerle anlaşma yapılmıştır. Ardahan, Artvin ve Batum Türkiye toprağıdır. GÜNEY CEPHESİ: Düzenli ordu Güney Cephesinde görev almamıştır. Yoğun halk direnişi Maraş’ta (Sütçü İmam) 2 Şubat 1920, Urfa’da 10 Nisan 1920’de işgalden kurtulmuştur. Antep (Şahinbey) 12 aylık savunmadan sonra düşmüştür. BATI CEPHESİ : 1920 sonunda Yunanistan da yönetim değişti. “Megala idea” (Eski Bizans- Büyük Yunanistan) kurmak için Anadolu’dan toprak almak istiyorlardı; 6-10 Ocak 1921 1.İNÖNÜ ZAFERİ: 27 Aralık 1920’de Çerkez ethem ayaklandı. 29 Aralıkta Kütahya 5 ocak 1921’de Gediz alındı. Ethem yunanlılara sığındı. 1.İnönü düzenli ordunun batı cephesindeki ilk başarısıdır. Ulusal heyecanı kamçılamış, orduya katılım hızlanmıştır. 1.İnönü zaferi sonrası Londra Konferansı toplanmıştır. İkilik yaratılması için Osmanlı ve TBMM birlikte davet edilmiştir. Anadolu’nun dış siyasette söz sahibi olduğu İstanbul hükümetine kabul ettirilmiştir. 16 Mart 1921 Moskava Anlaşması da 1.İnönü zaferinden sonra meydana gelen gelişmelerdendir. Rusya Sevr barış anlaşmasını tanımamıştır. Rusya, TBMM’ne yardımı yükümleniyor. 1.İnönü’de Millet Vekilleri Er olarak savaşmıştır. Bu zafer TBMM’nin dünyaya açılmasını sağlamıştır. 20 Ocak 1921 TEŞKİLAT-I ESASİNİN KABULÜ: Osmanlı Devletinin Anayasası 1876 Kanun-i Esasidir. Türkiye’nin ilk Anayasası Teşkilatı Esasi 20 ocak 1921 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Böylece, Güçler birliği TBMM’de toplanmıştır. Teşkilatı Esasi;Ulusal egemenliği pekiştirmektedir, geçiş dönemi ve uyum Anayasasıdır. Demokratik ve İhtilalcidir. TBMM’nin dayanağı “ulusal egemenlik” ile Kanun-i Esasi çeliştiği için Teşkilat-ı Esasiye ilan edilmiştir. (TBMM Ulus iradesinin üzerinde güç yoktur; Kanun-i Esaside ise padişah iradesi üstün tutulmaktaydı) Bu anayasa savaş ortamının olağanüstü tehlikeleri içinde kabul edilmiş olduğu için, yasama, yürütme, yetkilerinin T.B.M.M.’nde toplanması ölüm-kalım Savaşının başarıya ulaşmasında çok yararlı oldu. Hatta olağanüstü yetkilere sahip İstiklal Mahkemeleri’ni Meclis içinden kurarken, “Ulusal egemenliğin tekliği” ilkesine dayanmış, yargı yetkisinin de T.B.M.M.’ne ait olduğu benimsenmişti. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun Temel Maddeleri 1- Egemenlik kayıtsız ve şartsız ulusundur. Yönetim usulü halkın kendi geleceğini kendisinin belirlemesi esasına dayanır. 2- Yürütme gücü ve yasama yetkisi, ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi’nde belirir ve toplanır. 3- Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi’nce yönetilir ve Hükümet’i “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti” adını alır. 4- Büyük Millet Meclisi, iller halkınca seçilen, üyelerden kurulur. 5- Büyük Millet Meclisi’nin seçimi iki yılda bir yapılır. Seçilen üyelerin üyelik süresi iki yıldır, bunlar yeniden seçilebilirler. Eski meclisin görevi yeni meclis toplanıncaya kadar sürer. Yeni bir seçim yapılmayacağı anlaşılırsa, toplantı dönemi yalnız bir yıl uzatılabilir. Büyük Millet Meclisi üyelerinin her biri, kendini seçen ilin ayrıca vekili olmayıp bütün ulusun vekilidir. 6- Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu, Kasım başında, çağrısız toplanır. 7- Din buyruklarının (Ahkam-ı Şer’iyenin) yerine getirilmesi, bütün yasaların konulması, değiştirilmesi, kaldırılması, antlaşma ve barış yapılması ve savaş kararı verilmesi gibi temel haklar Büyük Millet Meclisi’nindir. Yasalar ve tüzükler düzenlenirken, halkın işine en uygun ve zamanın gereklerine en elverişli din ve hukuk hükümleriyle töreler ve önceki işlemler temel olarak alınır. Bakanlar Kurulu’nun görev ve sorumluluğu özel yasayla belirtilir. 8- Büyük Millet Meclisi, çeşitli Bakanlıkları özel yasasına göre seçtiği Bakanlar aracılığıyla yönetir. Meclis yürütme işleri için Bakanlara yönerge verir ve gerektiğinde bunları değiştirir. 9- Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nca seçilen Başkan bir seçim dönemi süresince Büyük Millet Meclisi Başkanı’dır. Bu kimlikle Meclis adına imza atmaya ve Bakanlar Kurulu Kararları’nı onaylamaya yetkilidir. Bakanlar Kurulu Üyeleri, içlerinden birini kendilerine başkan seçerler. Ancak Büyük Millet Meclisi Başkanı Bakanlar Kurulu’nun da doğal başkanıdır. 10- Kanun-u Esasi’nin, işbu maddelerle çelişmeyen hükümleri eskiden olduğu gibi yürürlüktedir. 1 Mart 1921 Afganistan Anlaşması. 12 Mart 1921 İstiklal Marşı’nın kabulü 23 Şubat- 12 Mart 1921 LONDRA KONFERANSI: TBMM, “Türkler; barışı istemiyor, savaşı sürdürüyor” propagandasını çürütmek, ulusumuzun haklı davasını dünya kamuoyuna duyurmak ve TBMM’nin hukuksal varlığını kanıtlamak için konferansa katılıyor. Konferans, sevr’in bir değişik versiyonu olduğundan kabul edilemez. 16 Mart 1921 MOSKOVA ANLAŞMASI: Karşılıklı olarak, Osmanlı ve Rus çarlığının sona erdiği kabul ediliyor. Sovyet Rusya, Misak-ı Milli sınırlarını kabul ediyor. İlk kez bir devlet TBMM ve onun düzenini tanıyor. İtilaf devletlerine karşı güç birliği sağlanmıştır. 31 Mart- 1 Nisan 1921 2.İNÖNÜ ZAFERİ: İngilizlerin yunanlıları kışkırtarak, Londra barış tasarısını kabul ettirmek istemesi. Yunanlıların da 1.İnönü yenilgisinin intikamını almak ve Kütahya, Eskişehir’i alıp Ankara’ya geçerek TBMM’ni dağıtma hayali. Yunan yenilerek Afyon-Bozöyük çizgisinin gerisine çekildi. İsmet Paşa generalliğe getirildi. İtalya bu gelişme üzerine Anadolu’da ki kuvvetlerini çekmiştir. Türk birliklerinin moralleri yükseldi. TBMM otoritesi kuvvetlendi. … 10-24 Temmuz 1921 KÜTAHYA-ESKİŞEHİR SAVAŞLARI: Yunanlar, Türklerin Aslıhanlar ve Dumlupınar’da yeterli saldırı gücüne sahip olmadıklarını anladılar. Yunanlar, Türk ordusunun saldıramaz ve kendini koruyamaz bir duruma gelmesini için saldırıya geçti…. Türk ordusu ufak çarpışmalarla geriye çekilmeyi uygun buldu. 24 Temmuz 1921 tarihinde geriye çekilme işlemi tamamlandı. Afyon, Eskişehir ve Kütahya yunanlılara geçti. Sakarya Irmağı sınır oldu. TBMM’de Meclisin Kayseri yada Sivas’a taşınması tartışıldı. Ama meclis Ankara’da kalmayı uygun buldu. Ordunun Sakarya Irmağının doğusuna çekilmesinin nedenleri: Ordunun saldırı gücüne erişene kadar fazla kayıp vermesini engellemek, yunanlıları mevzilerinden uzaklaştırmak, orduyu dinlendirerek zaman kazanmaktır. Sonuçları: Yunanlılar, Ankara’yı tehdit etmeye başladılar. Mustafa Kemal 5 Ağustos 1921 tarihinde Başkomutanlık Kanunuyla yetkileri aldı. 7 Ağustos 1921 tarihinde Tekalif-i Milli “Milli Yükümlülükler” emirleri yayımlandı. (Toplumun her kesiminden gücüne göre orduya yardım alındı) Başkomutanlık yetkisi süresi dolduktan sonra 20 Temmuz 1922 Mustafa Kemal’e süresiz olarak verilmiştir. Atatürk, Başkomutanlık görevini; 29 Ekim de Cumhur Başkanı seçilene kadar sürdürmüştür. 23 Ağustos- 12 Eylül 1921 SAKARYA MEYDAN SAVAŞI : “Hattı Müdafaa Yoktur, Sathı Müdafaa Vardır. O Satıh, Bütün Vatandır. Vatanın Her Bir Karış Toprağı Vatandaş Kanıyla Sulanmadıkça Düşmana Verilmeyecektir. Ben Size Savaşmayı Değil Ölmeyi Emrediyorum!” Mustafa Kemal ATATÜRK 13 Eylül’de Sakarya Irmağı’nın doğusu, düşmandan arındırıldı. Yunan ordusunun saldırı gücü kırılmıştır. Düşman, 2.Viyana bozgunundan beri ilk defa geri püskürtüldüğü dönüm noktasıdır. “Milletin Makus Talihi Yenilmiştir” Türk ordusu saldırı gücüne erişir. 19 Eylül 1921 TBMM Mustafa Kemal’e Gazilik ve Mareşallik vermiştir. Anadolu’da kesin egemenlik kurulmuştur. İtalya, birliklerini çekmiştir. İtilaf devletleri TBMM’ne yeni ateşkes önerileri sundu. ermeni, Gürcü ve Azerbaycan adına Rusya ile 13 Ekim 1921 Kars Antlaşması yapıldı. Üç Kafkas cumhuriyeti Rusya ile yapılan 16 Mart 1921 Moskova anlaşmasını tanıyordu. Rusya ile imzalanan son ve kesin sınır belirlemesidir. 20 Ekim 1921 Ankara Anlaşmasıyla Fransa, TBMM ve Misak-ı Milliyi tanıyarak Anadolu’dan çekilmiştir. Hatay, İskenderun dışında Suriye sınırı çizilmiştir. Suriye’deki Cober Kalesi Türk toprağı sayılmıştır. Cober Kalesi bugün Türk Toprağıdır. Hatay, 1939’da Anavatana katılmıştır. 26 Ağustos- 18 Eylül 1922 BÜYÜK TAARRUZ: 26 Ağustosta Türk topçusunun atışıyla taarruz başladı. “Ordular İlk Hedefiniz Akdeniz. İleri!” 2 Eylülde Uşak, 9 Eylül’de İzmir, 11 Eylül’de Bursa işgalden kurtarıldı. 18 Eylül 1922’de Batı Anadolu tamamen düşmandan temizlendi. Geldikleri Gibi Gittiler… 11 Ekim 1922 MUDANYA ATEŞKES ANTLAŞMASI : Yunanistan’ın yenilmesiyle İngilizlerin yalnız kalması. Rusya’nın TBMM hükümetini desteklemesi. Görüşmeleri TBMM hükümeti adına İsmet Paşa katılmıştır. Yunanlılar, 26 Ekim 1922 tarihine kadar Doğu Trakya’yı tahliye edecekler ve Karaağaç’ı savaş tazminatı olarak Türk tarafına vereceklerdir. Barış imzalanıncaya kadar İstanbul ve boğazları içinde yunanın olmadığı bir komisyon idare edecektir. Önemi: Vatan parçasının (Doğu Trakya) TBMM’ne teslimidir. İngiltere de Loid corch hükümeti görevden ayrılmıştır. 1 Kasım 1922 SALTANATIN KALDIRILMASI: İstanbul hükümeti TBMM’nin kazandığı başarıdan pay istiyor. Bir ülkede iki ayrı hükümet yaşayamaz. Saltanat, ulusal egemenliğe ters düşüyor. 27 Ekim 1922’de Lozan Barış Konferansına TBMM ile İstanbul hükümeti de çağrılır. Amaç, Türk tarafını bölmektir. TBMM’nin 308 no’lu kararı ile 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılır. 17 Kasım’da Vahdettin İngilizlere sığınır. 18 Kasım 1922’de TBMM veliaht Abdülmecid’i halife seçti. TBMM’nin Abdülmecidi halife seçmesinin amacı: İngilizlere sığınan Vahdetinin Halifeliğinin İngilizler tarafından kullanılması önlemektir. 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasıyla Osmanlı saltanatı sona ermiş, Cumhuriyete geçiş hızlanmıştır. Halifelik makamı, sembol durumuna düşmüştür. Refet Paşa, TBMM adına İstanbul’daki idareye el koyduğunu itilaf devletlerine bildirmiştir. 4 Kasım 1922’de İstanbul hükümetinde Teyfik Paşanın istifası ile Anadolu hükümeti İstanbul’a tamamen hakim olmuştur. 24 Temmuz 1923 LOZAN BARIŞ ANLAŞMASI: Dış İşleri Bakanı İsmet Paşa heyet başkanı olarak katılmıştır. Suriye sınırı: Fransa ile imzalanan 20 Ekim 1921 Ankara Anlaşması kabul edildi. Irak sınırı: Musul-Kerkük sınırında Anlaşılamadı. (Musul-Kerkük misak-ı millinin parçasıdır) Batı Sınırı: 11 Ekim 1922 Mudanya Ateşkes Anlaşmasına göre kabul edildi. Bozcaada ve Gökçeada dışındaki adalar yunanlarda kaldı. (Sisam, Sakız, Midilli ve Nekarya adaları silahsız olacaktır) Kapitilasyonlar: kaldırıldı. Azınlıklar Türk uyruklu kabul edildi. Devlet borçları paylaştırılarak, kağıt para esasına göre taksitlendirildi. 1881’de kurulun duyunu umumiye idaresi olmayacaktır. Boğazlar, Türkiye’ye verildi. Ancak, sınırlı asker bulundurulacaktı. İstanbul Fener rum patrikhanesi kaldırılamamıştır. 24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşması ile, Osmanlı hukuken sona erdi. Türkiye’nin varlığı dünya kamu oyuna duyuruldu. Lozan, 1.dünya savaşını bitiren son anlaşmadır. 18 Şubat 1923 İZMİR İKTİSAT KONGRESİ: Lozan’daki Türk heyeti askeri başarıyı siyasal başarıya çevirme mücadelesi verirken toplanmıştır. Lozan’daki delegelerin işini kolaylaştırmıştır.(Kapitilasyon kabul edilmez) Temel fikri ekonomik bağımsızlık olan “Misak-ı İktisadi” ekonomik and kabul edilmiştir. “Devletçilik” ilkesinin uygulaması önplana çıkmıştır. Milli ekonomi ilkesi kabul edilmiştir…: -Hammadde yurt içinde olan sanayi dalları kurulmalıdır. -Özel teşebbüse kredi sağlayacak devlet bankası kurulmalıdır. -Sanayinin özendirilmesi ve devlet bankalarının kurulması gereklidir -Kapitilasyonlar kaldırılmalıdır. -Sanayi dış rekabete dayanmak için her alanda gelişmelidir…. Yıllar süren savaşlar sonunda, meclis yıpranmış ve yorulmuştur. TBMM 1 Nisan 1923’te seçimlerin yenilenmesine karar verdi. 9 Ağustos 1923’te ilk siyasal parti halk fırkası kuruldu. Bu parti cumhuriyetin ilanından sonra Cumhuriyet Halk Partisi oldu. CHP; Müdafa-i Hukuk cemiyetlerinin devamı sayılır. 11 Ağustos 1923 2.TBMM’nin AÇILIŞI : 2.TBMM hükümeti 1 Ekim 1927 yılına kadar görev yapmıştır. İnkılap meclisidir. 24 Temmuz 1923 Lozan Barış anlaşması bu meclis tarafından onaylanarak 23 Ağustos 1923 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 2 Ekim 1923 İstanbul’un kurtuluşu ve 13 Ekim 1923 Ankara’nın başkent oluşu (Payitaht tarihe karışmıştır. Payitaht Osmanlının başkenti) bu hükümet icraatlarındandır. 29 Ekim 1923 CUMHURİYETİN İLANI: 1923 sonbaharında bir hükümet bunalımı doğdu. Anayasa değişikliği ile 28-29 Ekim 1923 Cumhuriyet ilan edildi. Mustafa Kemal Cumhur Başkanlığına, İsmet İnönü Başbakanlığa, Fethi Okyar TBMM başkanlığına seçildi. Böylece,devlet rejiminin adı konuldu. Devlet Başkanı sorunu çözüldü. Kabine sistemi getirildi. İnkılaplar için uygun ortam doğması sağlandı. Demokratikleşme için önemli bir adım atıldı. 3 Mart 1924 HALİFELİĞİN KALDIRILMASI : Türkiye Cumhuriyetini laik ve çağdaş bir yapıya ulaştırma isteği. Osmanlı ailesi yurt dışına çıkarıldı. 3 Mart 1924 tarihinde Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin birleştirilmesi) kanunu kabul edilirken; Şeriye ve evkaf vekaleti (Din işleri bakanlığı) ile Erkan-ı Harbiye vekaleti (Savaş bakanlığı) kaldırılmıştır. 20 Nisan 1924 1924’ANAYASASI: 20 Nisan 1924’te 105 maddeden oluşan yeni Anayasa kabul edildi. 1924 Anayasası, ikinci TBMM’de, anayasa komisyonu tarafından hazırlanmıştır. 1924 Anayasası 1945’e kadar tek partili bir rejimde uygulanmıştır. 1924 Anayasasının Esasını 1921 Anayasası oluşturmuştur. “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Türk Milletine Aittir” Bütün kuvvet ve yetkilerin kaynağı “Millet” görüşmüştür. Meclis hükümeti ile parlementer hükümet arasında köprü görevini görmüştür. “Yürütme görevini” Hükümete bırakmakla 1921 Anayasasından ayrılır. MD.1. “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” yönetimin adı. MD.2. Devletin dini İslam, Dili Türkçe, Başkenti Ankara’dır. 1924 Anayasası, 1921 Anayasasından daha yumuşak bir kuvvetler ayrımına yer vermiştir. Milli egemenlik ve meclisin üstünlüğü sistemini geliştirmiş, Anayasa alanını daha geniş ve yaygın bir şekilde düzenlemiş, kamu özgürlüklerine geniş yer vermiştir. 1924 Anayasasında, 1928-1931-1934 ve 1937 yıllarında değişiklikler yapılmıştır. 1921 Anayasasında; Din ve devlet işlerini TBMM yönetir. 1924 Anayasasında; “T.C Devletinin Dini islamdır” anayasaya komuoyu tepkisine karşı konulmuştur. 1928 Değişikliği ; “T.C Devletinin Dini islamdır” ibaresi kaldırılmış, Yemin metni değiştirilmiştir. 1937 Değişikliği ; “T.C Devleti Laiktir!” ibaresi anayasada ki yerini almıştır. 17 kasım 1924 Terakki Perver Cumhuriyet Partisi: Mustafa Kemal karşıtı olan ikinci grup millet vekilleri tarafından; ittihatçılar saltanat ve hilafet yanlıları tarafından desteklenen; Kazım karabekir, Rauf orbay, Refet Bele, Adnan Adıvar, Ali Fuat Cebesoy tarafından kurulan İLK muhalefet ve ikinci siyasi partidir. Halkın dini duygularını sömürerek 13 Şubat 1925 Şeyh sait isyanının çıkmasına neden olmuştur. Bu ayaklanmadan dolayı 5 Haziran 1925’te bu parti kapatılmıştır. 13 Şubat 1925 ŞEYH SA’İT İSYANI : Tutucu kesimin Laik Cumhuriyete ve onun ilkelerine darbe vurmak istemesi. İngiltere’nin gündemde olan Musul-kerkük harekatını engellemek için provakate etmesi. (Tanpon Devlet amaçlı) Laik düzeni yıkmak isteyen ilk büyük ayaklanmadır. Musul ve Kerkük kaybedilmiş, isyanı bastıran ordu yıpranmıştır. 16 Haziran 1926 Mustafa Kemal’e suikast girişimi 12 Ağustos 1930 Serbest Cumhuriyet Fırkası : 1929-1930 yıllarında dünyayı sarsan ekonomik bunalımın Türkiye’yi de etkilemesi üzerine Mustafa Kemal tarafından Fethi Okyar’a kurdurulmuştur. Bu parti zamanla inkılaplara karşı olanların odak merkezine dönüşünce yine Fethi bey tarafından kapatılmıştır. 23 Aralık 1930 Menemen Olayı : Nakşibendi tarikatı üyesi derviş mehmet’in menemende halkı ayaklandırması. Öğretmen, yedek subay Kubilay’ın kafası kesilmek suretiyle öldürülmesi üzerine olaylar büyümüştür. Türkiye Cumhuriyeti düzenine karşı ikinci büyük isyandır. İNKILAPLARIN GELİŞİMİ : Hukuk kuralları genellikle Kanun, Tüzük, Yönetmelik gibi yazılı kurallardan oluşur. Osmanlı devletinde, hukuk bozuldu. Hukuk birliği yoktu. Müslüman şeriat kurallarına göre yabancı ve azınlıklara kendi hukukları uygulanıyordu. Kapitilasyonlar yabancı uyrukluların Osmanlı hukukuna uymasını da engelliyordu. Kadın-erkek eşitsizliği, Hakimler tek kadı…. HUKUKTA LAİKLİĞE GEÇİŞ: Saltanatın kaldırılması 1 kasım 1922 Halifeliğin kaldırılması 3 mart 1924 Şer’iye ve evkaf vekaletinin kaldırılması: 3 mart 1924 Tevhid-i Tedrisat kanunun kabulü: 3 mart 1924 Tekke ve Zaviyelerin kapatılması: Kılık ve kıyafetin düzenlenmesi: Medeni Kanunun Kabul edilmesi: 17 şubat 1926 (Mecelle kaldırılmıştır) Kadınlara siyasal hakların verilmesi: 1930-1934 Laiklikle bağdaşmayan hükümlerin anayasadan kaldırılması: 1928 17 Şubat 1926 MEDENİ KANUNUN KABULÜ: Toplumdaki kişi hakları, borçları, aile kurması, boşanma, miras ve bireylerin bir birleriyle ilgili kurallar bütünüdür. Şeriat karakterli mecelle, 1926 yılına kadar kullanıldı. İsviçre medeni kanunu örnek alınarak 17 şubat 1926 tarihinde TBMM’de kabul edilerek 4 ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girdi. Medeni kanunun kabulü ile Avrupalı devletlerin azınlık haklarını iddia ederek iç işlerimize karışması engellenmiş oldu. Türk Ceza kanunu İtalya Borçlar Kanunu İsviçre Ticaret Kanunu Almanya-İtalya İcra ve İflas Kanunu İsviçre Hukuk ve CMUK Basın ve CMUK Avukatlık ve Baro Kanunu EĞİTİM ALANINDA GELİŞMELER Amaç; Eğitimi çağdaş, laik, demokratik ve ulusal bir hale getirmek, eğitimde ki dağınıklığı kaldırarak eğitim birliğini sağlamaktır. 3 Mart 1924 Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulü: Öğretim birleştirildi. Dağınıklık giderildi. Eğitim sisteminin düzeni MEB’e bırakıldı. 3 Mart 1924 Şer’iye ve Evkaf vekaletinin kaldırılması: Din işleri bakanlığı ile bu bakanlığa bağlı okul ve medreseler kaldırıldı. Maarif Teşkilatı Hakkındaki Kanun: Bugünkü sistemin temeli. Yabancı ve azınlık okulları Türkiye Cumhuriyetinin denetimi altına girmiştir. 1 Kasım 1928 Yeni Türk Harflerinin Kabülü: Okuma-yazma seferberliği… -İlköğretimin mecburi ve parasız olması, Yüksek öğretmen okullarının açılması -Meslek okullarının sayısı çoğaltıldı. Teknik öğretmen okulları açıldı -1925’te ilk yüksek okul Ankara Hukuk Mektebi açıldı. Sonra, DTCF ve yüksek ziraat enstitüsü açıldı. -15 Nisan 1931 Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti “Türk Tarih Kurumu” kuruldu. -12 Temmuz 1932 Türk Dili Tetkik cemiyet “Türk Dil Kurumu” kuruldu. -1933 İstanbul Dürulfunun kaldırıldı. İstanbul Üniversitesi açıldı. İ.Ü. 22 Haziran 1946’da özerk oldu. -1934 Güzel sanatlar akademisi ve devlet konservatuarı kuruldu. EĞİTİMDE UYGULANACAK İLKELER Cumhuriyetçilik: Cumhuriyetin en iyi yönetim biçimi olduğu, korunması ve geliştirilmesi Milliyetçilik: Türk ulusunu sevmeyi, aynı tarihten geldiğimizi öğretir. Halkçılık: Eğitimin yaygınlaştırılması ve fırsat eşitliğinin tanınması Laiklik: Fikri hür, vicdanı hür gençler yetiştirilmesi… Devletçilik: Milli eğitimin planlanması, yönlendirilmesi, denetlenmesi, devlet hizmetidir. İnkılapçılık: Eğitim sisteminin, çağın gereklerine göre yenilenmesi… 25 Kasım 1925 Şapka Kanunu: Kastamonu gezisinde Paşa, şapka takmıştır. 30 Kasım 1925 Tekke, Türbe ve Zaviyeler kapatılmıştır. Aynı kanunla, şeyhlik, müritlik, dedelik, dervişlik gibi ünvanlar halkın inançlarının istismar edilmemesi için kaldırılmıştır. 26 Aralık 1925 Miladi Takvimin kabulü: Türkiye de 1 ocak 1926 tarihinden itibaren hicri takvim yerine miladi takvim kullanılmaya başladı. Böylece, ülke içinde saat birliği sağlandı. Hafta sonu tatiline düzenlemeler getirildi. 1 Nisan 1931 Modern Ölçülerin Kullanımı: Okka yerine KG; Endaze, arşın, kulaç yerine Metre geldi 21 Haziran 1934 Soyadı kanunu ve Mustafa Kemal’e Atatürk soyadının verilmesi 25 Kasım 1934 Din adamlarına ibadet giysileriyle gezme yasağı getirildi. EKONOMİK ALANDA GELİŞMELER: Ekonomik hayat her alanda üretime dayanır. Batıda sermaye birikimi sağlandı. Teknoloji ve sanayi gelişti. Kapitilasyonlar, Osmanlı imparatorluğunu batırdı. Osmanlı devleti 1854 Paris Anlaşmasıyla borç almaya başladı. 1881’de Duyun-u umumiye kuruldu ve Osmanlı maliyesine el koydu. TARIMDAKİ GELİŞMELER: 17 Şubat 1925 Aşar vergisinin kaldırılması 9 Aralık 1925 Yerli Malları Kanunu Ziraat Bankasının olanakları artırıldı. Tarım Kredi Kooperatifleri oluşturuldu. Yüksek ziraat enstitüsü kuruldu. Örnek Çiftlikler kuruldu (ATATÜRK 5 Mayıs 1925’te AOÇ Kurmuş ve 11 Mayıs 1937’de milletine armağan etmiştir, Ceylan pınar…). Şeker pancarı, çay, turunçgiller gibi yeni ürünler üretildi. TİCARİ GELİŞMELER: 24 Temmuz 1923 Lozan Barış anlaşmasının 23 Ağustos 1923’te TBMM onayından geçmesiyle 23 Ağustos 1924’te kapitilasyonlar kaldırıldı. İlk özel banka “İş Bankası” kuruldu. 1926 Kabotaj Kanunu: Yabancı demiryolları liman ve kuruluşlar satın alındı. 1933 Sümerbank kuruldu. SANAYİ VE MADENCİLİK ALANINDA GELİŞMELER: 1926 Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkartıldı. Türkiye sanayi ve maden bankası kuruldu Yüksek Gümrük vergisi uygulandı ve yerli sanayi rekabetten korundu. 1933’te 1.beş yıllık kalkınma programı uygulanmaya başladı. Devlet; tekstil, deri, cam, kağıt ve çimento sanayilerinin tesislerini kurdu. Emlak Eytam bankası kuruldu. Türkiye’de maden, enerji ve bankacılık alanlarında faaliyet gösteren İktisadi Devlet Teşekkülü olarak 14 Haziran 1935 Eti bank kuruldu. Cumhuriyetin ilk yıllarında ulusal devlet politikaları ile madencilik sektöründe önemli gelişmeler sağlanmıştır. 1933’te Petrol Arama ve İşletme İdaresi, Altın Arama İdaresi kuruldu. 14 haziran 1935’te etibank; 22 Haziran 1935 tarihinde 2804 sayılı yasayla Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü ve 24 Haziran 1935’te EİE (Elektrik İşleri Etüt İdaresi) kuruldu. Bu kurumlaşma, enerji ve madencilik alanlarında nasıl bir bütünlüklü ulusal politikanın başlatıldığının göstergesi oldu. Devletçi Politika İzlenmesinin nedenleri: a) Özel sektörün sermaye, bilgi, teknik ve techizat …vs yönünden yoksul olması. b) 1929 Dünya ekonomik buranı. BAYINDIRLIK ALANINDA GELİŞMELER: Ulaşıma önem verildi. Kara, hava, deniz ve demir yolları taşımacılığına önem verildi. Yol, köprü, liman ve havaalanları yapıldı. SAĞLIK HİZMETLERİ: Sağlık personelinin sayısı artırıldı. Doktorlara mecburi hizmet zorunluluğu getirildi. Salgın hastalıklarla planlı mücadele yapıldı. Ankara da hıfsısıhha enstitüsü açıldı. Spor özendirildi. MUSUL SORUNU: Musul, Mondros imzalandığında savaş sonucunda kaybedilmemişti. İngiltere mondrosun 7 md.’ne dayanak işgal etti. Şehy sait isyanının çıkması üzerine, isyanı bastıran ordu yıprandığı için yapılması düşünülen Musul operasyonu iptal edildi. 5 Haziran 1926 yılında Türkiye ırak sınırı çizildi. Irak 25 yıl süreyle musul’un petrol gelirlerinden Türkiye ye %10 pay verecektir. 18 Temmuz 1932 Milletler Cemiyetine giriş 9 Şubat 1934 Balkan Antantı imzalandı : Türkiye, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya 20 Temmuz 1936 Montrö Sözleşmesi : 2.Dünya savaşı için durum ısınırken, Akdeniz egemenliğimiz tehlikeye düşer. Lozan’da ki devletlere birer nota gönderilir. Montrö konferansı toplanır. Boğazlarda ki egemenlik haklarımızı zedeleyen boğazların güvenliğini tehlikeye sokan tüm sınırlamalar Montrö sözleşmesiyle kaldırılmıştır. 1833 Hünkar iskelesi anlaşmasıyla başlayan boğazlar sorunu tamamen çözülmüş, Türkiye doğu Akdeniz de daha güçlenip itibar kazanmıştır. 9 Temmuz 1937 Sadabat Paktı: Türkiye, iran, ırak, Afganistan arasında imzalanmıştır. HATAY: 1939 yılında Fransa, Suriye mandasına son verdi. Referandum sonucu 2 Eylül 1938’de Hatay Bağımsız Türk Devleti kuruldu. Hatay meclisi, halk oylaması ile 29 Haziran 1939 tarihinde Türkiye ye katılma kararı aldı. 30 Haziran 1939 Da TBMM başvuruyu kabul etti. ATATÜRK’ÇÜLÜK : Temel esasları Atatürk tarafından belirlenen; Devlet hayatına, fikir hayatına ve ekonomik hayata ilişkin gerçekçi fikirlere ve ilkelere denir. Atatürkçülük, Türk ulusuna, bu gün ve gelecekte tam bağımsızlığa, huzur ve refaha sahip olması, devletin, ulus egemenliği esasında, dayandırılmasına, aklın ve ilmin rehberliğinde, Türk kültürünün çağdaş medeniyetler düzeyinin üzerine çıkarılmasını amaçlar. Atatürk İlkelerinin Ortak Özellikleri: İlkeler, Türk toplumunun ihtiyaçlarından doğmuştur. Kabul edilmelerinde zorlama yoktur. Akla, mantığa uygundur. Atatürk tarafından hem sözle hem uygulama ile belirtilmiştir. İlkeler bir birinden ayrılmaz bir bütünü oluşturur. İlkeler, 5 Şubat 1937 tarihinde Anayasada yer almıştır. Cumhuriyetçilik: Doğrudan doğruya ulus egemenliğine dayanan, yöneticileri halkın oyu ile belirli bir zaman için seçilen devlet biçimine Cumhuriyet denir. Devletin temel yapısını ve biçimini belirleyen ilkedir. Son söz ulusça seçilmiş meclisindir… Milliyetçilik (Ulusçuluk) : Kurtuluş savaşı; bütün kurumlarıyla bir önceki devletten farklı, milliyetçi bir Türk devleti kurmak için yapılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türk dili konuşan, Türk kültürü ile yetişen ve Türk fikrini benimseyen her bir bireyi Türk kabul eder. Irkçılığı rededer. Barışçıdır. İnsancıdır. Atatürk milliyetçiliği, birleştirici ve bütünleştiricidir… Milli Birlik ve Beraberliğimizi Güçlendiren Unsurlar: -Milli Eğitim, -Misak-i milli, -Dil Tarih Kültür ve amaç birliği, -Milli kültür, -Türklük şuuru ve manevi değerler. Halkçılık : Cumhuriyetçilik ve milliyetçilik ilkesinin doğal ve zorunlu bir sonucudur. Hiçbir kimseye, aileye, zümreye veya sınıfa ayrıcalık tanınamaz. Tüm bireyler kanun önünde eşittir. Amaç; Devletin vatandaşa, vatandaşın devlete karşı hak ve ödevlerini çağdaş bir şekilde düzenlemektir… Devletçilik: Ekonomik kalkınmada özel girişim reddedilemez. Toplum yararına devleti işletmeci kabul etmek gerekir. Amaç: Türk toplumunun çağdaş uygarlık ve refaha ulaşmasıdır… İnkılapçılık: Her yönüyle çağdaş bir millet haline gelmek amacıyla, ilkelere canlılık ve süreklilik getirir. Bu ilke Atatürk ilkelerini Osmanlı devleti yenileşme çabalarından ayıran temel farkı gösterir… Laiklik : Devlet düzeninin, hukuk kurallarının dine değil, insan aklının ürünü olan bilime dayandırılmasıdır. Kişiler, dinsel inanışlarında özgürdür. Din, devlet işlerine ve politikaya karışmaz. Hoşgörü, inanç ve vicdan hürriyeti esastır… Atatürk’ün Kurduğu Kurumlar 6 Nisan 1920 Anadolu Ajansı kurulması: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluş hazırlıkları için Ankara’da bulunan önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, Ulusal Kurtuluş Hareketinin haklılığını tüm dünyaya duyurmak için haber ajansı kurulması düşüncesini önce dönemin aydınlarından, Halide Edip Hanım’a (Adıvar) açmıştır. Ajansa “Anadolu” adının verilmesi fikrininde ilk kez Halide Hanım tarafından önerildiğini söylenmektedir. Anadolu Ajansı, alınan bu kararla 6 Nisan 1920’de doğmuştur. Osmanlı Bankası’ndan temin edilen bir daktilo ve sapiograf adı verilen ilkel bir teksir makinası ile ilk haberini o gün, “Hey’et-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal” imzası ile yayımlamıştır. Anadolu Ajansı, Kurtuluş Savaşı sırasında çok önemli görevler üstlenmiştir. Haber bültenleri, telgraf imkanı olan yerlere maniple ile ulaştırılırken, işgal altında bulunan Anadolu’nun uzak köşelerine, at sırtındaki görevliler tarafından taşınmıştır. Anadolu Ajansı’nın yayınladığı bültenler, hem Ankara’daki gelişmeleri Türk halkına duyurarak milli şuurun şahlanmasını ve halkımızın aydınlanmasını sağlamış hem de Anadolu ihtilalinin haklı sesini tüm dünyaya duyurmuştur. “Anadolu Ajansı, Türkiye’nin sesini bütün dünyaya duyuracaktır.” Atatürk Anadolu Ajansı’ nın hedefini bu sözüyle çizmiştir. Anadolu Ajansı, 1 Mart 1925’te Devletin %40 hissedarı olduğu bir anonim ortaklık haline getirilmiştir. Merkezi Ankara’da bulunan Anadolu Ajansı; genel müdürlük birimleri dışında, yurt içinde 22 bölge ve büro müdürlüğü ile hizmet vermektedir. 5 Aralık 1925 Ankara Hukuk Fakültesi: Ankara’da bir hukuk mektebinin açılması için ilk teşebbüs 1921 yılında yapılmıştır. Kastamonu milletvekili Abdulkadir Kemal Bey Meclise üç maddelik bir teklif vererek Ankara’da bir hukuk mektebi açılmasını önermiştir. Gazi Mustafa Kemal’de 1922 yılında meclisi açış konuşmasında Ankara’da bir hukuk mektebinin açılması gereğini belirtmiştir. Bu çabalar sonucunda Ankara Hukuk Fakültesi, 5 Aralık 1925 tarihinde, “Ankara Adliye Hukuk Mektebi” adıyla kurulmuştur ve ilk olarak 301 öğrenci kayıt yaptırmıştır. Ankara Adliye Hukuk Mektebi, Cumhuriyet Dönemi’nin ilk yükseköğrenim kurumu olma özelliğini taşımaktadır. Okula uygun bir bina bulunamadığı için açılışı, Büyük Millet Meclisi’nin toplantı salonunda yapılmıştır. Fakültenin açılış konuşmasını Gazi Mustafa Kemal yapmış ve ilk dersi de Ahmet Bey (Ağaoğlu) vermiştir. Hukuk mektebi 1927 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile “Ankara Hukuk Fakültesi” ismini almıştır. 5 Mayıs 1925 Ankara Orman Çiftliği : Atatürk; “Milli ekonominin temeli tarımdır. Bunun içindir ki tarımda kalkınmaya büyük önem vermeliyiz. Köylere kadar yayılacak programlı ve pratik çalışmalar bu amaca ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Fakat bu hayati işi isabetle amaca ulaştırabilmek için, ilk önce ciddi etütlere dayalı bir tarım siyaseti uygulamak ve onun içinde her köylünün ve bütün vatandaşların kolayca kavrayabileceği ve severek uygulayabileceği bir tarım rejimi kurmak lazımdır.” sözleri ile tarımın Türkiye ekonomisindeki yerini ve önemini vurgulamıştır. Tüm yaşamı boyunca yeşile değer vermiş, “Yeşili görmeyen gözler renk zevkinden mahrumdur. Burasını öyle ağaçlandırınız ki kör bir insan dahi yeşillikler arasında olduğunu fark etsin.” düşüncesi Atatürk Orman Çiftliğinin kurulmasında etken olmuştur. Elbette bu tek başına çiftliğin kurulma nedeni değildir. Atatürk bozkır ortasına kurulmuş olan Ankara’da yaşayan halkının, rahatlıkla gezebileceği, nefes alacağı, yaz ve kış yeşil kalabilecek bir yer, bir doğa güzelliği oluşturmak istemiştir. Bu kararını gerçekleştirmek için 1925 yılının ilkbaharında, ülkenin tanınmış tarımcılarını köşke çağırtarak, Ankara civarında modern bir çiftlik kurmak istediğini söyler ve bu amaca uygun bir arazi bulmaları emrini verir. Bu uzmanlar çiftlik yeri için fazla araştırma yapmaz ve hemen buldukları yeri Atatürk’ bildirirler. Çünkü toprakları çok kıraç olan, ağacın ve suyun olmadığı bu şehirde uygun koşullar taşıyan bir yer bulmak oldukça zordur. Atatürk karar kendisine bildirildiğinde bu günkü çiftlik yerinin bulunduğu yeri işaret etmiş ve orayı gezip gezmediklerini sormuştur. Oysa gösterdiği yer çiftlik kurmak için uygun hiçbir özelliği hemen hemen barındırmamaktadır. Buna rağmen Atatürk çiftliğin buraya kurulması emrini vermiş, bu batak ve çorak toprağın ıslah edilmesini istemiştir. Bu kararı ile Atatürk; Türk çiftçisine, toprak ve tabiat şartları uygun olmasa dahi, bilgiyle ve kararlılıkla çalışıldığı takdirde başarı sağlanabileceğini göstermek istemiştir. Bazı durumlarda ilmin dahi gerçekleşmesini mümkün görmediği girişimlerinde gerçekleştirilebileceğini kanıtlamak gibi çok önemli bir teşebbüste bulunmuştur. Bunun üzerine 29 Ocak 1925’te Gazi Çiftliği’ni kurmak amacıyla bir miktar arazi satın almıştır. 5 Mayıs 1925’te kurduğu Orman Çiftliği’nde, çiftliğin her türlü faaliyetiyle uğraşan, bütün masraflarını kendisi karşılayan Atatürk burada Atatürk Köşkü’nü yaptırmıştır. Atatürk 11 Mayıs 1937’de çiftliklerini, içerisindeki köşklerle birlikte milletine armağan etmiştir. 2 Şubat 1938 Bursa Merinos Halı Fabrikası : Sümerbank Merinos Yünlü Sanayii Müessesesi’nin (Bursa) temeli 28 Kasım 1935 tarihinde atıldı. İşletme, 2 Şubat 1938 tarihinde Atatürk tarafından işletmeye açıldı. Atatürk Merinos Fabrikası’nın şeref defterine şunları yazmıştır: ”Sümerbank Merinos Fabrikası pek kıymetli bir eser olarak milli sevinci artıracaktır. Bu eser yurdun, hususile bursa bölgesinin endüstri inkişafına ve büyük milli ihtiyacın giderilmesine yardım edecektir.” Fabrika faaliyetini sürdürüyor ve özelleştirilmeyi bekliyor.” Çocuk Esirgeme Kurumu: Çocuk Esirgeme Kurumu, eski adıyla Himaye-i Eftal Cemiyeti Atatürk’ün öncülüğünde kuruldu. Önceleri Kurtuluş Savaşına katılanların çocuklarını esirgeme ve eğitmeyi amaç edindi. Sonraları muhtaç çocuklara yiyecek, giyecek ve okul malzemesi yardımı yapmak, kimsesiz çocukların yönetimini üzerine almak, doğumevleri ve çocuk yuvaları, çocuklar için hastane, prevantoryum, sanatoryum, dinlenme kampları kurmak, doğum ve çocuk sağlığı konularında annelere öğüt vermek gibi görevler yüklendi. Kurumun Görevleri: a) Evleneceklerin beden ve ruhça denk olmalarına çalışmak, b) Gebelik zamanında ananın göz önünde tutacağı sağlık kaidelerini ve çocuk bakımını öğretecek yayınlar yapmak ve poliklinikler kurmak, c) Çocuk bakım kursları açmak, çocuk bakım hemşireleri yetiştirmek, ç) Doğumevleri açmak ve işletmek, mevcut doğumevlerine yardım etmek, d) Zayıf gebe kadınlara doğum zamanında gereken kuvveti ve doğumdan sonra yavrusuna süt verebilecek yeterliği sağlayacak ana bakımevleri açmak, e) Yoksul emzikli annelere ve çocuklara ucuz veya parasız yiyecek ve giyecek maddeleri sağlamak veya bu maksatla aşevleri kurmak, f) Yoksul anneler ve çocuklar için ucuz veya parasız banyolar tesis etmek, g) Hasta veya çocuğuna süt veremeyecek anneler için süt damları kurmak ve süt çağındaki çocuklara verebilecek sütleri sağlık şartları altında temin edecek tedbirleri almak, h) İşe giden annelerin yavruları için çocuk bakımevleri vücuda getirmek, kadın işçi çalıştıran müesseselerde bakımevleri kurdurmayı sağlamak ve bunlara yardım etmek, j) Çocuklar için yuvalar açmak ve muhtaç çocukları bunlardan parasız faydalandırmak, yuva olmayan yerlerde parasız veya bakım parası kurum tarafından ödenmek üzere bunları aileler yanına vermek ve durumlarını gözetlemek, k) Muhtaç, fakir ve emzikli analara ve çocuklara parasız ilaç vermek, l) Fakir okul çocuklarına okuma-yazma araçları, giyim eşyası sağlamak ve bunların beslenmeleri için aşevleri, öğrenci sofraları getirmek, m) Tatil devrelerinde okul çocukları için öğretmen idaresinde bakımlarını, beden ve ruh eğitimlerini sağlayacak kamplar kurmak, fakir çocukları bunlardan parasız faydalandırmak, n) Sağlık ve terbiye şartlarını haiz çocuk bahçeleri kurmak ve bu bahçelerin kurulmasında ve bakımında belediyeleri desteklemek, o) Çocuk tiyatro ve sinemaları ve benzeri yerleri açmak ve işletmek veya mevcut olanlara yardım etmek suretiyle çocukların boş zamanlarını faydalı geçirmelerini sağlamak, ö) Çocuk kitapevleri, okuma odaları vücuda getirmek ve faydalı çocuk mecmua ve kitapları yayımlamak, bu kabil kitapların telifini teşvik için müsabakalar tertip etmek, p) Çocukların ve çocuklu annelerin seyahatlerinde, umumi yerlerde ve çalışanların iş yerlerinde durumlarıyla ilgilenerek kendilerini korumak ve gerekli yardımları yapmak, r) Çocukların dairelerde veya mahkemelerde haklarını sağlayacak tedbirlere başvurmak, velisiz ve vasisiz çocukların kanun hükümlerine göre vasiliğini almak ve bu sıfatla bunların her türlü mallarını idare etmek, hak ve menfaatlerini korumak, s) Çocuk mahkemeleri, çocuk ceza evleri açılmasını temine çalışmak; vücutça ve ruhça sakat çocuklar için ıslah evleri kurmak, bunlara gereken maddi ve manevi yardımda bulunmak, ş) İş görecek yaşta ve durumda bulunan çocuklara iş bulmak ve bunları müesseselere yerleştirinceye kadar barındırmak ve bakmak, t) Çocuk ölümünü azaltıcı tedbirler almak, bu tedbirleri maddi ve manevi şekilde desteklemek, u) Çocuk düşürmeyi önleyici tedbirlere baş vurmak, ü) Çok çocuklu ailelerin korunmaları tedbirlerine ve bu maksatla sosyal vergiler konulmasına veya prim verilmesine çalışmak ve kendi imkanları nispetinde bunu tahakkuk ettirmek, v) Özel veya tüzel kişiler tarafından yapılan veya yaptırılan kurumun maksatlarına uygun her türlü tesislerin yapılışlarına, işletme ve gelişmelerine yardımda bulunmak; bunların yaşaması için vücuda getirilen tesislerin idaresini üzerine almak veya bunlara iştirak etmek, y) Belirli maksatlarla tahsis edilmek üzere yapılan bağışları kabul ederek bu maksatların tahakkuk ettirilmesini sağlamak, zaruri ve faydalı görülen hallerde bunları kurumun yardımlarıyla desteklemek, z) Ananın gebeliğinden, çocuğun doğup büyümesine kadar bakım, sağlık ve eğitimini sağlayacak her türlü faydalı diğer tedbirleri almak, bu maksada yarar tesisler vücuda getirmek, mevcutları desteleyerek çalışma ve gelişmelerine yardım etmek. Türkiye çocuk esirgeme kurumu 1951 yılından sonra da zaman zaman tüzük değişikliklerine gitmiştir. Daha sonra Kurumun tüzükleri Bakanlar Kurulu kararı ile yayınlanmaya başlamıştır. 1927 Demiryolları ve Limanlar Genel Müdürlüğü Demiryollarının yapımı ve işletmesi için kurulan ve Nafıa Vekaleti’ne bağlı olarak çalışan müdürlükler 1927’de birleştirilerek Devlet Demiryolları ve Limanları İdare-i Umumiyesi olarak kuruldu. Bu kuruluşun adı, 1929’da Devlet Demiryolları ve Limanları Umum Müdürlüğü, 1931’de ise Devlet Demiryolları Umum Müdürlüğü olarak değiştirildi. Bugünkü adını aldığı 1953’e değin katma bütçeli devlet kuruluşu iken, o yıl İktisadi Devlet Teşekkülüne dönüştürüldü. 1984’te ise Kamu İktisadi Kuruluşu konumuna getirildi. DLH İnşaatı Genel Müdürlüğünün Görevleri: Ulaştırma Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki 3348 sayılı Kanunun 9.maddesinde belirtildiği şekliyle Demiryollar, limanlar ve Hava Meydanları İnşaatı genel Müdürlüğünün görevleri şunlardır: a) Devletçe yaptırılacak demiryolları, limanlar, barınaklar ve bunlarla ilgili teçhizat ve tesislerin, kıyı koruma yapıları, kıyı yapı ve tesislerinin ve hava meydanlarının ve bunlarla ilgili tesislerin, alakalı kuruluşlarla işbirliği yaparak, plan ve programlarını hazırlamak, gerçekleştirilmesi için gerekli tedbirleri almak ve imkanları sağlamak, araştırma, etüt, istikşaf, proje, keşif, şartname ve inşaatları ile bakım ve onarımlarını yapmak veya yaptırmak ve yapımı tamamlananları ilgili kuruluşlara devretmek, yapılmış olanların bakım ve onarımlarının organizasyonu için esaslar hazırlamak. b) Kamu Kurum ve Kuruluşları, Belediyeler, Özel İdareler, hakiki ve hükmi şahıslarla yaptırılacak (a) bendinde yazılı işler ile teleferik, finiküler, şehiriçi raylı ulaşım sistemleri, metro ve demiryollar, limanlar ve hava meydanları ile ilgili tünel gibi tesislerin proje ve şartnamelerini incelemek ve onamak, şehiriçi raylı ulaşım sistemlerinin ülke ihtiyaçlarına uygun standartlaştırılması ve bakım üniteleri ile ilgili düzenleyici tedbirlerin alınmasını sağlamak. c) Yukarıda (a) ve (b) bendlerinde belirlenen işlerden her türlü kamu kurum ve kuruluşları, belediyeler, özel idareler, tüzel ve gerçek kişilerce yaptırılacak olanların proje ve şartnamelerini inceleyip tasdik etmek. d) Bakanlıkça verilecek benzeri görevleri yapmak. 1933 Devlet Hava Yolları İlk ulusal hava yolu şirketimiz olan Devlet Hava Yolları milli müdafaa vekaleti bünyesinde 20 mayıs 1933 yılında kurulmuş ve 1935 yılında nafia vekaletine bağlanmıştır. Air France’tan devralınan Yeşilköy tesisleri yanı sıra Ankara’da da bir terminal ve hava alanı yapılmıştır. 1938 yılında devlet hava yolları 10 uçağa sahipti. 1 Haziran 1937 den 31 mayıs 1938 tarihine kadar Ankara-İstanbul arasında 306 gidiş ve geliş seferi yapılmış, 9 ayda 743 yolcu taşınmıştır. 1926 Devlet İstatistik Enstitüsü: Toplumların geleceğini görebilmesi, planlayabilmesi ve gelişmesi için istatistiki bilgiler büyük önem taşır. Cumhuriyetimizin ilk yılllarında, çok önemli sorunlar olmasına rağmen, istatistiki bilginin bu denli önem taşıması nedeniyle, bu işlevi yerine getirebilmek için bir istatistik örgütünün kurulmasına karar verilmiştir. Savaştan çıkmış bir toplumda, bilgi yoksulluğuyla, çözümü gereken çeşitli sorunlar olmasına rağmen, bütün bu sorunlar içinde, her şeyi zamana ve mekana göre değerlendirmenin bilincinde olan büyük devlet adamı Mustafa Kemal, istatistiği de düşünmüştür. 19. yüzyılın başından itibaren merkezi sisteme dayalı olarak merkezlerde ve taşrada istatistik büroları açılmış ve bu çalışmaları takip ve kontrol etmek için ayrı bir merkezi organ kurulmuştur. 1891’de yürürlüğe giren “Bab-ı Ali İstatistik Encümeni Nizamnamesi” uyarınca, Bab-ı Ali’de Merkezi İstatistik Encümeni kurulmuş ve istatistik hizmetleri kanuni bir esasa bağlanmıştır. 1918 yılında çıkarılan yeni bir kanunla istatistik faaliyetleri Sadaret’e bağlı İstatistik Müdüriyeti Umumiyesi bünyesinde toplanmış, konunun uygulaması bir yıl devam ettikten sonra yürürlükten kaldırılmış ve eski sistem Cumhuriyet dönemine kadar devam etmiştir. 1926 yılında Cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk’ün direktifleri ile Başbakanlığa bağlı Merkezi İstatistik Dairesinin kurulması, Ulu Önder’in sınırsız dehalarından biri olarak değerlendirilmektedir. Uluslararası boyutta istatistik teşkilatlarının kuruluş tarihleri karşılaştırıldığında şu anda istatistik konusunda çok ileride olan ülkelerde bile istatistik teşkilatlarının kuruluşu daha sonraki yıllara rastlamaktadır. 1926 yılında kurulan “Merkezi İstatistik Dairesi” 1930 yılına kadar faaliyetlerini sürdürmüş, 1930 yılında 1554 sayılı yasa ile “İstatistik Umum Müdürlüğü” adını almıştır. 1933 tarihinde 2203 sayılı yasa ile yeniden düzenlenmiş olan İstatistik Umum Müdürlüğü; görevlerini Umum Müdürü, Müşavirlik, Muavinlik ve 10 Şube ile görevini sürdürmüştür. 1939 yılında 3656 Sayılı Yasa ile “Taşra Mıntıka Teşkilatı” ve “Fiyat İstatistikleri Müdürlüğü”nün teşkilata dahil edilmesi karara bağlanmış ve bu organizasyonla faaliyetlerini 1950 yılına kadar sürdürmüştür. 1950 yılında 3656 ve 4644 Sayılı Kanunlarla önemli bazı kadrolar kaldırılarak yeni kadrolar ve yeni faaliyetlerin başlaması öngörülmüştür. Söz konusu kanun kapsamında “Tetkik ve Araştırma Dairesi” kurulmuş İstatistik Genel Müdürlüğü’nce toplanacak istatistiklerin ilmi ve teknik esaslarını hazırlamak, milli gelir tahminlerini yapmak, istatistik bilgilerin modern istatistik tekniklere göre toplanmasını sağlamak, ulusal ve uluslararası istatistiklerin analiz ve karşılaştırmasını yaparak, istatistiğin gelişimini takip etmek ve uygulama imkanlarını hazırlamakla görevlendirilmiştir. 1955 yılında 6534 Sayılı Yasa ile Genel Nüfus, Genel Tarım ve Genel İşyeri Sayımlarının hangi yıllarda yapılacağına dair hükümler getirilmiştir. Yasaya göre sonu (0) ve (5) ile biten yıllarda Genel Nüfus Sayımı, sonu (0) ile biten yıllarda Genel Tarım Sayımı, sonu (1) ile biten yıllarda Genel Sanayi İşyeri Sayımının yapılması hükme bağlanmıştır. Devlet Planlama Teşkilatının kurulması kararı ile birlikte 53 sayılı yasayla İstatistik Enstitüsü yeniden yapılandırılarak, bugünkü kimliğine temel teşkil eden organizasyon çatısı kurulmuştur. DİE, ülkemizin sürekli olarak gelişme sürecini izleyerek, demokrasiyi tam anlamıyla gerçekleştirebilmesi için gereken bilgileri bağımsız, tarafsız ve güvenilir olarak üreten önemli bir kuruluş olmuştur. Bu nedenledir ki, DİE’nin ürettiği bilgiler, yayımladığı istatistik ve göstergeler; kamu kurum ve kuruluşları, özel kuruluşlar, karar alıcılar ve araştırıcılar için güvenilir yol göstericilerdir. DİE, ülkemizde ulusal ve uluslararası boyutta yararlar sağlayacağı inancıyla, en uçtaki kullanıcıdan, karar alıcıya kadar geniş bir yelpaze içinde yer alan tüm kurum ve kuruluşların veri ve bilgi ihtiyacını gidermeyi amaçlayan çalışmalarını geliştirerek devam ettirmektedir. DİE’nin görevleri; ana faaliyet konularıyla ilgili ve alt yapının kurulması, geliştirilmesiyle ilgili olmak üzere iki bölümde toplanabilir; A. Ana Faaliyet Konularıyla İlgili Görevleri: 1. Ülkenin iktisadi, sosyal ve kültürel faaliyetleriyle ilgili her türlü istatistikleri derlemek, değerlendirmek, yayımlamak. 2. Kalkınma planı ve yıllık programların hazırlanması, uygulanması ve takibi aşamasında gerekli görülen verileri öncelikle derlemek ve değerlendirmek. 3. Ekonomik karar ve tedbirlerin sonuçlarının izlenmesi aşamalarında gerekli görülen verileri öncelikle derlemek ve değerlendirmek. 4. Genel Nüfus Sayımını; sonu (0) ile biten yıllarda, Genel Tarım Sayımını; sonu (1) ile biten yıllarda, Genel Sanayi ve İşyerleri Sayımını; sonu (3) ile biten yıllarda yapmak. 5. Yapılması görev olarak belirtilen sayımlar dışında, ülkenin ihtiyaç duyduğu diğer konulardaki genel sayımlar, anket ve araştırma projelerini planlamak, uygulamak, süresinde sonuçlandırarak istatistiki bilgileri kullanıcı amaçlarına uygun bir biçimde, uluslararası standartlarda yayımlamak. 6. Kamuoyu araştırmaları yapmak, diğer kuruluşların bu konudaki çalışmalarına yardım etmek. B. Alt Yapının Kurulması ve Geliştirilmesi ile İlgili Görevleri: 7. Bilimsel araştırma ve teknikleri izlemek amacıyla ulusal ve uluslararası seminerler, konferanslar ve toplantılar düzenlemek. 8. Enstitü işlevlerini kamuoyuna duyurmak amacıyla ulusal ve uluslararası seminerler, konferanslar ve toplantılar düzenlemek. 9. Ekonomik, sosyal, kültürel konularda Türkiye istatistik alt yapısını oluşturacak verileri kapsayan bir ‘Bilgi Bankası’ kurmak. 10. Bilgi Bankasının devamını sağlamak amacıyla, veri derleme, veri işleme teknolojisi ve dağıtma yöntemlerinde gerekli yenilikleri yapmak. 11. İstatistik tanım ve standartlarını tespit etmek, istatistik metodlarını geliştirmek, istatistik analiz ve etüdleri yapmak. 12. Enstitü’nün görev alanına giren konularda, Yükseköğretim kurumlarının görevleri saklı kalmak şartıyla, üniversite ve diğer eğitim kurumlarıyla işbirliği yaparak ‘Ulusal ve Uluslararası Eğitim Merkezleri’ kurmak. 13. Enstitü personeliyle, diğer kurum ve kuruluşların elemanları için, kısa süreli istatistiklerle ilgili konularda ‘Hizmetiçi Eğitimler’ ile uzun süreli ‘İhtisas Eğitimleri’ yapmak, konferanslar ve seminerler düzenlemek. 14. Kamu kurum ve kuruluşları ile özel idare, belediye ve diğer gerçek ve tüzel kişilerin istatistik çalışmalarına yardımcı olmak ve koordinasyonu sağlamak. 15. İstatistiklerin derlenmesinde ve düzenlenmesinde kamu ve özel kuruluşların uygulamalarıyla ilgili ilkeleri tespit etmek . 16. Hangi kamu kuruluşlarının, hangi konularda istatistik derleyip düzenleyeceklerini ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yaparak kararlaştırmak. 17. İstatistik çalışmaları için gerekli olan; adres, hava fotoğrafı, harita, kroki ve benzeri belgeleri derlemek, bu konularda kamu kuruluşlarıyla işbirliği yapmak. 18. İstatistik çalışmaları için gerekli olan; adres kütüğü, kayıt sitemi ve numaralama çalışmalarını düzenlemek ve bu konularda kamu kuruluşlarıyla işbirliği yapmaktır. Elektrik İşleri Etüt İdaresi Türkiye’yi elektriğe kavuşturma planını ve bu plan içinde yer alan kuruluşların ön projelerini hazırlamak üzere düzenlenen kanunla, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Kamu İktisadi Teşebbüs’ü niteliğinde bir kurum olarak 24 Haziran 1935’te kuruldu. EİE’nin görevleri; – Ülkemizin su kaynaklarını ve diğer enerji kaynaklarını etüt ederek elektrik enerjisi üretimine elverişli olanları saptamak, – Hidrolojik etütler ve jeoteknik araştırmalar yapmak, – Baraj ve HES tesislerinin istikşaf (ön inceleme), master plan, fizibilite (yapılabilirlik) ve kesin proje aşamalarından oluşan mühendislik hizmetlerini yürütmek, – Yenilenebilir enerji kaynakları (güneş, rüzgar, jeotermal vb.) ile ilgili araştırma, etüt ve demonstrasyon çalışmaları yapmak, – Sanayi, konut ve ulaşım sektörlerinde enerji tasarrufuna yönelik etütler, bilinçlendirme ve eğitim çalışmaları yapmak, – Enerji kaynaklarının rasyonel kullanımı ile ilgili çalışmaları yürütmek, – Hidroelektrik santralların inşaat, işletme denetimi ve danışmanlık hizmetleri ile kamulaştırma işlemlerini yürütmek, – Görev ve uzmanlık alanı kapsamındaki etüt ve araştırma işlerini kurum ve kuruluşlara ücreti karşılığında yapmaktır. 14 haziran 1935 Etibank : Kurtuluş Savaşı’nın sonrasında yapılan İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararla madencilik önce özel şirketlere bırakılmıştır. Bu ilk dönemde yabancı sermayenin elindeki madencilikte herhangi bir ilerleme kaydedilemeyince bu alanda da ulusalcı politikaların uygulanması gündeme alınmıştır. Bundan sonra, Cumhuriyetin ilk yıllarında ulusal devlet politikaları ile madencilik sektöründe önemli gelişmeler sağlanmıştır. 1933’te Petrol Arama ve İşletme İdaresi, Altın Arama İdaresi kuruldu. 14 haziran 1935’te MTA ve etibank ve 24 Haziran 1935’te EİE (Elektrik İşleri Etüt İdaresi) kuruldu. Bu kurumlaşma, enerji ve madencilik alanlarında nasıl bir bütünlüklü ulusal politikanın başlatıldığının göstergesi oldu. Özellikle MTA eliyle yapılan çalışmalar, ülkemiz açısından önem taşımaktadır. 1935 yılında Maden Teknik ve Arama Enstitüsü’nün ve Etibank’ın kurulması bu politikaların başlangıcı olup yakın tarihimize kadar sürmüştür. Etibank’ta, aynı şekilde MTA verileri ile bu rezervlerin işletilmesi ve kamu yararına sunulması amacıyla kurulmuştur. Bu verilerin ışığında Etibank çeşitli işletmelere başlamış ve günümüzde bu işletmelerin büyük bölümü sürdürülmektedir. Metalurji ve madencilik alanında büyük hizmetlere imza atan Etibank kurşun, bakır, alüminyum, krom, bor, gümüş ve elektrometalurji konularında oldukça yoğun yatırım ve üretimlerde bulunmuştur. MTA ve Etibank’ın kuruluş yıllarının sonrasında, 1930’lu yılların sonunda madencilik üretim alanındaki artış hızı %30’ları geçmiştir. Bugün gelinen noktada bütün bu üretimleri sürdüren Etibank, bir holdinge dönüştürülerek 7 ayrı A.Ş. kurulmuş; bunlar ise birer birer özelleştirilmektedir. 19 Şubat 1932 Halkevleri: Halkın eğitimine ve kültürel gelişmesine yardımcı olmak üzere 19 Şubat 1932’de kuruldu. Ankara’da yapılan açılış töreninde Atatürk teşebbüsün amacını şöyle açıkladı: “Gençlik, gelişen ve yetiştiren bir çalışmanın içinde yaşatılmalıdır. Millet, şuurlu, birbirini anlayan, birbirini seven, ideale bağlı bir halk kitlesi halinde teşkilatlandırılmalıdır. En kuvvetli ders vasıtalarına yetişkin muallim olduklarına malik olmak kafi değildir. Halkı yetiştirmek, halkı bir kitle haline getirmek için ayrıca bir milli halk mesaisinin tanzimini ihmal etmemeliyiz.” CHF (Cumhurieyt Halk Fırkası), 1931 Kogresinde parti tüzüğünün 72. Maddesi F fıkrasında parti idare heyetlerine Halkevi açma yetkisi verilmiştir. 19 Şubat 1932’de Ankara Halkevi ile birlikte toplam 14 Halkevi açılarak Halkevlerinin kültürel alandaki uzun koşusu başlamıştır. CHF Genel Sekreterliğinde Halkevleri Bürosuna bağlı olarak çalışan Halkevleri dokuz kolda faaliyet göstermişlerdir. Dil, Edebiyat, Tarih, Güzel Sanatlar, Temsil (Tiyatro), Spor, Sosyal Yardım, Halk Dershaneleri ve Kurslar, Kütüphanecilik ve Yayın, Köycülük, Müze ve Sergi kollarında yetişkinlerin eğitimi, Halk Kültürünün açığa çıkarılması, derlenmesi ve korunması, halkın aydınlatılması, günlük yaşamın modernleştirilmesi etkinliklerini yürüterek Türkiye’nin çağdaşlaşmasına katkıda bulunmuşlardır Halkevleri etkinlikleri kısaca şöyle tanımlanabilir: – Halkevleri Vakfı aracılığı ile, Parasız Eğitim-Parasız Sağlık şiarı çerçevesinde yoksul öğrencilerin üniversiteye hazırlanması, ”Yeni Yaşamevi Projesi” kapsamında yoksul mahallelerde okul öncesi çocukların zihinsel-bedensel eğitimi ve annelerin aydınlatılması, yoksul mahalle kadınlarına okuma-yazma öğretilmesi, – Kadınların kendi kimliklerine sahip olma ve özgürleşmeleri önündeki engellerin çıkarılması ve yok edilmesini hedefleyen kadın çalışması, – Kitap-dergi yayıncılığı ile, bilgi-kültür üzerindeki baskı-kontrol mekanizmalarının kısmen de olsa kırılması, özgürce kültürel etkinlikler yapılacak Kültür Merkezi kurulma çalışması, – Halkevlerinin ve toplumsal muhalefet hareketlerinin etkiliklerinin belgeleneceği ve sunulacağı Video Belgeleme Merkezi, – Halkevleri ve Türkiye tarihine Halkevinden ve Halkevci bakış açısından bakmayı ve kendi tarihine sahip çıkmayı hedefleyen Halkevleri Belgesel Filmi yapımı. 1951 yılında kuruluşa tüzel kişilik kazandırmak ve bunun o tarihte muhalefete geçmiş olan C.H.P. ile ilişkisini kesmek amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan bir tasarı, tartışmalar sırasında mahiyet değiştirdi ve halkevlerinin kapatılmasını, her türlü menkul ve gayrimenkul varlıkların hazineye intikal ettirilmesini öngören 5830 sayılı kanun kabul edilerek gereği yerine getirildi. 22 Haziran 1935 Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA) : Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, kalkınma çabaları içerisinde madencilik konusu da ele alınmış, yeraltı kaynaklarımızın devlet eliyle çıkarılması ve değerlendirilmesi amacıyla, 1933 yılında Ekonomi Bakanlığı’na bağlı “Petrol Arama ve İşletme” ile “Altın Arama ve İşletme İdaresi” adıyla iki bağımsız kurum kurulmuştur. Daha sonra madenlerimizin gerekli jeoloji ve madencilik yöntemleriyle sistemli olarak araştırılması, çıkartılması, daha iyi duruma getirilmesi, işletilmesi ve faaliyet konusuyla ilgili elemanları yetiştirmek amacıyla 22 Haziran 1935 tarihinde 2804 sayılı yasayla Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü kurulmuştur. Enstitü, kuruluş kanununa göre; yurdumuzun maden ve taş ocakları kaynaklarını aramak, bulmak ve işletmeye uygun olup olmadığını tespit amacıyla gerekli etütleri, kimyasal ve teknolojik analizleri yapmak ve sektöre mühendis, yardımcı personel ve kalifiye işçi yetiştirmekle görevlendirilmiştir. Bugün MTA, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına bağlı, tüzel kişiliğe sahip, özel hukuk hükümlerine tabi Kamu İktisadi Teşebbüsü olarak çalışmalarını; Maden Arama Projeleri, jeoloji, jeofizik haritaları ve Bilimsel Araştırmalar, Harita Envanter ve Veri Bankaları, Hidrojeoloji Etütleri, Jeotermal Etütler, Jeokimya, Yerkabuğu araştırmaları, MTA Sismik-1, Diri Fay Sismotektonik Etütleri, Metropolitan Alanların Jeoloji Etütleri, Tip Mukaveleli Etütler ve Organize Sanayi Bölgeleri Yer Seçimi, Sondaj Karot Bankası Araştırmaları, Laboratuvar ve Teknolojik Araştırmalar ile ilgili Bilimsel Etütler, Ücretli İşler, Yurtiçi ve Uluslararası Teknik İşbirliği Projeleri konularına ağırlık vererek yürütmektedir. Ekim 1931 Merkez Bankası : Cumhuriyet’in ilk yıllarında siyasal yönetimin ana düşüncesi, bir merkez bankası oluşturmaktan çok, ulusal ticaret bankaları yaratmaktı. Bunun için 1924’te, önce Türkiye İş Bankası oluşturuldu. 1925’te süresi dolacak Osmanlı Bankası’nın imtiyazı 1935’e değin uzatılmakla birlikte, yeni anlaşmada hükümetin banknot çıkaracak bir merkez bankası kurabilmesi için kapı açık bırakıldı. Türk parasının değerindeki düşüşlere karşı duyarlı olan Cumhuriyet yöneticileri 1926’da bir merkez bankası kurulması hazırlıklarını başlattı. Merkez Bankasının yolunu açmak için Türk parasının kıymetini koruma hakkında kanun çıkarıldı. Haziran 1930’da kabul edilen bir yasayla Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Ekim 1931’de 15 Milyon sermaye ile karma bir anonim şirket olarak kuruldu. Ocak 1932’de çalışmaya başladı. 27 Haziran 1928 Merkez Hıfzısıha Enstitüsü: Türkiye’de koruyucu hekimliğin gerektirdiği tahlil, kontrol, üretim ve araştırma görevlerini yürütmek üzere, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına bağlı olarak 27 Haziran 1928 yılında kuruldu. 1267 sayılı kanuna göre “Türkiye Cumhuriyeti Merkez Hıfzısıhha Müessesesi” adıyla çalışmaya başladı. 1920 Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı : Koruyucu ve tedavi edici hekimlik hizmetlerini düzenlemek, sosyal yardım çalışmalarını yürütmek, serbest hekimlik ve eczacılık faaliyetini denetlemek amacıyla kurulan Sıhhat ve İctimai Muavenet Vekaleti adı altında 1920’de kuruldu. 1945’te Anayasa terimlerinin Türkçeleştirme sırasında, adı Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı olarak değiştirildi. 19.04.1925 Sanayi ve Maadin Bankası :Cumhuriyetin ilk yıllarında benimsenen liberal ekonomi politikası doğrultusunda milli sanayinin kurulması bir hedef olarak benimsenmiş ve bu maksatla yapılan araştırmalarda; sermaye birikiminin yetersizliğinin yanı sıra, fertlerin şirket şeklinde iktisadi teşebbüsler kurması hususunda da yeterli bir bilgi ve deneyime sahip olmadıkları görülmüştür. Bu nedenle, ülkede sürekli bir kalkınmanın, ancak devletin ekonomi alanında daha aktif bir rol alması yolu ile mümkün olabileceği anlaşılmıştır. Diğer taraftan, ülkede bol miktarda bulunan ve mamul hale getirilemeyerek ihraç edilen hammaddelerin, daha sonra işlenmiş şekliyle ithal edildiği anlaşılmıştır. Büyük sermaye ve teknik bilgi ile teçhiz edilmiş fabrikalar kurma ve devam ettirme zarureti, önce sanayi bankalarının kurulmasını gündeme getirmiş, bu maksatla ilk olarak 19.04.1925 tarihinde, 633 sayılı Kanun ile “Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası” kurulmuştur. Banka, Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurulmuş olan Feshane Yünlü Dokuma, Beykoz Deri ve Kundura ile Hereke ipekli ve Yünlü Dokuma Fabrikalarını devralarak işletmeye başlamıştır. Görevleri; kendisine devredilen devlet fabrikalarını, özel sektöre devredilinceye değin işletmek, özel sektörle ortaklıklar kurmak, tek başına ya da ortaklıkları aracılığıyla, maden ayrıcalığı almak ve bunları özel sektörle ortaklık yoluyla işletme ki sanayi ve madencilik alanlarında etkinlikte bulunan özel girişimcilere kredi açmak ve bankacılık işlemleri yapmaktır. 1933 Sümerbank: Sümerbank, tüzel kişiliği ve özel kanununda belirtilen sınırlar içinde muhtariyeti olan, sorumluluğu sermayesiyle sınırlı; sermayesinin tamamı devlete ait, iktisadi alanda ticari esaslara göre faaliyet göstermek üzere, özel hukuka tabi şekilde Sanayi Bakanlığına bağlı, İktisadi Devlet Teşekkülü olarak 1933 yılında kuruldu. O dönem verimlilik ve karlılık ilkelerini göz önünde tutarak, imalat sanayii kurdu, işletmecilik, sınai mamullerini pazarlama, bankacılık işleriyle meşgul oldu. 12 Temmuz 1932 Türk Dil Kurumu: Türk Dil Kurumu, Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla Türkçe’nin incelenmesi, özleştirilmesi, geliştirilmesi amacıyla ve Atatürk’ün teşviki ve himayesiyle, hepsi de milletvekili ve dönemin tanınmış edebiyatçıları olan; Semih Rıfat, Ruşen Eşref (Ünaydın), Celal Sahir (Erozan), Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) tarafından 12 Temmuz 1932’de kuruldu. 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayında toplanan Birinci Türk Dil Kurultayı, kurumun çalışma programı olarak şu maddeleri tespit etti: 1.Türk dilinin başka dil aileleriyle karşılaştırılması, 2.Türk dilinin tarihi ve karşılaştırmalı gramerlerinin yazılması, 3.Anadolu ve Rumeli ağızlarından kelimelerin derlenmesi, Osmanlıca kelimelere Türkçe karşılıklar bulunması, 4.Türkçe bir sözlük hazırlanması, 5.Kurumun organı olarak bir derginin yayımlanması, 6.Türk dili üstüne yazılmış yerli ve yabancı eserlerin toplanması ve gerekenlerin çevrilmesi, 7.Terimlerin Türkçeleştirilmesi. Türk Dili Tetkik Cemiyetinin amacı; “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” olarak tespit edilmiştir. Atatürk’ün sağlığında, 1932, 1934 ve 1936 yıllarında yapılan üç kurultayda hem Kurumun yönetim organları seçilmiş, hem dil politikası belirlenmiş, hem de bilimsel bildiriler sunulup tartışılmıştır. 1934’te yapılan kurultayda Cemiyetin adı, Türk Dili Araştırma Kurumu; 1936’daki kurultayda ise Türk Dil Kurumu olmuştur. Atatürk’ün kendisi de Türk dili üzerindeki yerli ve yabancı araştırmaları bizzat inceleyerek, dönemindeki bilginleri Türk dili üzerinde araştırmalar yapmaya yönlendirmiştir. Nitekim Türk dilinin en eski anıtları olan Göktürk (Runik) yazılı metinlerinin ilk iki cildi onun sağlığında yayımlanmış; 1940’larda yayın hayatına çıkabilen Divanü Lügati’t-Türk, Kutadgu Bilig gibi eserler üzerinde de yine onun sağlığında çalışılmaya başlanmıştır. Daha sonra birçok cilt hâlinde ortaya çıkacak olan Tarama ve Derleme Sözlüğü’yle ilgili çalışmalar da Atatürk’ün sağlığında başlamıştır. Tarama Sözlüğü, 13. yüzyılda başlayan Batı Türkçesinin eski eserlerinin taranmasıyla; Derleme Sözlüğü, Anadolu ağızlarında kullanılan kelimelerin derlenmesiyle oluşturulmuş büyük sözlüklerdir. Çağdaş Türkçenin grameri, sözlüğü, imlâsı ve terimleriyle ilgili çalışmalar da Atatürk tarafından ilgiyle izlenmiştir. Atatürk, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı vasiyetname ile mal varlığını Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumuna bırakmıştır. Bu iki kurumun bütçesi bugün de Atatürk’ün mirasından karşılanmaktadır. Atatürk, 1 Kasım 1936’da Türkiye Büyük Millet Meclisinin V. dönem 2. yasama yılını açış konuşmasında Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumunun geleceği ile ilgili dileklerini şu sözlerle dile getirmişti: “Başlarında değerli Eğitim Bakanımız bulunan, Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumunun her gün yeni gerçek ufuklar açan, ciddî ve aralıksız çalışmalarını övgü ile anmak isterim. Bu iki ulusal kurumun, tarihimizin ve dilimizin, karanlıklar içinde unutulmuş derinliklerini ve dünya kültüründe başlangıcı temsil ettiklerini, kabul edilebilir bilimsel belgelerle ortaya koydukça, yalnız Türk Ulusu’nun değil, bütün bilim dünyasının ilgisini ve uyanmasını sağlayan, kutsal bir görev yapmakta olduklarını güvenle söyleyebilirim. Tarih Kurumunun Alacahöyük’te yaptığı kazılar sonucunda, ortaya çıkardığı beş bin beş yüz yıllık maddî Türk tarih belgeleri, dünya kültür tarihinin yeni baştan incelenmesini ve derinleştirilmesini gerektirecektir. Birçok Avrupalı bilim adamının katılması ile toplanan son Dil Kurultayının aydınlık sonuçlarını görmekle çok mutluyum. Bu ulusal kurumların az zaman içinde ulusal akademilere dönüşmesini dilerim. Bunun için, çalışkan tarih, dil ve bilim adamlarımızın, bilim dünyasınca tanınacak orijinal eserlerini görmekle mutlu olmanızı dilerim.” Atatürk’ün bu dileği dikkate alınarak her iki kurum da böylece akademik bir yapıya kavuşturulmuştur Türk Kuşu: Daha 1930’larda “İstikbal Göklerdedir” diyen Atatürk havacılığa gereken büyük önem ve değeri vermesini bilmişti. Havacılığın bir spor dalı olarak benimsenmesi ve Türk gençleri arasında yerleşmesini yürekten arzulayan Atatürk “Türk Kuşu” nun kuruluşunda olduğu gibi çalışmalarında da verdiği emir ve direktiflerle başrolü oynamıştı. Türk Kuşu’nu sıcak bir ilgi ve yürekten bir muhabbetle destekleyen Atatürk manevi kızı olan Sabiha Gökçen’i de Türk havacılığına kazandıran kişi olmuştu. Sabiha Gökçen yalnız sivil havacılık ve havacılık sporunda değil, askeri havacılık alanında da uluslararası üne ve değere sahip bir havacı olmuştu. Atatürk, genç ve yetenekli Türk havacılarının havacılık sporunda gelişmelerini sağlamak amacıyla yurt dışına gönderilip orada ihtisas yapmaları arzulanmıştı. Onun emir ve direktifleriyle başta Sabiha Gökçen olmak üzere bazı Türk havacıları 1935 yılı Temmuz ayında Sovyetler Birliğindeki “Koktobel Planör Okulu” na giderek orada bu spor dalı üzerindeki bilgilerini kuvvetlendirip tecrübelerini arttırmışlardır. Bu uzman planörcüler yurda dönüşlerinde “Türk Kuşu” kadrosunda öğretmen olarak görev almışlar ve bildiklerini ve öğrendiklerini genç havacı kuşaklara öğretmişlerdir. “Türk Kuşu” 1935 yılından beri Atatürk’ün Türk sporundaki en büyük yadigarı olan havacılık sporu yolundaki çalışmalarını sürdürmekte, planörcülük ve havacılığın yanı sıra paraşütçülük alanında da büyük işler başarmaktadır. 15 Nisan 1931 Türk Tarih Kurumu : Türk Ulusu’nun büyüklüğüne ve üstün uygarlık yeteneklerine içten inanmış olan Atatürk, onu en uygar milletlerin düzeyine çıkarmak için önce tarihini bilmesi ve bunun içinde onu ilk kaynaklardan kendisinin araştırarak öğrenmesi gerektiğine inanıyordu. Atatürk’ün direktifleriyle, Türk Tarihini bilimin en yeni verilerine dayanarak yeniden incelemek ve Türkiye’nin dünya medeniyetine olan katkısını meydana çıkarmak amacıyla 16 üye tarafından, 15 Nisan 1931′ de “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti” adı altında Türk Ocakları Merkez Heyetine bağlı olarak kurulan Kurum, 3 Ekim 1935’te Türk Tarih Kurumu adını almıştır. Atatürk’ün kurucusu ve koruyucusu olduğu Türk Tarih Kurumu’nun amacı; Türk Tarihi ile Türkiye Tarihini ve bunlarla ilgili konuları incelemek ve elde edilen sonuçları her türlü yollarla yaymaktır. Kurum bu amaçlarını gerçekleştirmek için anma törenleri, konferanslar, seminerler, kongreler düzenler, kazılar yaptırır, Türk ve Türkiye Tarihine ait kitaplar yayınlar. Kurum, yeni buluşları ve bilimsel konuları tartışmak üzere, geleneksel duruma gelen ve günümüze dek aralıklarla toplanan Türk Tarih Kongreleri düzenlemektedir. İlk iki kongre Atatürk’ün koruyucu başkanlığında yapılmıştır. Atatürk, yaşamının son günlerine dek Kurum’un çalışmalarına kendisi önderlik etmiş, çalışma planını kendisi çizmiştir. Türk ve Türkiye Tarihini aydınlatacak araştırmacılara yol gösterici nitelikte aşağıdaki direktifleri vermiştir: “…. Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir, yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” “Biz daima hakikat arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça ifadeye cüret gösteren adamlar olmalıyız.” Kurum belli başlı dünya bilim kurumlarına üyedir ve 220’den fazla akademi, üniversite ve bilim kuruluşuyla kitap ve dergi değişimi yapar. Atatürk, Türk Tarih Kurumu’nun daha çok bir akademi niteliği taşımasını, üye sayısının sınırlı tutulmasını istemiştir. 16 üye ile kurulan kurum, daha sonra üye sayısını 41 ile sınırlandırmıştır. Kurum üyeleri Eskiçağ, Ortaçağ ve Yeniçağ adları altında üç uzmanlık koluna ayrılarak çalışmaktadır. Türkiye Cumuriyeti Ziraat Bankası : Türkiye Cumuriyeti Ziraat Bankası’nın temelini 1863’te tarımsal kredileri düzenleme girişimlerine başlayan Niş Valisi Midhat Paşa attı. Midhat Paşa’nın Rusçuk kasabasının Pirot köyünde kurduğu bir tür tarım kredi kooperatifi olan Memleket Sandığı uygulaması 1867’den sonra resmi nitelik kazandı ve yaygınlaştı. 1883’ten sonra aşar vergisine yapılan %10 oranındaki “Menafi Hissesi” zammı sandıklara gelir olarak bağlandı. Böylece Menafi Sandıkları adını alan kurum 1888’de merkezi İstanbul’da bulunan, 10 milyon Osmanlı lirası sermayeli Ziraat Bankası’na dönüştürüldü. 1914’te bankanın yapısında ve çalışma ilkelerinde yapılan yeni düzenlemeler, 1916’da yasallaştı. Şube sayısı 1923’te hızla artarak, 316’yı bulan banka Cumhuriyet dönemine aktarılan en köklü ve yaygın mali kuruluş oldu. Cumhuriyet yönetimi 1924’te bir yasayla bankayı bir devlet kurumu olmaktan çıkarıp 30 milyon lira sermayeli bir anonim şirkete dönüştürdü; etkinliklerini tarım dışına da taşırarak her türlü bankacılık işleminde bulunma yetkisi tanıdı. 1926’da bankanın adına Türkiye sözcüğünü eklendi. 1937’de çıkarılan Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası kanunuyla kendi yasası dışında özel hukuk hükümlerine bağlı, tüzel kişiliği olan bir devlet kuruluşuna dönüştü. 19.4.1923 Türkiye Şeker Fabrikaları : Şeker Fabrikaları kurma teşebbüslerinin gerçekleşebilmesi ancak, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet döneminin sağladığı geniş imkanlar sayesinde olabilmiştir. Bu istikametteki ilk ciddi teşebbüs Uşak’lı Molla Ömeroğlu Nuri (Şeker) adında bir çiftçi tarafından başlatılmıştır. Uşak’ta mahalli birçok müteşebbisin iştiraki ile 19.4.1923 tarihinde 600.000 TL sermaye ile kurulan “Uşak Terakki Ziraat T.A.Ş.” 6.11.1925 tarihinde ilk Şeker Fabrikasının temelini atmış ve fabrika 17.12.1926 tarihinde işletmeye açılmıştır. Uşak’ta Şeker Fabrikası kurma çalışmaları devam ederken yine aynı yıllarda İstanbul’da da özel şahısların ve bazı milli bankaların iştiraki ile 14.6.1925 ‘de 500.000 TL sermayeli “İstanbul ve Trakya Şeker Fabrikaları T.A.Ş.” kurulmuştur. 22.Aralık.1925 tarihinde Alpullu Şeker Fabrikasının temeli atılarak onbir ayda fabrikanın montajı bitirilmiş ve 26.11.1926 tarihinde fabrika işletmeye açılarak ilk Türk şekerini üretmiştir. 1933 yılına kadar ülkemizin şeker ihtiyacı bu iki fabrikanın üretimi ile kısmen karşılanmıştır. Bu iki fabrika ile pancar tarımında ve şeker fabrikası işletmesinde hayli tecrübeler edinilmiş olduğundan yeni şeker fabrikaları kurulması gerekli görülmüştür. Uluslararası İzmir Fuarı : Atatürk’ün talimatı ile Cumhuriyet’in ilanından 8 ay önce 17 Şubat 1923’te İzmir’de toplanan Birinci Türkiye İktisat Kongresi, İzmir Enternasyonal Fuarı’nın kurulması sürecini başlattı. Kongre binası olarak İkinci Kordon’da Osmanlı Bankası Deposu olan Hamparsomyan binası seçildi. Burada, el tezgahı ve küçük sanayi ürünleri; İsparta, Kula, Gördes, Uşak kilimleri ve halıları, yağ ürünleri, sabunlar, makarna ve unlu yiyecekler, kolonyalar, helvalar, ihraçlık pamuklar, ayakkabı, mobilyalar, deri ürünleri, tarım araçları, kiremit, tuğla, maden örnekleri, tütün, sigara, şarap örnekleri, kereste çeşitleri sergilendi. İktisat Kongresi Sergisi’nden sonra ilk sergi 4 -25 Eylül 1927’de, 9 Eylül Mahalli Sergisi adı altında Mithatpaşa Sanat Enstitüsü’nde açıldı. İzmir Ticaret Odası’nın teklifi ve İzmir Valisi Kazım Dirik’in kararı ile açılan sergide 71 resmi kuruluş, 195 yerli firma ve 9 ülkenin 72 kuruluşunun ürünleri sergilendi. Sergiyi 80 bin 744 kişi gezdi. İkinci 9 Eylül Sergisi 4-20 Eylül 1928 tarihleri arasında yine aynı binada uluslararası düzeyde gerçekleşti. Sergiye 155’i yabancı olmak üzere 515 firma katıldı. 1935 İzmir 9 Eylül Panayırı’nı ise İktisat Vekili Celal Bayar açtı. 311 kişinin gezdiği panayır uluslararası fuarın gerçekleşmesini hazırladı. İzmir Fuarı’nın temeli, bugünkü yerinde 1 Ocak 1936’da törenle atıldı. 360 bin metre karelik alanın Kültürpark haline getirilmesi ve yılın belirli bir ayında bu alan üzerinde uluslararası bir fuarın gerçekleştirilmesi planlandı. 1 Eylül 1936’da İzmir Fuarı, kent yaşamında yerini aldı. Lozan Kapısı önünde yapılan coşkulu törene Mısır, Yunanistan ve Sovyetler Birliği’nden 48 yabancı kuruluş, 32 vilayet pavyonu ve 45 yerli kuruluş katıldı. 1937 İzmir Enternasyonal Fuarı, diğer yıllara göre çok daha büyük bir coşkuyla hazırlandı. Açılışı İktisat Vekili Celal Bayar yaptı. Fuar’ın en büyük özelliği Kültürpark’ın sürekli bir kurumuna dönüşecek olan Paraşüt Kulesi’nin açılışı oldu. 104 yabancı şirketin katıldığı Fuar’da 424 yerli kuruluş temsil edildi. 26 Ağustos 1924 İş Bankası : “Vatanı kurtaracak ve yükseltecek tedbirlerin başında olarak, halkın doğrudan itibar ve itimadından doğup meydana gelen tam manasıyla modern ve milli bir banka kurulması…” 1924 yılının Temmuz ayında Bakanlar Kurulu’nu toplayan Mustafa Kemal, milli bir banka kurulması konusundaki arzusunu böyle dile getirmiştir. Cumhuriyet döneminin ilk ulusal bankası, Atatürk’ün direktifleriyle İzmir Birinci İktisat Kongresi’nde alınan kararlar doğrultusunda 26 Ağustos 1924 tarihinde kuruldu. İş Bankası ilk Genel Müdürü Celal Bayar’ın liderliğinde 2 şube ve 37 personel ile hizmete başladı. İş Bankası 1 milyon TL’lik nominal sermaye ile kuruldu. Bu sermayenin fiilen ödenen 250 bin TL’lik bölümü ise bizzat Atatürk tarafından karşılandı. Cumhuriyet’in kurulmasından önceki, Büyük Zafer’i izleyen günlerde ülkenin iktisadi ve sosyal sorunlarının çözümlenmesi dönemi açılmıştı. Bu dönemde tasarrufu teşvik ederek toplanacak fonlarla bütün ekonomik faaliyet kollarını finanse edebilecek, gerektiğinde çeşitli alanlarda sanayileşme hareketinin başlatılmasına kendi kaynaklarıyla katılabilecek milli bir kuruluşun doğması ve milli bankacılık sisteminin oluşturulması ihtiyacı derin bir şekilde hissediliyordu. Türkiye’de tüm bankacılık işlemlerini gerçekleştirmek, sınai gelişmeyi başlatmak, ulusal tasarrufları harekete geçirmek, temel ekonomik atılımları finanse etmek ve kredi ihtiyaçlarını karşılamak, yeni kurulan bir ülke için yaşamsal önemde etkinliklerdi. I. Dünya Savaşı sonrasında dünyada pek çok alanda olduğu gibi finansal sektörde de hızlı gelişmeler kaydedilmiş, yeni teknolojiler, kriterler ve metotlar oluşturulmuştu. Ülkemiz bu yenilik ve gelişmelerden tümüyle yoksun olduğu gibi bu alanda çalışacak yetişmiş elemanımız da yoktu. İş Bankası dönemin zor ekonomik koşulları altında çalışmalarına başladı. Günümüzde çalışmaları devam etmektedir. Ziraat Okulları ve Yüksek Ziraat Enstitüsü Türkiye tarım için elverişli ve büyük bir ülke olmasına karşın, tarım işgücü bakımından yeterli olanağa sahip olmadığından, toprağın büyük bir kısmı işlenemiyordu; ulaşım araçları yoktu, eterli uzman yoktu, endüstriden söz etmek olası değildi, temel ihtiyaç maddeleri bile ithal edilmek zorundaydı. Yatırım yapacak güçte kapital sahibi insanların sayısı hemen hemen yok gibiydi. Üretim konusunda yeterli bilgiye sahip yetişmiş eleman yoktu. Demiryolları, limanlar, büyük kentlerin alt yapıları v.s. yabancı firmalar tarafından işletiliyordu. Bu nedenlerden dolayı İzmir İktisat Kongresinde alınan kararların ışığında tarımda bilgili ve bilinçli teknisyenler yetiştirmek, çeşitli bölgelerin zirai yapılarını ve özellikleri hakkında incelemeler yapmak amacıyla ziraat okulları açıldı ve bir de Ankara’ da “Yüksek Ziraat Enstitüsü” kuruldu.